AKP iktidarının körlüğü endişe verici...


Ferdan Ergut'la, "Turnusol Haber'in söyleşisi: AKP iktidarının körlüğü endişe verici...



Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi, bir yıl süren müzakerelerin ardından 25 Kasım 2012 tarihinde Ankara'da birleşti. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP)adıyla siyaset sahnesinde yerini alan ve özgürlükçü, eşitlikçi, çoğulcu ve ekolojist bir siyasi zeminde politika yapan YSGP, yaşamın her alanında iktidar ilişkilerine, her türlü ayrımcılık, sömürü ve tahakküme karşı çıkarak, sol ve yeşil bir muhalefet odağı olmayı hedefliyor. YSGP mevcut toplumsal, siyasal, ekolojik, ekonomik ve kültürel sorunlara yönelik emek, kimlik ve ekoloji alanlarında siyaset yapmayı temel alıyor. Bu sorunlara ilişkin somut politikalar geliştirerek yaşama geçirme iradesi göstereceğini programına koyan YSGP, Türkiye'nin bir çok il ve ilçesinde örgütlenmesini sürdürüyor.

Eski EDP Genel Başkanı ve yeni YSGP MYK Üyesi olan ODTÜ Tarih Bölümü Öğretim ÜyesiFerdan Ergut’a hem partinin siyaset yapacağı zemini, hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Taksim Gezi Parkı’nda yapılmak istenen “Topçu Kışlası’yla neden insanların hafızasıyla oynadığını, hatta oynamakla kalmayıp toplumsal hafızaya tekçi - otoriter bir tarih algısını yerleştirmeye çalştığını sorduk. Tarihçiler açısından bu durumun ileriye dönük olarak nasıl bir sonuç doğuracağı sorusuna yanıt bulmaya çalıştık.

Röportaj: Ajans Adalar dergisi, Ağustos 2013

- Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi henüz çok yeni bir parti. Partinizin kuruluşu sırasında yaptığınız konuşmada, "bütün bir sistemle hesaplaşmayı önüne koymuş bir parti kuruyoruz" dediniz. Partinizin hesaplaşacağı temel noktalara kısaca değinir misiniz?

- Türkiye'de muhalefet bir AKP büyüsü altında yaşıyor. Bütün dünyasını AKP kaplamış durumda ve sürekli ona tepki vermekle meşgul. AKP eyliyor, muhalefet direniyor. Benim kategorik AKP karşıtlığı dediğim bu siyasetin toplumda bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Pozitif ve alternatif bir siyaseti örmemiz gerekiyor. Kendi gündemini kendi saptayan, kendine güvenen bir politik özneye ihtiyaç var. Bizler YSGP'yi bu zeminde kurduk. Türkiye'nin sorunları 2002'de AKP ile başlamadı; AKP ile de bitmeyecek. Keşke sorunlarımız bu kadar basit olsaydı!

Osmanlı devlet ve toplum yapısından başlayarak, Cumhuriyet'e geçiş sürecine kadar yaşadığımız çok derin mağduriyetler var bu toplumda. Bizi toplum olarak uçurumun eşiğine getiren sorunlarımızın hemen tamamı tarihsel. Alevilerin sorunları neredeyse 500 yıllık, Kürtlerin derin mağduriyetlerinin tarihi Tanzimat'a kadar gider. Avrupa ile hastalıklı ilişkimiz -hem içinde olma arzumuz hem de nefret ilişkimiz- de Osmanlı'ya kadar gider.

Bu sorunlara bir de Cumhuriyetin kuruluşunda yapılan tercihler eklendi. Çok uluslu, çok kimlikli, çok dilli bir toplumdan tek kimlikli bir toplum yaratmaya çalıştık. Bu toplum mühendisliği sonucunda Aleviler, Kürtler, gayrı müslimler toplumun çeperine atılarak görünmez kılınmaya çalışıldı. Sadece bunlar değil, Sünniler de bu sürecin mağduruydular. Diyanet eliyle bir devlet islamı kurgulandı. İnsanlar yüzyıllardır yaşadıkları dini pratikleri ve inançları bastırmak zorunda bırakıldı. Aleviler asimile edilmeye çalışıldı.

