Adalet ve Saygıya Çağrı


Adalet ve Saygıya Çağrı


Gezi ile birlikte Türkiye siyasetinde yeni bir dönemin başlayacağını düşündüğümü daha önce yazmıştım. Bu yeni dönemde, sivil toplumdan kaynaklanan özerk inisiyatiflerle etkileşime geçebilecek, onlara kendi doğrusunu dayatmayacak, tam tersine o dinamiklerden öğrenmeye açık bir siyaseti içselleştirmiş partilerin karşılık bulacağını düşünüyorum.

Fakat öncelikle yanıtlamamız gereken basit bir soru var: Hangi Gezi? Gezi, yakın dönem tarihimizin meşruiyet düzeyi en yüksek toplumsal hareketlerinden biriydi. Tam da bu nedenle çok kısa bir süre içinde Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. Bu yayılma, elbette sorunlar da içeriyordu. Birçok siyasal hareket, bu meşruiyetten yararlanma yoluna gitti.TGB ve İP gibi ulusalcı örgütlerin bu süreçte kazandıkları yeni zemini görmemiz gerekiyor. Örneğin Doğu Perinçek tam da bu zeminin güveniyle Yoğurtçu Parkı’ndaki“başıbozuklara” atıp tutuyor.

Gezi-sonrası dönem analizlerinde “hangi Gezi” sorusu meşru bir sorudur. Bu soruya, “direnişi bölmemek gerekir” kaygısıyla yanıt vermekten kaçınmamamız gerekiyor. Zira söz konusu olan, hareketin Türkiye halkının geneli nezdindeki meşruiyetidir. Bu yazıda bahsedilecek olan Gezi, otantik olanıdır. Gezi Parkı’nda başlayan ve temel talebi katılım olan, otoriter iktidarın kendi yaşam alanlarına keyfi müdahalelerine dur diyen, demokrasiyi sandıkla sınırlamayan, insanların kendilerini ilgilendiren kararlara katılımını savunan ve bu talebin önüne polis şiddetini çıkartan iktidara karşı da sivil itaatsizlik eylemleri koyan otantik Gezi…

Bu Gezi elbette başka yerlerde de vardı. Ankara’da Kuğulu’da vardı; şimdilerde İstanbul Yoğurtçu dahil olmak üzere Türkiye’nin çeşitli parklarında var.

Tayyip Erdoğan, iktidarının en büyük meşruiyet krizlerinden birini Gezi ile yaşadı. Çeşitli bocalamalardan sonra Gezi’nin taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. “Üç beş çapulcuya mı soracağım” diyen muktedir, “mahkeme leyhimde bile karar verse Referanduma gideceğim” demek zorunda kaldı. Gezi başarmıştı!
Bundan sonra Erdoğan stratejisini netleştirdi ve eylemcileri itibarsızlaştıran, onları olmadık şeylerle itham eden bir söylem geliştirdi. Erdoğan, olanca öfkesiyle bu stratejiye kendini öylesine kaptırmıştı ki toplumun fay hatlarını derinleştirmeye ayarlı bu uğursuz yolun ne tür risklerle dolu olduğunu bile göremez olmuştu. Eylemlerde yer almış Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, LGBT’lerin, kadınların hepsini birden ötekileştiren bu söylem, toplumda zaten aktif olan fay hatlarını harekete geçirme riskini barındırıyordu. 

