AKP ile mücadele: (1.2.3.4.5)


AKP ile mücadele: (1.2.3.4.5)
Gönderen KonukYazar - 12/04/2012 12:54:11 (522 okunma)

AKP ile mücadele-1: Muhatap Bahsi

Türkiye sol siyasetinde zaten mevcut olan fay hatlarının neredeyse hepsinden daha önemli olan yeni bir fay hattı hüküm sürüyor epeydir: “AKP’ye nasıl bir muhalefet?” 

Soruyu bu kadar önemseyenler, yanıtı aynı oranda önemsemiyor olmalılar ki, AKP on yıldır girdiği bütün seçimlerden başarıyla çıkıyor. Ortalık AKP muhalifinden geçilmiyor. Üstelik, muhalifler keskin ve radikal söylemlerinin dozajını sürekli arttırıyorlar. Paradoks şu ki, muhalifler eleştiri dozunu arttırırken AKP de oylarını arttırıyor!

Belki de “muhalifler” ile “muhalefet”i birbirinden ayırmak gerekiyor. Birincisinden farklı olarak, ikincisi sistemli bir strateji ve program gerektirir. Ve eksikliği hissedilen birincisi değil; ikincisidir.

Beş bölüm olarak tasarladığım bu dizinin tümü, sahici bir muhalefetin kurgulanabilmesi için önemli olduğunu düşündüğüm stratejiye ilişkin olacak. Programatik ilkeler sadece strateji meselesiyle ilişkili oldukları oranda gündeme gelecek. Sahici kavramını ise tek bir içerikle yüklüyorum: Toplumun geniş kesimlerinde (yani kendini solcu/sosyalist olarak tanımlamayanların da dahil olduğu kesimlerde) karşılığı olan bir muhalefet…

Bu tarz bir muhalefet anlayışını benimsemiş olanların, örgütlü solun neredeyse tamamı tarafından her koşulda yalnızlaştırma ve itibarsızlaştırma kampanyalarına maruz bırakıldıklarını biliyoruz. Liberallikten AKP destekçiliğine kadar uzanan bir dolu derinlikli analiz! Birçoğumuz açısından zaman zaman yanıt vermemenin imkansızlaştığı düzeylere düşen bu kampanya, en azından bu yazı dizisinin umurunda olmayacak. Lakin olur da bu beş yazıdan herhangi biri o kampanya-perver arkadaşların eline geçerse diyerek malumu ilam ederek başlayayım: AKP sağcı, milliyetçi, neo-liberal ve istikrarlı bir şekilde otoriterizmini arttıran bir partidir. Bu müthiş keşfi zikrettikten sonra işimize bakabiliriz sanırım!

“İşimize bakmak” kısmı önemli… Siyaset, muhataplarınıza bağlı olarak değişen bir faaliyet biçimi… Siyaseti kimin için yapıyoruz? Siyasetimize kimleri çekmeye çalışıyoruz? Biz konuşurken, kimlerin dinlediğini varsayıyoruz? Kimi ikna etmek için konuşuyoruz?

Hemen aklıma gelen üç muhtemel muhatap grubunu söyleyeyim:

Mesela, örgütlü soldaki yoldaşlarımız, eski veya yeni dostlarımız için mi siyaset yapıyoruz? Konuştuklarımız ve yaptıklarımızla onları mı bazı şeylere ikna etmeye çalışıyoruz? Gerçek solun ne olduğunu mu göstermek istiyoruz?

Yoksa topluma mı konuşuyoruz? Toplumda sınıfları ya da çeşitli kimlikleri nedeniyle mağdur olanlara veya ne sınıfı ne de kimliği nedeniyle doğrudan bir mağduriyet yaşamayan, fakat çevresinde gördüğü adaletsizliklerden rahatsızlık duyan ve belki de bu adaletsizliklerle kendince mücadele ederek adil bir toplumun kurulması için sivil toplumun çeşitli alanlarında çaba harcayan insanlara mı konuşuyoruz? Bu son grubu ihmal etmeyelim derim. Benim şöylesi liberal bir varsayımım yok: Her birey, sadece ve sadece kendi çıkarını düşünerek siyaset yapar. Elbette böyle çok sayıda birey vardır. Ve kendi çıkarını düşünerek siyaset yapmanın, karar vermenin bizatihi kötü bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Ama birçok birey de, toplum için neyin iyi olduğunu düşünerek kararlarını oluşturur.

Amerika’daki kürtaj tartışmasından tutun, Türkiye’deki ana dil tartışmasına kadar, birçok kritik kararda insanlar, toplumun genel iyiliği üzerinden karar verirler. Bu kararın ille de özgürleştirici olması gerekmiyor elbette. Kürtaja karşı çıkan bir Amerikalı’nın kararında özgürleştirici bir yan yok. Fakat bu durum, son tahlilde o kişinin kendi çıkarından değil, toplum için düşündüğü bir “ortak iyi” kavramından hareket ettiği gerçeğini değiştirmiyor. Öte yandan, “ortak iyi” üzerinden verilen kararlar çoğu zaman özgürleştirici de olabilirler: Anadilinde eğitimi savunan bir Türk örneğinde olduğu gibi… Sözün özü, maddeci analizlerimiz, doğrudan doğruya mağduru olmadığı adaletsizliklerle mücadele edenler grubunu ihmal etmemize yol açmasın. (Yeni Anayasa tartışmalarında bu gruba konuşmanın çok önemli olacağını düşünüyorum).

Örgütlü sol ve toplum dışında belki de üçüncü bir muhatap kesim vardır ve ona siyaset yapıyoruzdur: AKP’nin kurmayları. Belki de onları, gittikleri yolun yol olmadığına ikna etmeye çalışıyoruzdur. 

Sonuç olarak, muhatabımızın kim olduğu sorusu önemlidir. Zira aklımızdaki muhatap kimse, siyaset tarzımızı ona göre belirlemek durumundayız. Bu makaleyi okuyan herkesin muhtemelen hiç düşünmediği üçüncü muhatap grubunu hemen eleyebiliriz. AKP’nin elitlerini, hele de Erdoğan’ı ikna için mesai harcayacak bir muhalefet platformunu düşünemiyorum. Sadece o elitlerle bizim tasavvur ettiğimiz dünyaların farklılığı nedeniyle değil. Erdoğan artık tanrının yeryüzündeki gölgesi… O büyük devlet adamı, Ortadoğu’nun en önemli siyaset adamı v.s. Böyle bir insanı iknaya çalışacak kadar hakikatle ilişkimizi zedelemedik herhalde.