Kimlik sorunlarımız sadece etnik ve inanç kaynaklı değil. Türkiye'de -belki diğer Orta Doğu ve Akdeniz coğrafyası ile de paylaştığımız- ciddi bir erkeklik sorunu var. (Zaten sorunlarımızı hep yanlış adlandırıyoruz: Kürt sorunumuz yok, Türk sorunumuz var. Kadın sorunumuz yok, erkek sorunumuz var. Alevi sorunumuz yok, Sünni sorunumuz var. İkincilerin, birincilerin sorunlarını idrak etmeleri için çaba harcamaları gerekiyor.) Bu nedenle kadın özgürlük mücadelesi de cinsiyet kimlikleri nedeniyle ötekileştirilen LGBT mücadelesi de demokrasi dinamiklerinin önemli bileşenleridir.

- Sistem sorunları derken neyi kastediyorsunuz?

- Sistem sorunları derken bunları kapsayan bir gerçeklikten bahsediyoruz. Ama sadece bunlardan değil. Bütün hayatımızı, insan ilişkilerimizi, kültürümüzü, kentlerimizi sermayenin çıkarları ve tercihleri doğrultusunda düzenlemeyi hedefleyen neo liberal bir saldırı altındayız. An itibariyle saldırının öncüllüğünü elbette AKP iktidarı yapıyor. Emekçilerin örgütlenme özgürlüğü ellerinden alınıyor, sermayenin hiçbir engelle karşılaşmadan dolu dizgin kar edebilmesi için işçiler hiçbir düzenlemeye tabi olmadan, insanlık dışı bir yoğunlukta ve hızda çalıştırılıyor. İşçi ölümleri (cinayetleri) hayatımızın sıradan bir olgusu haline geldi. Bu ölümlerden utanmayan, hiçbir şeyden utanmaz.

- Doğa için 'tahrip gücü yüksek' bir hükümete karşı, YSGP ne yapmayı düşünüyor?

- Türkiye küresel bir sorunun da mağduru. Ekolojik tahribat büyük bir hızla ilerliyor. Atmosfere saldığımız karbon oranında dünya birinciliğine oynuyoruz. Doğaya hiçbir dönemde AKP iktidarında olduğu kadar işkence edilmemişti! AKP iktidarı için doğa -diğer her şey gibi- paraya ve kara tahvil edilmesi gereken bir kaynak. Bu iktidar için, akan dereler boşa akıyor. Taksim'in orta yerindeki Gezi Parkı boşuna duruyor. Atmosfer ise sonsuza kadar kirletebileceğimiz bir boşluk! Kuruyan büyük ovalarımız, yoğun sellere maruz kalan kentlerimiz, Anadolu'da daha önce görünmeyen düzeyde sıklaşan hortumlar, sıcak dalgaları...

Aslında çok alametler belirdi ve AKP iktidarının körlüğü endişe verici. Sonuçta Türkiye'nin kendi tarihinden kaynaklanan kimlik sorunları, kapitalizmden kaynaklı sınıf sorunları, erkek egemenliğinden kaynaklı toplumsal cinsiyet sorunları ve küresel kaynaklı ekoloji sorunları var. Özgürlükçü sol ve yeşil bir siyasetin işte bu sistem sorunlarını merkee alması gerekiyor ve YSGP olarak bunu yapmaya çalışıyoruz. 

- Bir tarihçi olarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Taksim Gezi Parkı'nda yapılması planlanan Topçu Kışlası'yla "tarihi ihya edeceğiz" açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Başbakan Erdoğan sizce neden insanların hafızası ile oynuyor? Hatta oynamakla kalmayıp toplumsal hafızaya tekçi-otoriter bir tarih algısını yerleştirmeye çalışıyor? Siz tarihçiler açısından bu durum ileriye dönük olarak nasıl bir sonuç doğurur?