Erdoğan krizden, kutuplaştırma stratejisiyle çıkmaya karar vermişti ve Gezi’yi bütünüyle yanlış temsil ederek kendi meşruiyetini arttırmaya çalışıyordu. Ulusalcı örgütler ve partiler başta olmak üzere Gezi’nin bileşenlerinden bazıları bu stratejiye eklemlendiler. Onların bulunduğu politik zeminler de kutuplaşmadan beslenen zeminlerdi. Oysa kutuplaşma stratejisi en başta Erdoğan’a yarıyordu. Kendi kitlesini bu şekilde sağlamlaştırdı. Erdoğan’ın manipülasyonu şuydu:Gezi, aslında milli iradeye, halkın iradesine karşı bir başkaldırıydı. Sandıkta başarılı olamayacak olanların, arkalarına dış güçleri, faiz lobisini, CNN’i, BBC’yi v.s.’yi de alarak Cumhuriyet mitingleri kıvamında –bu kez şiddet de uygulayarak- gösteriler yaptıkları ve esas hedefin AKP hükümetini devirmek olduğu bir başkaldırı…

Erdoğan’a göre bir yanda “%50”, “Müslümanlar”, “halk” vardı; diğer yanda da farklı yerlerde farklı biçimlerde dillendirdiği “çapulcular”, “ayyaşlar”, “laikler”, “modernler” v.s… Bırakın Gezi’ye katılanları, Gezi Parkı’na bir an olsun tanıklık etmiş herkes için gülünecek iddialardı bunlar. Fakat bunu söylemek, bu iddiaların toplumun önemli bir kesiminde karşılık bulduğu gerçeğini değiştirmiyor. Siyasetimizi “bize benzemeyenlere” de ulaştırmak gibi bir hedefimiz varsa “dışımızda” olan biteni anlamak gibi bir sorumluluğumuz var. Anlamadan dönüştürmek mümkün değil!

Geziyi tecrübe edenler biliyordu: Otantik Gezi, Erdoğan’ın resmettiği kutuplaşmanın değil demokratik bir zeminde uzlaşmanın mekanıydı. Birbirinden farklı yaşam tarzlarına sahip kesimlerin bir araya geldikleri, herkesin birbirini eşdeğer gördüğü, farklılıklarına saygı duyduğu bir politik-mekandı Gezi. Müslümanlar, başörtülü kadınlar, feminist kadınlar, sosyalistler, demokratlar, Ermeniler, Kürtler, Aleviler yan yana duruyor ve otoriter iktidarın kendi alanlarına müdahalesine karşı direniyorlardı. Bu yönüyle de geleceğin demokratik Türkiye’sinin ipuçlarını veriyordu Gezi ve iktidarın temsil oyununa heba edilemezdi.

İşte bu noktada, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak Erdoğan’ın stratejisini boşa çıkarmanın en etkin yolunun Gezi bileşenlerinin katılımıyla yapılacak birdemokrasi çağrısı olacağını düşündük. Otantik Gezi’yi oluşturan demokratların bir araya gelecekleri ve asgari müştereklerini ortaya koyacakları bir demokrasi manifestosu yazılmalıydı. Onların demokratik taleplerinin hepsini birden sahiplenen, aralarında hiyerarşik bir ilişki kurmayan ama hiçbir bileşeni de yabancılaştırmayan asgari müşterekleri ortaya çıkartacak bir manifesto… 

Öte yandan, Gezi’deki çoğulculuğu kapsamak sadece Yeşiller ve Sol Gelecek için değil, hiçbir parti için mümkün değildi elbette. Öyleyse, hazırlanacak metin bir parti metni olamazdı. Zaten ilk öneri de parti dışından –öğretim üyesi Umut Özkırımlı’dan- gelmişti. Sonrasında metnin oluşumunda parti üyesi olmayan birçok kişi rol aldı.

İşte Türkiye’nin önde gelen akademisyenlerinin, yazarlarının, aydınlarının, gazetecilerinin, kanaat önderlerinin imzaladığı Adalet ve Saygıya Çağrı bildirgesi böyle ortaya çıktı. Söylemeye gerek yok: O imzacılardan her biri, kendi çevreleri için bundan çok daha tatminkar bir metni oluşturabilirdi. Ama metnin önemi tam da burada yatıyordu: Hiçbirimizin tam olarak yeterli görmediği ama çok farklı yerlerden gelmiş insanlar olarak an itibariyle üzerinde ortaklaştığımız ve hep birlikte mücadele edeceğimiz demokratik taleplerimizi ortaya koyuyorduk. 