Erdoğan kadar olmasa da ben birinci gruptaki muhataplarımızın da iknaya çok açık olduklarını düşünmüyorum. Örgütlü sola hitap etmeye ayarlı bir siyaset, o alanın bütün iç tartışmalarına müdahil olmaya hazır olmalıdır. Elbette bu alana girmek de bir tercihtir. Bu tercih yapıldığında EDP gibi bir partinin solun yeniden tarifinin tarihsel temelleri ve teorik nedenlerine ilişkin söyleyecek çok sözü olacaktır. Lakin tarihe bakıldığında sol-içi tartışmaların üretken sonuçlar vereceğini düşünmüyorum. Önerim odur ki, örgütlü sola konuşmaktan, daha doğrusu o ortamın rahatlığından bir an önce uzaklaşmamız gerekiyor. Evet, burası rahat bir alandır: Çok farklı şeyler söylesek de sonuçta aynı dili konuşuyoruz. Benzer kavramsal aparatlar kullanıyoruz. Hangimizin “gerçek sol” olduğunu tartışmaktan geri durmak da istemiyoruz haliyle. Ne var ki, yine tarihin gösterdiği üzere, bu tartışmaların hazzına kapılıp kısa süre içinde “toplu iğne başında kaç melek yaşar” tartışmalarına dalmamız işten bile değildir.

Geriye ikinci grup kalıyor. Esas devrimci siyasetin de burada yapılacağını düşünüyorum. Bütün ezberlerimizi bırakacağımız, aslında bizi rahatlatsa da dışarıya kapalı olan o iç dilimizi bir kenara koyacağımız ve doğrudan topluma konuşan yeni bir dili hayata geçireceğimiz, sınıfları ve kimlikleri nedeniyle mağduriyet yaşayan ve o mağduriyetten kurtulma mücadelesi verenleri bir zeminde buluşturacak yeni bir siyaset. Bu alanda elbette başta Kürtler olmak üzere Aleviler var. Gayrı müslimler var. Kadınlar var. Cinsiyet kimlikleri nedeniyle ötekileştirilenler var. Doğaya uyumlu yaşamları bozulan, derelerinin sermayeye peşkeş çekildiği köylüler var, GDO’lu gıdalarla beslenenler var, sağlıktaki katkı paylarının yukarı doğru tırmandığı insanlar var, sendikasızlaşan emekçiler var, yaşanabilir bir çevreyi ellerinden aldığımız bizden sonraki kuşaklar var. Bu alan “sadece bizim değil” üstelik: sorumsuz belediyelerin sözde barınaklarında kışın soğuktan donarak ölen köpekler var bu alanda. Ve nihayet, bu alanda, yukarıda zikredilen sorunların büyük bölümünü kuşatan ve Yeşiller Partisi başta olmak üzere ekoloji hareketinin bize öğrettiği gibi, başlı başına bir hak öznesi olarak kurgulamamız gereken “doğa” var.

Ve hiç kuşkusuz bu siyasetin muhatapları arasında AKP’ye oy veren ve geniş bir bölümünü emekçilerin oluşturduğu yurttaşlarımız var. Bizler AKP’nin elitlerini ikna için değil; onlara oy veren geniş toplumsal kesimleri ikna için siyaset yapacağız. Daha doğrusu yapacağımız siyasette, kuracağımız dilde bu kesimi ötekileştirecek anlamsızlıklardan uzak duracağız. 

Nabza göre şerbet vermekten değil, siyasetten bahsediyorum. Bu siyasetin maliyetleri küçümsenmesin. Daha önce çeşitli kereler değindiğim için ayrıntısına girmeden zikretmekle yetineyim: Tarihsel mağduriyetleri, toplumun çoğunluğuna anlatabilecek bir dili geliştirmek, örneğin Kürtlerin haklı bir temelde mücadele verdiklerini, esas olarak Kürtlere değil, Türklere anlatacak bir siyaseti ısrarla takip etmek bu maliyetler arasındadır elbette. 

AKP ile mücadele-2: Hegemonya Bahsi

Bir önceki yazıda AKP’nin elitlerini değil, ama AKP’ye oy veren ve ağırlıklı bölümünü emekçilerin oluşturduğu seçmen kitlesi de dahil olmak üzere toplumun geneline seslenecek bir muhalif dile ihtiyaç olduğundan bahsetmiştim.

Kelimenin gerçek anlamıyla hegemonya kurmuş bir iktidarla başka türlü bir mücadele tarzının toplumda karşılığı olduğunu düşünmüyorum. AKP esas gücünü vesayet rejiminden ya da seçim sisteminin dışındaki bazı kurumlardan almıyor. Vesayete rejimi, eski rejimin adıydı. Seçilmişlerin değil, atanmışların; özellikle de ordu ve yargı bürokrasisinin halkın iradesi üzerinde tarihsel ayrıcalıklarını kullanarak başka bir irade tesis edebildikleri rejimin adıdır vesayet. Eşi başörtülü diye halkın seçtiği kişiyi Cumhurbaşkanı seçtirmeme iradesini örgütleyebilmektir mesela…
AKP ise, özellikle Referandum sonrasında devlet-içi iktidar mücadelesinde zafere yaklaşmakta olan muktedir bir parti olarak iktidarını vesayet kurumları üzerinden tesis etmiyor. AKP, bütün otoriter ve milliyetçi iktidarını, arkasındaki yüzde 50 halk desteğine dayandırıyor. Yeni rejimi “vesayet rejimi” olarak adlandırıp kendimizi kandırmak yerine, bu halk desteğinin nerelerden kaynaklandığını anlamamız gerekiyor. Başlı başına bir araştırma konusu olmakla birlikte çok önemli olduğunu düşündüğüm bir nedene işaret etmek isterim: Değişim isteği…

Çok yakın zamana kadar toplumun geniş kesimleri AKP’yi temel değişimci güç olarak görüyordu. 1950’de Menderes, 1970ler’de Ecevit, 1980’lerde Özal için de böyle düşünmüşlerdi. Bu üç ismi aynı cümle içinde kullanmamın nedeni elbette politik/ideolojik benzerlikleri değil. Bu üç isim de şunu başardı: Bu topluma bir mitos, değişim mitosu sunabildiler. Önerdiklerinin içeriğinden çok, toplumsal algıları önemliydi. Bu insanlardeğiştireceklerdi. Toplum, bu insanların şahsında değişime oy vermişti. İşte, Erdoğan’ı bu halkanın son zinciri yapan da buydu: Değişimin 2000’lerdeki adıydı Erdoğan.