- Tayyip Erdoğan tarihi suistimal ediyor! Tarih ihya edilecek bir alan değildir. Tarih, süreklilikler kadar kopuşların da bilgisidir. Yeni olanı anlamakla da mükelleftir. Oysa Erdoğan, kendi kurguladığı hafızayı bir "milli hafıza" haline getirmeye çalışarak bütün toplum kesimlerinin kendilerini o hafıza içinde görmesini istiyor. Bu da alışık olmadığımız bir durum değil. Bu ülkede iktidarlar öncelikle geçmiş üzerinde iktidar kurarlar. O geçmişi istedikleri gibi kesip biçerler. İşlerine gelmeyenleri dışarıda bırakırlar. Olguları tarihsel bağlamından dışarı çıkartarak kendi kurguladıkları bağlamların içine koyarlar. Bu yönüyle Erdoğan da eski rejimin yolundan gidiyor. Sadece şimdiki tarihsel kurgunun içeriği değişik; ama sonuçta bu da tıpkı eski rejimde olduğu gibi yukarıdan aşağıya dayatılmaya çalışılan bir kurgu!

Her toplumda farklı hafızalara sahip farklı kesimler vardır. "Toplum" dediğimiz sosyolojik olgunun doğası gereğidir bu. Bir Dersimlinin hafızası ile Balkan muhacirinin hafızası, bir Cizrelinin hafızası ile İzmirlinin hafızası elbette farklıdır. Geçmiş onlara farklı şeyler söyler. Farklı tecrübeler, farklı hakikatler demektir. İşte tarih bilinci dediğimiz de özünde budur zaten. Ülke yönetimine gelmiş bir insan bu bilinçten bu kadar uzak olunca, rahatlıkla 3. Köprünün adını Yavuz Sultan Selim koyabiliyor. Bu ismin Aleviler için farklı çağrışımları olacağını düşünmüyor (düşünerek yapıyorsa daha da vahim bir durumdur elbette).

- Yeşil ve sol sözcüklerinin bir aradalığı insanı geleceğe dair umutlandırıyor. Partiniz için nasıl bir politik zemin tanımladınız?

- Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi'nin siyaset anlayışı esas olarak sivil toplumla birlikte sürdürülecek bir siyasettir. Sivil toplum - politik toplum ayrımından rahatsızlık duyuyoruz. Bunların arasında geçişkenliklerin olması lazım. Bunun için de her fırsatta vurguladığımız gibi, "öğrenen parti" olmaya çalışıyoruz. Toplumdan öğrenen nerede ezen - ezilen ilişkisi varsa o ilişkinin doğrudan muhataplarından öğrenen ve bu tecrübeleri partiye taşımaya ve bütünsel bir özgürlük programının parçası kılmaya çalışıyoruz.

YSGP esas olarak "4 Adalet" olarak tanımladığımız politik zeminde siyaset yapıyor: Katılım adaleti, tanınma adaleti, iktisadi adalet ve iklim ve çevre adaleti... Bu adalet(sizlik) alanları arasında hiyerarşik bir ilişki kurmuyoruz. "Hepsini belirleyen şudur" demiyoruz. Her biri bizim için önemlidir.

-Taksim Gezi'nin de etkisiyle, yerinden yönetimin en büyük paydaşlarından birinin yurttaş olması gerektiği fikrine katılır mısınız? Böyle olması için daha fazla ne yapılabilir?

- Gezi Parkı direnişi bizim için en başta bir katılım talebidir. İnsanlar, dizginsiz bir kibir ve nobranlığın pençesine düşmüş Başbakan'a "buradayız" dediler. "Seçimle iktidara gelmek, yukardan ve halka danışmadan keyfi kararlar alma hakkını içermez" dediler. Aslında AKP'ye bir demokrasi dersi verdiler. Başbakan ısrarla demokrasinin 4 yılda bir yapılan seçimlerden ibaret olduğunu söylüyor. Sanki 100 yıl öncesinden gelen bir ses! Oysa demokrasi en az seçim kadar katılımdır da...