Yaptığımız iş çeşitli açılardan farklıydı: Birincisi, bu satırların yazarını her zaman rahatsız etmiş olan politik toplum (partiler alanı) ile sivil toplum arasındaki sınırı muğlaklaştırmıştık. Sivil toplum, elbette politik toplumdan özerk bir varoluş biçimidir; öyle kalmalıdır. Fakat iki varlık arasındaki etkileşimleri, geçişkenlikleri arttırmamız gerekiyor. Yeni bir sol siyaset için bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

İkincisi, bu bildirge artık alışageldiğimiz bağımsız aydın bildirgelerinden olmayacaktı. Bildirgenin örgütsel bir karşılığı olacaktı. Yeşiller ve Sol Gelecek, kendi alanını sadece kolaylaştırıcılıkla sınırlamış ve bildirgenin açıklanacağı basın toplantısını duyurmakla yetinmişti. Metni elbette sahipleniyordu ama tek sahibi olmak gibi bir iddiası da yoktu. Yeşiller ve Sol Gelecek bu müştereği sokağa taşıma ve yurttaşla müzakere etme görevini üstlenmişti.

Üçüncüsü, bu Çağrı ile birlikte Erdoğan’ın kutuplaştırma stratejisine itiraz eden Müslüman aydınlar da demokrasi koalisyonunun ayrılmaz bir bileşeni olduklarını bir kez daha gösterdiler. Cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulması gerektiğini söyleyen metne imzalarını verdiler. Bence bundan daha da radikal bir tavır sergilediler ve “LGBT’lerin eşitlik ve onur taleplerine” destek verdiler. Solda ve sağda ezberlerini bozmakta zorlanan bunca insanın olduğu bir toplumda yaptıkları işin önemini vurgulamaya gerek yok.

Dördüncüsü, bu Çağrı, bir yönüyle geleceğe de yapılmış bir Çağrıydı. Şunu demek istiyorum: Metne imzalarını verenler belki müzakereler sonucunda asgari müştereklerinin bu metnin ima ettiğinden çok daha fazla olduğunu görecekler ve daha ilerde talepleri dillendirecek yeni bir manifesto hazırlayacaklar. Bilemiyorum! Fakat siyaseti, determinizmin baskısından uzakta kurgulamaya çalışan biri olarak bu ucu açıklıktan keyif alıyorum! Benim için siyaset, etkileşimlerle, diyalog ve ikna yoluyla özgür ve demokratik bir zemini genişletme faaliyetidir. Genişlemesi için uğraş verdiğim, ama nereye kadar genişleyeceğini önceden kestiremediğim bir faaliyet biçimi…

Ki bu da Çağrı’nın bence en önemli olan beşinci özelliğine bizi getiriyor: Bu Çağrı farklı bir siyaset çağrısı aynı zamanda… Siyasetin kutupların arasına sıkıştırıldığı, kutuplardan birini seçme faaliyetine indirgendiği bir ortamda “başka bir siyaset mümkün” diyen bir çağrı. Bu siyaset, kutuplar arasında tercih yapan değil, farklı bir yerde zemin inşa etmeye çalışan bir siyaset. Alternatifini gösteren, pozitif bir siyaset. Ufkunu muhalefet etmekle sınırlamayan, kurduğu alternatif zemine çağrı çıkartan bir siyase. Bu yönüyle, hegemonik AKP iktidarında bir karşı-hegemonya oluşturma yönünde mütevazı ama önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.

Gezi, katılan herkes için dönüştürücüydü. Gezi’den çıkacak siyasetin de herkesin dönüşebileceği varsayımını merkeze alan bir yerden kurgulanması gerekiyor.

Şimdi Adalet ve Saygıya Çağrı’yı toplumsallaştırmak, katılımcılarını arttırmak ve belki bir sonrasında daha gelişkin bir müşterekler zemininde buluşmak için müzakerelere başlama zamanıdır!