Bu toplumun söz konusu siyasal eğilimi, Türkiye toplumunun “muhafazakarlığı”na ilişkin kelam ederken biraz daha ihtiyatlı olmayı gerektiriyor. Başka alanlardan da örnekler verilebilir: Kentlerimiz mesela... İstanbul’da 19. yüzyılda geçen bir film çekmek isteseniz yan yana on tane ahşap bina bulabileceğiniz sokak sayısı bir elin parmağını geçmez. 1950’den itibaren çok uzun yıllar boyu bu kenti yöneten “muhafazakar” zihniyet, ortada ahşap ev bırakmadı! 2000’li yılların ortalarında İstanbul’un “muhafazakar” belediye başkanı Kadir Topbaş şehir hatları vapurlarını kaldırıp onların yerine “daha modern” araçlar koymaya niyet etmişti. Bir grup insan “Yapamazsınız. Vapurlar bu şehrin geleneksel değeridir” dediğinde, “muhafazakar” konuşmuştu: “Hepiniz geri kafalısınız, çağımız hız çağı!” Daha sonra, sanırım 8 ayrı model vapur halk oylamasına sunulmuştu. 

İstanbul dışında yaşayanlar da dahil, hepimiz can havliyle eski vapurlara en çok benzeyen vapura oy vermeseydik az daha “en son model”, neredeyse okyanuslarda kullanılan “cruise” gemilerine benzer bir ucube ipi göğüslüyordu. Ya da yarışma programlarımızı alın: İngiltere’de, Amerika’da insanlar 30 yıl boyunca çarkıfeleğin tekerleğini döndürüp durdular. Bir de bizdeki ömrünü düşünün! Televizyon programcıları her yıl bir yarışma formatı bulmaktan helak oluyorlar. Bu halk, hangi format olursa olsun iki yıl içinde sıkılmayı başarıyor!
Sonuç itibariyle, Türkiye toplumu –neredeyse marazi bir biçimde- değişim meraklısı! Değişimi örgütleyen, ya da değişim mitosunu yaratanlar bu halktan kitlesel destek görüyorlar. Değişimden ürküp kabuğuna çekilenlerin bu toplumda bir karşılığı yok. Ve keza şunların da: AKP’nin hegemonyasından sinip, yenilgici bir ruh haliyle eski rejimin unsurlarıyla anlamsız ittifak arayışları içinde olanların bu toplumda bir karşılığı yok. Muhalefetini ikna üzerinden değil de, kendi bildiği doğrunun sanki herkes tarafından da bilindiğini varsayarak sürekli o doğruyuvaz edenlerin bu toplumda bir karşılığı yok. Atacağı her adımda kendi gündemini değil de AKP’nin gündemini düşünen, o adımı atıp atmama kararını verirken tek düşüncesi “acaba AKP’ye yarar mı?” olan bir muhalefetin bu toplumda bir karşılığı yok.

Hayatın her alanına sirayet etmiş, toplumdan siyasete, ekonomiden kültüre her alanda iktidarını kurumsallaştıran bir AKP ile mücadele edeceğiz. Sadece siyasal değil, sosyolojik bir iktidardan bahsediyorum. Bu iktidarın içinde Nihat Doğan’lar, Seda Sayan’lar falan var!
Hegemonik bir iktidar derken zaten böyle şeylerden de bahsederiz. Şöyle bir şey resmedin lütfen: Gittikçe toplumun kılcal damarlarına doğru yayılan, derinleşen bir varlık; ve karşısında bu alanların hiçbirinde yer almayan, bu alanların her birine dair söyleyecek ayrı bir sözü olmayan, bu sözleri bütünsel bir siyasetin parçası kılma çabasına girmeyen, kısacası bu alanlara ilişkin alternatif – ve pozitif!- bir siyaset geliştirme ihtiyacı duymayan, ve bu “yok”lar dünyasında sürekli aklınca aynı yere çakarak AKP’yi geriletmeyi düşünen bir muhalefet… Hegemonya yayılırken, daralan bir muhalefet: Böyle olmaz! Bu muhalefet anlayışının başta AKP’ye oy verenler olmak üzere halkta bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum.

Tarihte örneği çoktur: Halk, anlamlı bir alternatif görmezse güçlü olana meyleder. Bugün Türkiye’nin temel problemi bu anlamlı alternatifin yokluğudur. Dünyanın başka hiçbir ülkesinde tek bir siyasi partiye oyunun kurallarını istediği gibi yazma ve sonra da istediği gibi bozma şansını vermezler. Bugün Türkiye’de olan tam da budur: AKP oyunun kurallarını tek başına koyuyor, dün koyduğu kuralı bugün bozuyor ve yenisini yazıyor. Ve sahada buna dur diyecek bir özne yok.
Bu tespitin çok önemli bir istisnası var elbette: Kürt Siyasal Hareketi. AKP’yi ve Erdoğan’ı çılgına çeviren de zaten bu hareketin hala teslim alınamamış olmasıdır. Kürtlerin mücadelesi, sisteme alternatif bir siyaset geliştirmek isteyen bütün özneler için hiçbir şey için değilse bile (ahlak ve dayanışma duygusu gibi) salt bu nedenle çok değerlidir. Halkların Demokratik Kongresi bu doğrultuda ilerleyebildiği oranda toplumda bir karşılık bulacaktır. Öte yandan, Türkiye toplumunun tamamına seslenecek karşı-hegemonik bir siyaset açısından baktığımızda an itibariyle hala derin bir boşluk olduğunu kabul etmek durumundayız.

Bu boşluğu doldurabilmek için öncelikle AKP büyüsü altında yaşamaktan, AKP ile yatıp AKP ile kalkmaktan kurtulmak gerekiyor. Bunun yerine kendi gündemine güvenen, kendi dışından kaynaklanan bütün gelişmeleri o gündemle ilişkilendirme basiretini gösterecek, kendi gündeminin gerçekleşmesini zorlaştıracak gelişmeler olduğunda direnecek –ki olanların büyük kısmı bu fasıldan olacaktır-, ama o gündemin gerçekleşmesine kapı aralama ihtimali olan başka gelişmeler olduğundaysa onları bir manivela gibi kullanacak bir siyasete ihtiyacımız var. Değişimden ürküp kabuğuna çekilen bir tarzdan ziyade, AKP’ye alternatif bir değişim siyasetini nasıl kurgulayacağına halkı ikna edebilecek yeni bir siyaset diline ihtiyacımız var.

