Suriye, Erdoğan iktidarının da göstergesidir...

 

Rakka operasyonunda sona doğru geliniyor. Son bilgiler Rakka’nın 23 mahallesinden 14’ünün, kentin ise yüzde 65’nin Suriye Devrimci Güçleri’nin (QSD) kontrolüne geçtiği yönünde. Kentin çatışma haritasına bakıldığında da mevcut durumu gözlemek mümkün. QSD’liler kentin dört etrafını çevrelemiş, bir de kentin içinde bazı mahalleler arasındaki bağlantıları kesmiş durumda.

Kentte kurtarılan mahallelerle birlikte IŞİD’in nasıl bir savaşa hazırlandığı da kendini gösteriyor. Rakka’yı, başkentini kaybetmemek için büyük bir savaşa hazırlanan IŞİD, neredeyse kentteki her evin, her resmi kurumun, okulun, caminin altına tüneller kazmış. IŞİD’liler geçişleri yer üstünden değil yer altından yapıyorlar. Bu tüneller aynı zamanda birer cephanelik haline de getirilmiş.

Şunu da biliyoruz; hala IŞİD’in bulunduğu mahallelerde yaşayan siviller var ve operasyonun uzun sürmesinin bir nedeni de bu.

3 ay önce başlayan Rakka operasyonuna ‘Cenga Mezin’ yani “Büyük Savaş’ adını veren QSD’nin bu yaklaşımı boşuna değildi. Her yönüyle büyük bir savaş yaşanacaktı. Bu çok belliydi.

İlki, IŞİD kenti elden çıkarmamak için her yolu deneyecekti. Hazırlıkları bunu gösteriyordu.

İkincisi, tüm dünyanın gözleri önünde cereyan edecek bu savaşta yaşamı risk altında olan en az 100 bin civarında sivilin varlığından söz ediliyordu. IŞİD, sivillere karşı acımasızdı ve onları operasyonun bir parçası yani kendileri için kullanacakları canlı kalkan olarak değerlendiriyordu. Oysa QSD için siviller kurtarılması, özgürleştirilmesi gereken savaş mağdurlarıydı.

Üçüncüsü ve en önemlisi, bu savaşın akabinde siyasi süreç daha da hızlanacaktı. Hele Musul ve Telafer gibi IŞİD’in iki önemli merkezi daha kurtarıldıktan ve Orta Suriye’de IŞİD’e karşı ciddi ilerlemeler kaydedildikten sonra siyasi çözüme binbir gerekçe bulan, her türlü taklayı atanların elinde kullanabilecekleri ciddi bir argüman da kalmayacaktı.

QSD’nin Rakka’da kaydettiği ilerlemelerden sonra önümüzdeki dönem –en azından İdlib dışında– savaştan çok siyasi süreç tartışılacak. Eğer önlem alınmaz ve ortak çözüm üretilmez ise büyük ve kanlı son bir savaşın bekleneceği yer, hiç kuşkusuz İdlib olacak.

İdlib’de bir savaş yaşanacak ise ki olasıdır, bu savaşının taraflarını şimdiden söylemek mümkün. İdlib’de ABD, Rusya, İran, Suriye, hatta batılı devletlerin önemli bir bölümünün aynı cephede yer alacağı, El Nusra başta olmak üzere El Kaide kalıntısı cihatçı örgütlere karşı birlikte savaşacakları açık. Bunu yaparken ‘ılımlı’ adını taktıkları, daha doğrusu kontrol altına alacaklarını sandıkları Ahrar-ul Şam benzeri örgütlere karşı ise farklı politika izleyecekler. Rusya, İran ve Suriye bu örgütlere karşı şiddeti esas almayı savunup onların da El Kaide uzantısı olduğunu söylerken, ABD ve batılı devletler, Türkiye, Mısır ve Ürdün’ün bu örgütler üzerindeki etkisini kullanarak onları kendi safına çekmeye çalışacak. Bir diğer anlatımla onları Esad’ın etkisizleştirileceği, Kürtler ve onlarla birlikte hareket eden kesimlerin dengeleneceği bir iktidar için değerlendirmeye çabalayacak.