Gezi örneği, yerinden yönetimin, halkın kendini ilgilendiren kararlara katılmasının önemini bir kez daha gösterdi. YSGP'nin "katılım adaleti" içinde adem-i merkezi bir yapılanma çok önemlidir. Merkezi değil, cevreyi güçlendirmemiz gerekiyor. Şu andaki sistemde, tek yerel yönetim aracı belediyeler ve onlar da esas olarak merkezin vesayeti altındalar. Bu nedenle önce bölgesel idareler ve arkasından da yerinden yönetim modellerini geliştirmemiz gerekiyor. Bu sadece Diyarbakır'ın değil, Artvin'in de Adalar'ın da ihtiyacı.

- YSGP yerel seçim stratejisini belirledi mi?

- Yerel yönetim anlayışımız yukarıda sözünü ettiğim temelde şekilleniyor. Yerel seçimlerde bütün örgütlerimiz elbette aktif olarak çalışacaklar. Türkiye koşullarında sermaye çevrelerinden bağımsız olarak kendini var eden yeni kurulmuş bir parti olarak ben örgütlenme düzeyimizden memnunum. Kurulalı henüz 7 ay oldu ve 40'a yakın ilde örgütümüz / ilişki ağımız var.

Fakat Türkiye'de esas olarak siyasal rekabeti zorlaştırmak için hazırlanan siyasi partiler ve seçim yasaları yüzünden muhtemelen yerel seçimlere parti olarak katılmayacağız. Fakat bu seçimlere aktif olarak katılmayacağız anlamına gelmiyor. Yeşil ve özgürlükçü sol siyaseti temsil edecek adayları, örgütlü olduğumuz bütün il ve ilçelerde ortak adaylar olarak öne çıkartmaya çalışacağız. 

 


şitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi, bir yıl süren müzakerelerin ardından 25 Kasım 2012 tarihinde Ankara'da birleşti. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP)adıyla siyaset sahnesinde yerini alan ve özgürlükçü, eşitlikçi, çoğulcu ve ekolojist bir siyasi zeminde politika yapan YSGP, yaşamın her alanında iktidar ilişkilerine, her türlü ayrımcılık, sömürü ve tahakküme karşı çıkarak, sol ve yeşil bir muhalefet odağı olmayı hedefliyor. YSGP mevcut toplumsal, siyasal, ekolojik, ekonomik ve kültürel sorunlara yönelik emek, kimlik ve ekoloji alanlarında siyaset yapmayı temel alıyor. Bu sorunlara ilişkin somut politikalar geliştirerek yaşama geçirme iradesi göstereceğini programına koyan YSGP, Türkiye'nin bir çok il ve ilçesinde örgütlenmesini sürdürüyor.

Eski EDP Genel Başkanı ve yeni YSGP MYK Üyesi olan ODTÜ Tarih Bölümü Öğretim ÜyesiFerdan Ergut’a hem partinin siyaset yapacağı zemini, hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Taksim Gezi Parkı’nda yapılmak istenen “Topçu Kışlası’yla neden insanların hafızasıyla oynadığını, hatta oynamakla kalmayıp toplumsal hafızaya tekçi - otoriter bir tarih algısını yerleştirmeye çalştığını sorduk. Tarihçiler açısından bu durumun ileriye dönük olarak nasıl bir sonuç doğuracağı sorusuna yanıt bulmaya çalıştık.

Röportaj: Ajans Adalar dergisi, Ağustos 2013

- Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi henüz çok yeni bir parti. Partinizin kuruluşu sırasında yaptığınız konuşmada, "bütün bir sistemle hesaplaşmayı önüne koymuş bir parti kuruyoruz" dediniz. Partinizin hesaplaşacağı temel noktalara kısaca değinir misiniz?