Türkiye’nin yaşamsal bir demokratikleşme sorunu olduğunu tespit edenler, demokratikleşmenin önünü açma ihtimali olan herhangi bir gelişme olduğunda elbette bundan yararlanma basiretini göstereceklerdir. Söz konusu gelişmeyi, muktedirlerin hiç de arzu etmediği yerlere kadar götürecek bir müdahaleyi örgütlemeye çalışacaklardır. İlerde bir iki örnek üzerinden bu konuya tekrar döneceğim. Ama şimdilik şu notla bitirelim: “AKP yapmaz/yapamaz” diyerek –aslında sanki AKP’den beklentisi olanlar varmış gibi- yel değirmenlerine konuşan, paralize olmuş bir “muhalefet” yerine, AKP’yi her alanda sıkıştıran ve süreci daha ileri noktalara taşıyacak dinamikleri hayata geçirmeye çalışan, başka bir deyişle fildişi kulesinden ahkam kesmeksizin paçasına çamur bulaştıracak bir siyasettir ihtiyacımız olan…


AKP ile mücadele-3: Eşitlikçilik Bahsi

AKP ile mücadele, Türkiye tarihinde daha önce görülmedik bir biçimde hegemonya kurmuş bir partiyle mücadele demektir. Kültürde, siyasette, toplumda tesis edilmiş bir hegemonyadan bahsediyoruz. Bu düzeydeki bir hegemonyayı çok partili rejimimizin hiçbir aşamasında görmemiştik: Ne Menderes, ne Demirel, ne de Özal…

Bunu, herhangi bir yenilgici ruh halini beslemek için söylemiyorum. Tam tersine böylesi hegemonik bir partiyle mücadele ederken Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin kurucu üç özelliğinin kilit önemde olduğunu anlatmak için söylüyorum bunu. O özellikler eşitlikçilik, özgürlükçülük ve çoğulculuktur. Bu ve bundan sonraki iki yazı, hegemonya ile mücadelenin üzerinde yükseleceği bu sacayaklarına ilişkin olacak. Elbette bu kadar kısa yazılarla bu üç alanın hiçbirinde tüketici bir tartışma yapamayacağımı peşinen kabul ederek yazıyorum.

EDP eşitlikçidir. Başka bir deyişle sürekli eşitsizlik üreten ve ürettiği bu eşitsizlikle gücün belirli ellerde toplanmasını sağlayan kapitalizmle derdi vardır EDP’nin. Geçenlerde Alim Arlı ve Emrah Göker’in ayrı ayrı dikkatimize getirdiği önemli bir istatistik yayınlandı. Aralarında Meksika, Şili, Yunanistan’ın da bulunduğu 31 OECD ülkesi arasında “sosyal adalet” kavramı ekseninde yapılan bir kıyaslamada Türkiye sonuncu çıktı. Önemli ve ciddi bir araştırmaydı. Araştırmada bütün ülkelere şu alanlarda puanlar verildi: Çocuk ve yaşlı yoksulluğu puanı, gelir eşitsizliği puanı, okul öncesi eğitim puanı (buna ayrılan GYİH oranı), kamu sağlığı puanı ve nesiller arası adalet puanı (bunun içinde aile ve emeklilik politikaları, çevre politikaları, karbon emisyon seviyesi, AR-GE seviyesi ve ulusal borç seviyesi bulunuyor). Bütün bu puanlar ayrı ayrı hesaplanıyor ve ortalaması alındığında Türkiye 31 ülkenin 31.si oluyor. Özellikle “kuşaklar arası adalet” ölçümü önemli; zira bu ölçüm tümüyle gelecek kuşaklarla ilgili değeri veriyor. Türkiye bu alanda ise açık arayla sonuncu! Bu şu anlama geliyor: AKP bugüne kadar uyguladığı ve yapısal sorunların üzerini örtmeyi başardığı iktisadi politikaları önümüzdeki dönemde sürdüremeyecek. Önümüzdeki dönem, sosyal sorunun (istihdam, eğitim, barınma ve sağlık başta olmak üzere) yoğun yaşanacağı bir dönem olacak. Sınıfsal mücadelesinin yükselmesini beklemeliyiz.

EDP’nin en başından beri dillendirdiği katılım adaleti ve iktisadi adalet kavramları bu dönemde özellikle öne çıkacak. Sınıf mücadelesini, sadece sermayenin değil, devletçi zihniyetin de hegemonyasından kurtarmaya ve emeğin kendisini koruyacağı araçları, sendikal ve toplumsal örgütlenmeleri genişletmeye dönük bir perspektifle emekçi sınıflar için gerçekleştirilebilir, sahici bir siyaseti kurgulamak öncelikli görevimiz olacak. Sadece siyasal ve sivil hakların değil, sosyal hakların da merkezi önemde olduğu eşitlikçi bir Anayasa yazılabilmesi için mücadele etmek de bu önceliğin bir parçasıdır.

Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin adındaki “eşitlik” sadece sınıfsal bir eşitlik talebini barındırmıyor. Bizler için bu talep, aynı zamanda kültürel, etnik ve cinsiyet kimliklerine ilişkin de bir eşitlik talebidir. Bütün bu farklı mağduriyet alanlarının eşitlik taleplerinin tarihsel meşruluğuna dair daha önce çok yazdık ve konuştuk. Tekrara düşmeden sadece bir örnek vermekle yetiniyorum: Kadınların eşitlik talebi de en az sınıfsal eşitlik talebi kadar yaşamsaldır. Sınıfsal sömürüye karşı mücadele ile toplumsal cinsiyete dayalı sömürüye karşı mücadele arasında hiyerarşik bir ilişki kurulamaz. Bunlardan bir tanesinin temel belirleyen, diğerinin belirlenen olduğu söylenemez.

AKP tipi muhafazakarlıktan en çok kadınlar etkileniyor. İstihdama katılma oranları, insan onuruyla bağdaşmaz bir biçimde geriledi. AB ülkeleri, kadınların istihdam oranını yüzde 60’a çıkarmaya çalışırken Türkiye’deki oran yüzde 23.1! Bu sayılardan utanmayan, hiçbir şeyden utanmaz. Kadına yönelik şiddet artarak devam ediyor. Kadınlar, her gün en yakınındaki erkekler tarafından öldürülüyorlar. Kadın-erkek eşitliği meselesi, bu ülkenin en kadim meselesidir. AKP’ye muhalefetin, kadınların muhalefeti ile yan yana durması gerekiyor.