İdlib’de ortaya çıkacak olan tablo Rusya ile Türkiye’nin ilişkilerinde çatlamayı, yeniden Batı cephesinin çıkarlarına hizmet etmeye soyunacak olan Türkiye’yi ise Suriye krizi öncesi politik sürece, yani geleneksel dış politikaya taşımayı beraberinde getirebilir.

Bu politika değişikliğinin tek handikabı, hiç kuşkusuz Erdoğan iktidarıdır ki bu iktidarın ömrü de Suriye’de ortaya çıkacak yeni duruma bağlı olarak kısalabilir, demek mümkün.

Biliyoruz, Erdoğan geleceğini bağladığı şiddet ve savaş esaslı politik süreçten kolay kopamaz, yani normalleşemez. Normalizasyon bile başlı başına Erdoğan için iktidar kaybıdır. Bunun için şimdiye kadar yaptığını yapar yani savaşı provoke edecek yolları denemeyi sürdürür. Ancak Türkiye’de hala savaşın sonuçlarının en azından kendileri açısından ne olacağını bilen, bu yönüyle Batı’yı da okuyabilen bir aklın olduğunu unutmamak gerek. Bu akıl –hele Kürtlerin ve birlikte hareket ettikleri demokratik güçlerin dengelenmesinin de tartışılacağı bir süreçte– Batı’ya yeniden yanaşmanın, Batı’yla ilişkileri tamir etmenin yolunun Erdoğan iktidarının sonlanmasından geçtiğini biliyor. Batı’nın son dönemlerde, ‘Türkiye değil, Erdoğan karşıtıyız’ demesinin bir nedeni de budur. Yaşananları okuyan bu aklın dizginleri ele alması durumunda –ki bu olasılık var– Türkiye yeniden artık bir ucube olduğu ayyuka çıkan, kan ve ölümden başka bir şey getirmeyen ‘Stratejik Derinlik’ politikası öncesine dönebilir.

Kürtlere gelince; Suriye'de yaşanan krizin en etkili ve sonuç alıcı politikasını Kürtlerin ürettiğini görmemek için kör olmak gerekir. ‘Stratejik Derinlik’ çöktüyse, bunun nedeni ABD ve Rusya değil, kendileriyle top gibi oynanmak istenen, üstlerine her türlü bela sürülen Kürtlerdir. Kürtler yaşanacakları bildikleri için zaferi bir tek kendilerine mal etmekten öte bölgede birlikte yaşayacakları tüm kavim ve inançlara hediye ettiler, onlarla birlikte hareket ettiler ve açıktır ki başardılar. Suriye Demokratik Meclisi (MSD) ve Suriye Demokratik Güçleri (QSD) bu başarının ürünüdür.

Buna rağmen Kürtlerin işi kolay değil. Batı ile yeniden çıkar işbirliğine girmesi olası Türkiye, hemen ertesi günü Kürtlerle dostluk kurmayacak. Doğrudur, bu akıl bir Suriye savaşını göze almayacak ama Kürtleri önlemeye dönük pazarlıkları da sürdürecek.

Gelinen durumda yenilgiye yürüdüğü açık olan Erdoğan iktidarının Kürtler ve birlikte hareket ettikleri farklı etnik ve ulusal kesimler ile inanç gruplarını provoke etmesi, artık pek mümkün görünmüyor. Türkiye için önümüzdeki dönem, Cerablus, Azez, Mare ve Bab’dan geri çekilmenin tartışılacağı, dönemdir.

Bunlar önümüzdeki dönem karşımıza çıkacak olasılıklar ancak bir olasılık daha var ki o da ‘Benden sonrası tufan’ demekten çekinmeyecek olan Erdoğan iktidarıdır. Eğer Batı’ya yanaşması kaçınılmaz olan akıl –ki bu aklın da statükocu olduğu su götürmez– dizginleri ele alamaz ise Erdoğan iktidarı ‘Benden sonrası tufan’ demekten çekinmez…