- Türkiye'de muhalefet bir AKP büyüsü altında yaşıyor. Bütün dünyasını AKP kaplamış durumda ve sürekli ona tepki vermekle meşgul. AKP eyliyor, muhalefet direniyor. Benim kategorik AKP karşıtlığı dediğim bu siyasetin toplumda bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Pozitif ve alternatif bir siyaseti örmemiz gerekiyor. Kendi gündemini kendi saptayan, kendine güvenen bir politik özneye ihtiyaç var. Bizler YSGP'yi bu zeminde kurduk. Türkiye'nin sorunları 2002'de AKP ile başlamadı; AKP ile de bitmeyecek. Keşke sorunlarımız bu kadar basit olsaydı!

Osmanlı devlet ve toplum yapısından başlayarak, Cumhuriyet'e geçiş sürecine kadar yaşadığımız çok derin mağduriyetler var bu toplumda. Bizi toplum olarak uçurumun eşiğine getiren sorunlarımızın hemen tamamı tarihsel. Alevilerin sorunları neredeyse 500 yıllık, Kürtlerin derin mağduriyetlerinin tarihi Tanzimat'a kadar gider. Avrupa ile hastalıklı ilişkimiz -hem içinde olma arzumuz hem de nefret ilişkimiz- de Osmanlı'ya kadar gider.

Bu sorunlara bir de Cumhuriyetin kuruluşunda yapılan tercihler eklendi. Çok uluslu, çok kimlikli, çok dilli bir toplumdan tek kimlikli bir toplum yaratmaya çalıştık. Bu toplum mühendisliği sonucunda Aleviler, Kürtler, gayrı müslimler toplumun çeperine atılarak görünmez kılınmaya çalışıldı. Sadece bunlar değil, Sünniler de bu sürecin mağduruydular. Diyanet eliyle bir devlet islamı kurgulandı. İnsanlar yüzyıllardır yaşadıkları dini pratikleri ve inançları bastırmak zorunda bırakıldı. Aleviler asimile edilmeye çalışıldı.

Kimlik sorunlarımız sadece etnik ve inanç kaynaklı değil. Türkiye'de -belki diğer Orta Doğu ve Akdeniz coğrafyası ile de paylaştığımız- ciddi bir erkeklik sorunu var. (Zaten sorunlarımızı hep yanlış adlandırıyoruz: Kürt sorunumuz yok, Türk sorunumuz var. Kadın sorunumuz yok, erkek sorunumuz var. Alevi sorunumuz yok, Sünni sorunumuz var. İkincilerin, birincilerin sorunlarını idrak etmeleri için çaba harcamaları gerekiyor.) Bu nedenle kadın özgürlük mücadelesi de cinsiyet kimlikleri nedeniyle ötekileştirilen LGBT mücadelesi de demokrasi dinamiklerinin önemli bileşenleridir.

- Sistem sorunları derken neyi kastediyorsunuz?

- Sistem sorunları derken bunları kapsayan bir gerçeklikten bahsediyoruz. Ama sadece bunlardan değil. Bütün hayatımızı, insan ilişkilerimizi, kültürümüzü, kentlerimizi sermayenin çıkarları ve tercihleri doğrultusunda düzenlemeyi hedefleyen neo liberal bir saldırı altındayız. An itibariyle saldırının öncüllüğünü elbette AKP iktidarı yapıyor. Emekçilerin örgütlenme özgürlüğü ellerinden alınıyor, sermayenin hiçbir engelle karşılaşmadan dolu dizgin kar edebilmesi için işçiler hiçbir düzenlemeye tabi olmadan, insanlık dışı bir yoğunlukta ve hızda çalıştırılıyor. İşçi ölümleri (cinayetleri) hayatımızın sıradan bir olgusu haline geldi. Bu ölümlerden utanmayan, hiçbir şeyden utanmaz.