Eşitlikçiliğimiz, kadın-erkek eşitsizliğini, Türk-Kürt eşitsizliğini, sınıfsal eşitsizliği, Alevi-Sünni eşitsizliğini, Müslüman-gayrı müslim eşitsizliğini, heteroseksüel-LGBTT eşitsizliğini aşmayı elbette kapsar. Ama ötesi de var! Eşitlikçi tahayyülümüz, yukarda sayılan grupların hepsinin toplamı ile henüz yeryüzünde olmayan gelecek nesiller arasındaki eşitliği de kapsar. Doğayı sonsuza kadar mülk edinemeyeceğimizi, edinmeye de çalışmamamız gerektiğini, doğanın sadece hasbelkader dünyaya gelmiş bizlere ait olmadığını, bizzat kendisi için bir değer olduğunu ve onunla uyumlu yaşamı savunan ahlaki bir eşitlikçilikten söz ediyoruz.

Farklı eşitsizlik alanları arasında hiyerarşik bir ilişkinin varlığını reddetmenin, başka bir deyişle, bütün bu alanların hepsini belirleyen tek ve başat bir eşitsizlik alanının olmadığını saptamanın, tarihsel bir hakikat olmasının ötesinde bir anlamı daha var. Tam da bu yazı dizsinin ana konusu olan karşı-hegemonya mücadelesini kurgulayabilmek için, AKP’nin hegemonyası yayılırken dar bir alana sıkışmamak için de eşitlik ilkesinin geniş yorumuna ihtiyacımız var. 

AKP ile mücadele-4: Özgürlükçülük Bahsi

Hegemonik bir partiye sahici bir alternatifin çıkabilmesinin koşullarını tartıştığımız bu yazı dizisinin dördüncüsüne geldik. En son “eşitlikçilik bahsinde” kalmıştık. Önem sıralaması olmaksızın, sacayağının diğer iki kısmından “özgürlükçülüğü” bu yazıda, “çoğulculuğu” da son yazıda tartışıp bitirmenin zamanıdır!

Karşı-hegemonik, alternatif siyasetin öncelikle aşılma sürecindeki eski rejimin statükocu yüzüyle bütün bağlarını koparması gerekiyor. Örneğin 19 Mayıs’ın militarist törenlerinin kaldırılması söz konusu ise, “ama”ya, “fakat”a, “bunlar şeriatın ilk adımlarıdır”a falan gerek yok: Basit bir “elbette” işi çözer!

Alternatif oluşturmak derdindeki bir siyaset -eğer savunduğu bir değer söz konusuysa- her durumda bir parantez açıp “ama AKP de hiç demokrat değil” gibi, kendi bağımsız politik programına bir özgüven sorunu olduğunu düşündürtecek malumu ilam cümleler kurmaz. AKP’nin zaten cepheden karşı çıkacağımız tonla uygulaması var: Başta Kürtler olmak üzere, öğrencilere ettiği zulümden, işsiz ve güvencesiz bıraktığı emekçilere, hapishanelere doldurduğu gazetecilerden, akademisyenlerden, akarsularımıza koyduğu kelepçelere kadar zaten bir dolu alanda otoriterliği ve milliyetçiliği sabit bir partiyle mücadele edecek alan ve konu sıkıntısı mı çekiyoruz?

Önemli olan şudur ki, bu alanlardan hangisine muhalefet edersek edelim, tasfiye edilmekte olan rejimi aklayacak ya da onu masum kılacak her türlü söylemden uzak durmalıyız. “Kategorik AKP karşıtlığı” üzerinden şekillenecek bir muhalefet, ister istemez rasyonaliteden uzaklaşıp olmadık noktalara savrulabilecektir. Savrulmaya başladı bile: Ergenekon, Balyoz, Kafes davalarını sulandırmaya dönük ulusalcı koroya eklemlenenlere bakmak yeterlidir! Ergenekon meselesi, bu ülkenin darbeci, vesayetçi yapısıyla mücadelede, an itibariyle en önemli halkadır. Henüz çözülmüş bir şey yok ve bu alan özgürlükçü bir sol muhalefetin asla terk etmemesi gereken alandır.

Bu davaların hukuka uygun bir biçimde görülmesini talep etmek, uzun tutukluluk sürelerine ya da Ahmet Şık örneğinde olduğu gibi açık hak ihlallerine karşı çıkmak elbette önemlidir. Fakat bunları söylerken, bu davaları başından beri itibarsızlaştırmaya çalışan ulusalcı cepheye cephane taşımak bizim işimiz olmamalıdır. Salt AKP karşıtlığı üzerinden Silivri ile tutuklu Kürt siyasetçiler için verilen mücadeleyi birleştirmeye dönük akla ziyan politikalar, sonuçta AKP’ye yarayacak olan politikalardır. Özgürlükçü solun Silivri’yle, Ergenekon’la işi olmaz.

Eski rejimin tarihi, bir yükler tarihidir. Ve AKP’nin en büyük şansı, o yüklerle kendisi arasında hiçbir ilişkinin olmadığına, bu halkı inandırmış olmasıdır. Dersim tartışmasını hatırlayın: Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na olan en büyük üstünlüğü sırtında yumurta küfesi olmamasıydı. Rahatlıkla özrünü diledi. Bir kez daha görüldü ki, CHP o tarihin bütün yüklerini taşıdığı müddetçe her konudaki yarışa, her zaman AKP’nin 100 metre gerisinden başlayacak. Erdoğan, bu tarihten özgür… O’nun ve AKP’nin aşil topuğu geçmişte değil bugünde… On binlerce Dersimli için –yarım yamalak da olsa- özür dileyen Başbakan’ın Uludere’de ölen çoğu gencecik 34 Kürt yurttaş için neden özür dileyemediğini biliyoruz: En tepesinde bir muktedir olarak kurulduğu devletin avukatlığını yapma görevi artık Erdoğan’da…

Çıkarılacak ders bence açıktır: AKP karşıtlığımız, bizi asla mağduriyetler üretmiş bu tarihe ve toplumun geride bırakmak istediği o yüklere sahip çıktığımız izlenimini doğuracak yanlışlara itmemelidir.