- Doğa için 'tahrip gücü yüksek' bir hükümete karşı, YSGP ne yapmayı düşünüyor?

- Türkiye küresel bir sorunun da mağduru. Ekolojik tahribat büyük bir hızla ilerliyor. Atmosfere saldığımız karbon oranında dünya birinciliğine oynuyoruz. Doğaya hiçbir dönemde AKP iktidarında olduğu kadar işkence edilmemişti! AKP iktidarı için doğa -diğer her şey gibi- paraya ve kara tahvil edilmesi gereken bir kaynak. Bu iktidar için, akan dereler boşa akıyor. Taksim'in orta yerindeki Gezi Parkı boşuna duruyor. Atmosfer ise sonsuza kadar kirletebileceğimiz bir boşluk! Kuruyan büyük ovalarımız, yoğun sellere maruz kalan kentlerimiz, Anadolu'da daha önce görünmeyen düzeyde sıklaşan hortumlar, sıcak dalgaları...

Aslında çok alametler belirdi ve AKP iktidarının körlüğü endişe verici. Sonuçta Türkiye'nin kendi tarihinden kaynaklanan kimlik sorunları, kapitalizmden kaynaklı sınıf sorunları, erkek egemenliğinden kaynaklı toplumsal cinsiyet sorunları ve küresel kaynaklı ekoloji sorunları var. Özgürlükçü sol ve yeşil bir siyasetin işte bu sistem sorunlarını merkee alması gerekiyor ve YSGP olarak bunu yapmaya çalışıyoruz. 

- Bir tarihçi olarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Taksim Gezi Parkı'nda yapılması planlanan Topçu Kışlası'yla "tarihi ihya edeceğiz" açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Başbakan Erdoğan sizce neden insanların hafızası ile oynuyor? Hatta oynamakla kalmayıp toplumsal hafızaya tekçi-otoriter bir tarih algısını yerleştirmeye çalışıyor? Siz tarihçiler açısından bu durum ileriye dönük olarak nasıl bir sonuç doğurur?

- Tayyip Erdoğan tarihi suistimal ediyor! Tarih ihya edilecek bir alan değildir. Tarih, süreklilikler kadar kopuşların da bilgisidir. Yeni olanı anlamakla da mükelleftir. Oysa Erdoğan, kendi kurguladığı hafızayı bir "milli hafıza" haline getirmeye çalışarak bütün toplum kesimlerinin kendilerini o hafıza içinde görmesini istiyor. Bu da alışık olmadığımız bir durum değil. Bu ülkede iktidarlar öncelikle geçmiş üzerinde iktidar kurarlar. O geçmişi istedikleri gibi kesip biçerler. İşlerine gelmeyenleri dışarıda bırakırlar. Olguları tarihsel bağlamından dışarı çıkartarak kendi kurguladıkları bağlamların içine koyarlar. Bu yönüyle Erdoğan da eski rejimin yolundan gidiyor. Sadece şimdiki tarihsel kurgunun içeriği değişik; ama sonuçta bu da tıpkı eski rejimde olduğu gibi yukarıdan aşağıya dayatılmaya çalışılan bir kurgu!

Her toplumda farklı hafızalara sahip farklı kesimler vardır. "Toplum" dediğimiz sosyolojik olgunun doğası gereğidir bu. Bir Dersimlinin hafızası ile Balkan muhacirinin hafızası, bir Cizrelinin hafızası ile İzmirlinin hafızası elbette farklıdır. Geçmiş onlara farklı şeyler söyler. Farklı tecrübeler, farklı hakikatler demektir. İşte tarih bilinci dediğimiz de özünde budur zaten. Ülke yönetimine gelmiş bir insan bu bilinçten bu kadar uzak olunca, rahatlıkla 3. Köprünün adını Yavuz Sultan Selim koyabiliyor. Bu ismin Aleviler için farklı çağrışımları olacağını düşünmüyor (düşünerek yapıyorsa daha da vahim bir durumdur elbette).