AKP karşıtlığımız, bizi paralize etmemelidir. Ayhan Çarkın’dan başlayan Eymür’e uzanan ve pekala Ağar’a, Çiller’e, Güreş’e uzanma ihtimali de olan bir süreç başladığında, ikirciksiz bir şekilde bu sürece müdahil olan ve süreci sonuna kadar zorlayacak bir siyaseti devreye sokmalıyız. Evren ve Şahinkaya’ya dava açıldığında “AKP 12 Eylül’le hesaplaşamaz, onunla ancak bizim iktidarımız hesaplaşabilir” gibi boş-gösteren cümleler kurmak yerine, o süreci 12 Eylül rejiminin halen yaşayan bütün kurum ve kurallarının tasfiyesine doğru zorlamayı hedefleyen bir siyasettir ihtiyacımız. Bu süreçleri sonuna kadar zorlayacak olanın AKP olduğunu düşünmüyoruz herhalde! Onlar, bugüne kadar yaptıklarını yapacaklar ve bütün bunları, güç mücadelelerinin pazarlık unsuru olarak kullanacaklar. Demokratikleşme mücadelesi, özgürlükçü solun toplumsal baskıyı örgütleyebildiği oranda –ve ancak o oranda- başarıya ulaşacaktır.

İşte Eşitlik ve Demokrasi Partisi bunları yapıyor. EDP kendi gündemine güvenen, kendi gündemini bir başkasına -yani AKP’ye- ayarlamayan, reaktif değil pozitif bir siyaset yapıyor. Ufak ama söylemek istediğimi iyi anlatan bir örnek verebilirim: Evren ve Şahinkaya’ya dava açıldığında “buradan bir şey çıkmaz” demiyor; onun yerine EDP İzmir İl Örgütü açıklama yaparak “savcıya konuyla ilgisiz başka dosyalar yüklemeyin; işini yapsın” diyor. Geleneksel sola bıraksanız bizim bu tavrımızı “AKP’den medet umuyorlar” diye değerlendirirler. Umurumuzda değil!

Eşitlik ve Demokrasi Partisi, en başından beri yüz yıla yakın tarihiyle yapısallaşmış, kök salmış eski rejimin tasfiyesinin zorunluluğunu -ve zorluğunu- idrak eden ve bunun için mücadele eden bir partidir. AKP’nin seçim sonrasındaki faşizan baskı politikasına bütün gücüyle karşı çıkarken, bu çizgisinden hiçbir sapma olmayacaktır.

AKP’ye alternatif bir siyaset, özgürlükçülüğe alternatif bir siyaset demek değildir!

AKP ile mücadele-5: Çoğulculuk Bahsi

Hegemonik partiyle mücadelenin ana hatlarına ilişkin tasarladığım yazı dizisinin önceki bölümlerinde eşitlikçilik ve özgürlükçülük bahislerine değinmiştim. Sacayağının üçüncüsü –ama önem sırasında asla sonuncu olmayan- çoğulculuk bahsiyle diziyi bitiriyorum.

Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin kurulduğu günden itibaren çoğulcu bir parti olarak kendini var etmesi önemlidir. Şıklık olsun diye merkeze alınmadı bu ilke… En başından beri karşı-hegemonya mücadelesinin, çoğulcu bir zemin yaratmaksızın verilemeyeceğini biliyorduk.

Hayatın bilgisi çoğul bir bilgidir. Farklı tecrübelerin, farklı bilgilerine ihtiyacı var EDP’nin. O bilgilerin tekeli EDP’de değil. EDP’yi “öğrenen parti” olarak tanımlarken bunu kastediyorduk. Tecrübenin ve bilginin sahiplerinden öğrenmeye, öğrendiklerini genel ve tutarlı bir siyasetin parçası kılmaya ihtiyacımız var. Hangi alanda ezen/ezilen ilişkisi varsa o alanın bilgisinin ve tecrübesinin parti içine taşınması gerekiyor. EDP, bütün bu alanlardaki tecrübelerin hepsinin bilgisine vakıf bir parti gibi davranamaz. Tam da o nedenle çoğulcu olmak gibi bir zorunluluğumuz var. Çoğulculuk, zorunluluk!

AKP, hayatın her alanında var oluyorsa ve her alana ilişkin dünya kapitalist sisteminin kendi hizmetine sunduğu bilgilere dayalı hegemonyasını esas olarak bu yaygınlıktan alıyorsa onun karşısında bizim de hayatın her alanında var olmamız gerekiyor. Vereceğimiz karşı-hegemonya mücadelemizi elbette dünya sisteminin eşitsizliğe ve sömürüye dayalı bilgi ve tecrübesine dayandırmayacağız. Bizlerin esas olarak sistem karşıtı farklı bilgilerin ve çoğul tecrübelerin yan yana duracakları, birbirleriyle etkileşecekleri zeminleri yaratmaktan başka yolumuz yok. AKP’nin yayıldığı bütün alanların alternatif bilgilerine ihtiyacımız var. Tekraren: Öğrenmeye ihtiyacımız var.

Buraya kadar söylenenler, okura bir anlam ifade ettiyse muhtemelen şunda da anlaşacağız demektir: Bu hakikatin bilgisine ancak müzakere ile erişebileceğiz. Müzakereci/tartışmacı bir siyasal pratik EDP için olmazsa olmazdır. Kuruluş dönemlerimizde söylediğimiz vicdan ve adalet vurgusunu tekrar hatırlatmak isterim. EDP, kurulduğu günden bu yana hakikatin, müzakere ve tartışmanın sonucunda ortaya çıkacağını söylüyor. Hakikati bilen ve yapılması gerekenleri vaz eden bir siyaset yerine farklı tecrübelerin ve bilgilerin birbirleriyle temasına önem veren bir siyasetin kurgulanması gerektiğini iddia ediyor.

AKP’yle mücadele ne sadece Kürt Sorununda olabilir, ne sadece Alevi Sorununda; ne sadece iktisadi mücadelelerde, ne de sadece ekolojik mücadelelerde... Bu alanlar birbirleriyle temas etmezlerse, herhangi bir tanesinde kazanılacak zemin kalıcı olmayacaktır. Bunların hepsi tarihsel sorunlar ve bu uzun tarih boyunca birbirleriyle hemhal oldular. Hangisinin nerede başlayıp, hangisinin nerede bittiğini tespit etmek ya da birbirlerinden tümüyle yalıtmak bu saatten sonra mümkün değil. Türkler olmadan Kürt meselesini, Sünniler olmadan Alevi meselesini çözemeyiz. Bu nedenle farklı hakikatlerin birbirleriyle temasını ve müzakereyi merkeze alan bir yerden kurgulanmalı alternatif siyasetimiz…

AKP’nin hegemonyasına karşı verilecek demokrasi mücadelesinin topyekun bir mücadele olmasının nedeni de budur. Bu mücadele salt bir AKP karşıtlığı ile yetinemez. AKP’nin hegemonyası, esas olarak sistemin yarattığı mağduriyetlerin çözümüne yönelik olarak halka sunduğu –ve özü itibariyle statükocu olan- yanıttan kaynaklanıyor. AKP hegemonyası ile mücadele, o hegemonyanın kendisini alternatif olarak sunduğu sistemle mücadele etmeksizin, o sisteme AKP’den farklı, eşitlikçi, özgürlükçü ve kendi içinde tutarlı başka bir alternatifin de olduğunu göstermeksizin gerçekleşemez. Sözün özü; AKP’nin hegemonyasına karşı, bizim karşı-hegemonya zeminimiz.

Sistem karşısında hegemonik bir blok kurmadıkça AKP’yi yenemeyeceğiz. Bu hegemonik bloku kurmak ise, öncelikle topluma kanal açabilmek, onun dertlerinin içinden konuşmayı başarmakla mümkündür. Hegemonya kurmak, bütün bir ülke belirli bir gündeme kilitlenmişken, tartışılan meseleye dair “yiyin birbirinizi” diyerek dudak bükmemeyi gerektirir. Siyasallaştırılabilecek hiçbir konuyu ıskalamamayı gerektirir. Kimden gelirse gelsin, ülkenin gündemine oturan her meseleyi hegemonya mücadelemizde nasıl kullanırız diye düşünmemizi gerektirir. O mücadelede kullanmak üzere söz konusu meselenin içeriğini nasıl dönüştürebiliriz, nerelere doğru zorlayabiliriz diye düşünmemizi gerektirir.

Yeni dönemde AKP’nin otoriterizmine karşı kurgulanacak siyaset öncelikle halkta karşılık bulacak, sahici bir siyaset olmak zorundadır. AKP’nin gerçek yüzünü halka gösterecek olan bu siyaset ise ancak eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulcu zeminde yapılabilir.

Bu yazı dizisini bitirdikten sonra yaşayan en değerli tarihsel sosyolog olarak düşündüğüm Immanuel Wallerstein’in bir yazısına rastladım. Wallerstein, Fransızların gündeme getirdiği “çoğul sol” kavramına ilişkin “eğer önemli bir politik ilerleme kaydetmek istiyorsak, fikrin özü bana tamamen doğru ve asli önemde görünüyor” dedikten sonra şöyle devam ediyordu: “İnsanlar kendileri açısından bir anlam ifade eden biçimlerde ve yapılarda örgütlendiği sürece zayıflamadık, aksine kolektif olarak güçlendik. Bunun tek koşulu, oluşturulan grupların birbirleriyle konuşmaya ve anlamlı koalisyonları hayata geçirmeye hazır olmasıdır. Bu, küreselden yerele kadar bütün düzeylerde işleyebilir ve işlemelidir de. Ama hepsinden önemlisi, bu sadece karşılıklı bir politik övgü ve yardımlaşma meselesi de olamaz. Bunun yerine, bu hareketlerin birbirleriyle uyum içinde yürütecekleri sürekli bir tartışmayı ve aktivistler arası bir çözümlemeyi gerektirir."

Son iki cümle özellikle önemli: Yılların mağduriyetlerini taşıyan öznelerin yan yana geldiği bir zemin elbette “huzursuz” bir zemin olacak. Öte yandan, zeminin bütün bileşenler açısından özgürleştirici bir imkan sunmasının nedeni tam da bu “huzursuzluktur”. Birbirimizi anlamak, fay hatlarımızın, hassasiyetlerimizin farkına varmak, tarihten devraldığımız o farklı –ve yer yer birbiriyle çatışan- öykülerimizi gönül ferahlığı ile birbirimize aktarmak ve bütün bu süreci ortak noktalarımızı öne çıkarmak, ortaklaşmadıklarımızda ise tartışma kanallarını alabildiğine açık tutmak üzere kurgulamak… Karşı-hegemonik bir zeminin ancak böyle mümkün olacağını düşünüyorum.

Wallerstein’in önerdiği siyaseti bir parti çatısı altında yapmak elbette başlı başına bir zorluk olmakla birlikte, Türkiye’de on yılı aşkındır farklı partilerde, örgütlerde tam da böyle bir hattı örmeye çalışan özgürlükçü sol ve demokrat bir fikriyatın olgunlaştığını görmek gerekiyor. Bu iradenin ve bu birikimin –elbette yapılan hatalarla birlikte, hatta onlar sayesinde!- en önemli şansımız olduğunu düşünüyorum. Fikri özgür, vicdanı özgür bir odak yaratacak olan birikim budur.

Demokrat Haber

 Temel Sorun “İnkar” Değil; “İdrak”
Gönderen Konuk YAZAR - 28/06/2012 22:02:54 (392 okunma)


Hrant Dink, Türkleri inkarcılıkla suçlayan Diaspora Ermenilerine hep şunu hatırlattı: Türklerin problemi inkâr değil; idrakti. Bu toplum, diyordu, 1915’de neler olup bittiğini bunca yıldan sonra ancak ve yeni yeni idrak etmeye başlıyor. İnkâr –eğer olacaksa- ancak idrakten sonra gelebilir.

Neşe Düzel’e verdiği bir röportajda söylediği gibi, “Türkiye şu anda ne inkârla ne de ikrarla meşgul olmalı. Türkiye olayı idrak etmeye çalışmalı. İnsanlara dayatılmış bir ikrarın ya da inkârın, duygulara hitap etmemiş bir sürecin hiç kimseye bir faydası olmaz. İnsanlar ancak Ermeni meselesini öğrendikten, anladıktan sonra, ‘Bu benim için bir soykırımdır ya da değildir’ diye olayı kabul ederler ya da etmezler. Ayrıca devletin ya da hükümetin dışarıdan baskılarla, mecbur kalıp olayı kabul etmesinin de hiçbir anlamı yok...

Çünkü gerçeği görmesi gereken toplumlardır, insanlardır. Konuşulması gereken kavram da ‘vicdan’dır. Devletlerin vicdanı olmaz. Toplumların ve insanların vicdanı olur. Zaten idrak de, ‘vicdan’la ilgili bir süreçtir.”


HAKİKATLE İLİŞKİMİZ ZEDELİ

Hrant’ın, sorunun “inkar”dan değil, “idrak”ten kaynaklandığı tespitini okuduğumdan bu yana şunu düşünüyorum: Aslında sadece Ermeni meselesi değil, Türkiye’nin bütün meselelerini kuşatan ana meselemiz idrak. İşi daha da çetrefil kılan boyut şu ki, tarihsel sorunlarımızı idrak etmekte zorlanmamızın nedenleri de tarihsel!