- Yeşil ve sol sözcüklerinin bir aradalığı insanı geleceğe dair umutlandırıyor. Partiniz için nasıl bir politik zemin tanımladınız?

- Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi'nin siyaset anlayışı esas olarak sivil toplumla birlikte sürdürülecek bir siyasettir. Sivil toplum - politik toplum ayrımından rahatsızlık duyuyoruz. Bunların arasında geçişkenliklerin olması lazım. Bunun için de her fırsatta vurguladığımız gibi, "öğrenen parti" olmaya çalışıyoruz. Toplumdan öğrenen nerede ezen - ezilen ilişkisi varsa o ilişkinin doğrudan muhataplarından öğrenen ve bu tecrübeleri partiye taşımaya ve bütünsel bir özgürlük programının parçası kılmaya çalışıyoruz.

YSGP esas olarak "4 Adalet" olarak tanımladığımız politik zeminde siyaset yapıyor: Katılım adaleti, tanınma adaleti, iktisadi adalet ve iklim ve çevre adaleti... Bu adalet(sizlik) alanları arasında hiyerarşik bir ilişki kurmuyoruz. "Hepsini belirleyen şudur" demiyoruz. Her biri bizim için önemlidir.

-Taksim Gezi'nin de etkisiyle, yerinden yönetimin en büyük paydaşlarından birinin yurttaş olması gerektiği fikrine katılır mısınız? Böyle olması için daha fazla ne yapılabilir?

- Gezi Parkı direnişi bizim için en başta bir katılım talebidir. İnsanlar, dizginsiz bir kibir ve nobranlığın pençesine düşmüş Başbakan'a "buradayız" dediler. "Seçimle iktidara gelmek, yukardan ve halka danışmadan keyfi kararlar alma hakkını içermez" dediler. Aslında AKP'ye bir demokrasi dersi verdiler. Başbakan ısrarla demokrasinin 4 yılda bir yapılan seçimlerden ibaret olduğunu söylüyor. Sanki 100 yıl öncesinden gelen bir ses! Oysa demokrasi en az seçim kadar katılımdır da...

Gezi örneği, yerinden yönetimin, halkın kendini ilgilendiren kararlara katılmasının önemini bir kez daha gösterdi. YSGP'nin "katılım adaleti" içinde adem-i merkezi bir yapılanma çok önemlidir. Merkezi değil, cevreyi güçlendirmemiz gerekiyor. Şu andaki sistemde, tek yerel yönetim aracı belediyeler ve onlar da esas olarak merkezin vesayeti altındalar. Bu nedenle önce bölgesel idareler ve arkasından da yerinden yönetim modellerini geliştirmemiz gerekiyor. Bu sadece Diyarbakır'ın değil, Artvin'in de Adalar'ın da ihtiyacı.

- YSGP yerel seçim stratejisini belirledi mi?

- Yerel yönetim anlayışımız yukarıda sözünü ettiğim temelde şekilleniyor. Yerel seçimlerde bütün örgütlerimiz elbette aktif olarak çalışacaklar. Türkiye koşullarında sermaye çevrelerinden bağımsız olarak kendini var eden yeni kurulmuş bir parti olarak ben örgütlenme düzeyimizden memnunum. Kurulalı henüz 7 ay oldu ve 40'a yakın ilde örgütümüz / ilişki ağımız var.

Fakat Türkiye'de esas olarak siyasal rekabeti zorlaştırmak için hazırlanan siyasi partiler ve seçim yasaları yüzünden muhtemelen yerel seçimlere parti olarak katılmayacağız. Fakat bu seçimlere aktif olarak katılmayacağız anlamına gelmiyor. Yeşil ve özgürlükçü sol siyaseti temsil edecek adayları, örgütlü olduğumuz bütün il ve ilçelerde ortak adaylar olarak öne çıkartmaya çalışacağız.