Türkiye toplumunun geniş kesimlerinin hakikatle ilişkisi zedelidir. Hakikate doğrudan temas etmeyen, etme imkanı olmayan –başka bir deyişle-Ermeni olmayan, Hakkari’de yaşayan bir Kürt olmayan ya da Maraş’ta kimliğini korumaya çalışan bir Alevi olmayan bizler için “hakikat”le tek temas, devletin bütün ağırlığıyla yüklendiği resmi ideoloji ve onun temel taşıyıcısı olan “mili eğitim” üzerinden gerçekleşti.

YALANIN ALICISI ÇOK

Resmi ideolojinin bu “başarısı” üzerine sonraki yazılarda konuşacağım. Fakat öncelikle bu “başarının” niye bu kadar kolay gerçekleşebildiği üzerine düşünmek gerekiyor. Bu kadar çok yalanın, hem solda hem de sağda bu kadar yaygın bir biçimde alıcısının olması, açıklanmaya muhtaç bir durum...

Sanırım, yalanların bu kadar kolay kabulünün öncelikle yapısal bir nedeni var: Türk toplumu, imparatorluk yitirmiş bir toplum. Sahibi olduğunu düşündüğü devletinin adım adım bölünmesini görmüş; 1920 gibi daha dün sayılabilecek yakın bir tarihte başkentinin emperyalistler tarafından işgalini yaşamış ve Balkanlardan ve Kafkasyadan sığınanlarla birlikte ellerinde kalan tek toprak parçası olan Anadolu’yu önce yerel -ve sivil-kongreler aracılığıyla sonra da Sivas Kongresi’nde kendini kabul ettirmiş olan merkezi ve daha militarize bir önderlikle işgale karşı savunmuş bir toplum.

Başka bir deyişle, bu toplumda “bölünme”, “ihanet”, “dış düşmanlar” v.s. üzerinden yapılacak ajitasyonun başarılı olmasının nesnel temelleri var. Hele de bu ajitasyon, kendini çok kısa sürede toparlamış, muhaliflerini tasfiye ettikten sonra Batı’nın desteğini de arkasına alarak çok kısa sürede kendini konsolide etmiş yeni rejimin bütün ideolojik ve baskı aygıtları tarafından yapılırsa... Kısa ve başarılı konsolidasyon sürecinin –yani bizatihi “zaman” unsurunun- Cumhuriyet’in bundan sonraki siyasal yapısını belirlediği gerçeğini ihmal ediyoruz. Bu konunun üzerinde –çok kısa da olsa- durmak gerekiyor.

Rejimlerin konsolidasyonunun göreli çabukluğu veya uzunluğu, takip eden siyasal süreçlerin belirlenmesinde son derece önemli rol oynar. Türkiye’de kurulan yeni rejim için sanırım 1925 İstiklal Mahkemeleri’yle birlikte konsolidasyonun tamamlandığı söylenebilir. Hem milli mücadelenin başarısından aldığı göreli meşruiyet, hem de yüksek dozdaki otoriter siyasetin bileşimi sonucunda 1920’de açılan kapı, muhaliflerin tasfiye edildiği 1925’te kapanmıştır. 5 yıllık bir süre içinde yeni rejim kendini kabul ettirmiştir. Dünyadaki diğer örnekleriyle karşılandığında yeni bir rejimin bu kadar kısa sürede kendini konsolide etmesi başlı başına önemlidir. Yeni rejimin yöneticileri, gerek dışardan gerekse kendi iç kadrolarından gelen sınır ötesi savaş taleplerine direnmiştir. Dağılan bir imparatorluğu tekrar biraraya getirmek gibi bir maceracılığa girişmemiş ve bütün mesaisini iç tahkimata ayırmıştır.
Kemalistlerin hızlı konsolidasyon tercihlerinin, demokrat olup olmamaları meselesiyle bir ilgisi yok. Olsa olsa, o andaki en gerçekçi siyasal özne oldukları söylenebilir. Son tahlilde Kemalistlerin, devrimlerini ihraç etmeme veya sınır savaşlarına girmeme yolundaki kararlılıkları toplumsal desteklerinin boyutu konusundaki tereddütlerinden kaynaklanıyordu. Bu tereddüt temelinde oluşturdukları gerçekçi dış politika bizzat muhalifleri tarafından da saptanmıştır.

İşte apayrı ideolojiye sahip iki muhalifin görüşleri: Muhafazakar Kazım Kadri şunları yazıyordu: “Ankara yaranı, kendilerinin ‘harp’ ile geldiklerini ve yine bir ‘harp’ ile gideceklerini pek iyi bilirler ve bundan dolayı harpten son derece tehaşi ederler [ürkerler]. Eğer böyle düşünmemiş olsalardı, Musul ve İskenderun meselelerinde İngilizler ve Fransızlarla çarpışmaktan geri durmazlardı.” (Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Hatıralarım: s. 196) Türkiye komünistlerinin önderi Şefik Hüsnü’nün değerlendirmeleri de aynı minvaldeydi. Kemalistlerin “bütün dış siyasetlerine damgasını vuran şey”, diyordu Şefik Hüsnü, “silahlı bir çatışma çıktığında halk kitlelerinin nasıl bir tutum alacağı konusunda duydukları korkudur. Kitlelerin desteğine sahip olsalardı, komşu ülkelerle olan çeşitli anlaşmazlık konularında, öncelikle ulusal sorunlarda, kuşkusuz çok daha radikal davranacaklardı.” (Komintern Belgelerinde Türkiye: Şefik Hüsnü, Yazı ve Konuşmalar: s. 47)

Hızlı ve başarılı bir konsolidasyonun bizatihi kendisinin, takip eden siyasal ve toplumsal süreçler üzerindeki belirleyici rolüne değinmiştim. Devletin kurumsallaşma pratiklerinden, o ülkedeki siyasal rekabetin doğasına, uygulanacak muhalefet stratejilerine kadar bir dizi alanda bu etki gösterilebilir. Bir sonraki yazıda ise üzerinde duracağım konu, devletin ideolojik aygıtlarının dikensiz gül bahçesinde Kürt Sorunu’nu nasıl başarıyla perdeledikleri üzerine olacak. Resmi ideolojinin kabulünü kolaylaştıran tarihsel koşullarda kurumsallaşan devletin ideolojik aygıtları, toplumsal rızayı harekete geçirmekte çok fazla zorlanmamışlardır. Türk toplumunun, Kürt sorununda maruz kaldığı ideolojik bombardımanın yoğunluğu ve başarısı anlaşılmadan, idrak meselemizin ciddiyetini anlamak mümkün olmayacak.


Demokrat Haber