Eleştirel Düşünce ve Sol


CHP’nin, MHP’nin seçim yenilgisinden ne sonuç çıkartacakları onları ilgilendirir. Beni HDP ilgilendiriyor. Fakat ortada seçim başarısızlığından daha ciddi bir sorun var: Sol olarak eleştirel düşünceyle olan ilişkimizi kaybetmeye başladık sanki… Eleştirel düşünce olmadan da hiçbir şeyden önümüzü açacak hiçbir sonuç çıkarmamız mümkün olmayacak.

“Eleştirel düşünce” ise tek kişinin ya da “yetkililerin” oluşturacağı bir düşünce biçimi değil; olamaz. Açık ve özgür bir kamusal alan gerektirir. Oysa eleştirel düşünceyle karşı karşıya kaldığımızda çok savunmacı bir pozisyon alıyoruz. İlk akla gelen argüman, en rahatsız edici olanı: “Partinin yetkili kurulları var; onlar gerekeni yaparlar”! Bundan daha sağcı bir argüman düşünmek zor!

Eleştirel düşünce solu sol yapan en önemli değerlerdendir. Bu kadar değersizleştirilmesi, ayağımıza vurduğumuz bir pranga… Tekrar edeyim: Bizi ilerletecek olan gönül ferahlığı ile herkesin fikrini ve eleştirisini yapacağı kamusal alanı kurmaktır. Her ne gerekçe ile olursa olsun bu alanı daraltmaya çalışan -ya da o sonucu doğuracak- her tavır solu geriletir. Eleştirel düşünceyi sadece “yetkili kurullara” havale ederek değil; şu şekillerde de boğmaya çalışıyoruz: i) “sorunları kendi aramızda konuşuruz; kamuya faş ederek olmaz”, ii) “bu eleştirinin arkasında acaba nasıl gizli bir gündem var?”, iii) “çetin bir mücadelenin içindeyken şimdi sırası değil”.

Bu ve buna benzer tavırların kötü niyetten kaynaklandığını düşünmüyorum. Tam tersine bütünüyle iyi niyetli; ve sorunun esas kaynağı da bu! Çok kıymet verdiğimiz örgütlerimizi canımız gibi koruyoruz, onları pamuklara sarıp sarmalıyoruz, onları her türlü eleştiriden muaf tutmak istiyoruz. Bu büyük bir sorun; zira tam da yukarıda söylediğim eleştirel düşünceye bakışımızı ele veriyor. Eleştirinin zarar verici bir faaliyet olduğunu düşünüyoruz çünkü. Eleştirinin ilerletici değil, geriletici olduğunu; yapıcı değil yıkıcı olduğunu düşünüyoruz. Eleştirel düşünceye bu kadar mesafeli durmak, sola uymaz! Eskilerin deyimiyle “sağ sapma” budur.

Oysa birbirimizin eleştirilerine ihtiyacımız var. Hiçbirimiz hakikatin anahtarını elinde tutmuyor. Birbirimizin sözlerine muhtacız. Fikirler, eleştiriler dolaşıma çıktıkça kendi söylediklerimize geri döneceğiz, onları değiştireceğiz. Belki yeni bir duruma evrileceğiz. Demokratik bir kamusal alan olmadan hiçbirimiz bunu gerçekleştiremeyiz. Böyle bir alana ise en çok örgütlerimizin ihtiyacı var. “Örgüt aklı” örgüte bırakılamaz; bırakıldığında kadük olur. Örgüt aklı, kamusal akıldan süzülüp gelmelidir. Özgür bir kamusal alanda, tartışmaların sonucunda –neredeyse kendiliğinden- ortaya çıkacak, kimlere ait olduğu bile belli olmayacak fikirler manzumesinin örgüte taşınmasını sağlayacak mekanizmalara ihtiyacımız var. En başta da hakikatin tekeline sahip olmadığını bilen, kamusal alana kıymet veren ve orada oluşacak fikirlerden öğrenmeye kararlı bir zihniyete ihtiyacımız var.

Aslında bu sürecin zor da olsa pratikte işlediğini de gördük: PKK’nin şiddete son vermesi, AKP’yi kendi yarattığı şiddetle baş başa bırakması gerektiğine dair eleştiriler yükselmeye başladığında bunun ne kadar etkili olduğu bizzat KCK’nin yaptığı saldırmazlık açıklamasında görüldü. O açıklamada “çevremizden gelen eleştirileri de dikkate alarak” bu kararı aldıkları yazıyordu. Elbette çok geç bir açıklamaydı; önce olsaydı etkisi çok daha fazla olacaktı. Ama tartıştığımız konu bağlamında iki şeyi gösteriyordu: i) kamusal alanda dile getirilen fikirler, belirli bir birikim oluşturuyor ve bu birikim bir noktadan sonra hiçbir özneye indirgenemeyecek yapısal bir hal alıyor. Politik öznelerin yararlanabileceği, fırsata dönüştürebileceği –ya da görmezden gelebileceği elbette!- bir kaynak haline geliyor ve ii) eğer bu alanı çok daha önceden kurabilseydik ve alan kurulmaya başladığında yukarda söylediğim gerekçelerle eleştiriden geri duranlar da böyle yapmayıp sürece katılsaydı daha erken sonuç almak da mümkün olabilirdi.

Eleştirel düşünceyi, pratik sonuçlarıyla savunmak istemem. Böyle bir sonuç doğurmasaydı da değerli bir faaliyettir! Eleştirinin “içeriden” mi “dışarıdan” mı yapıldığını; “ötekileştirmeye” dönük olup olmadığını anlayacak ferasete hepimiz sahibiz. Sözün özü, sol siyasetin ölçüsü eleştiri zemininin genişliğidir. Ferasetimize güvenelim ve o zemini genişletebildiğimiz kadar genişletelim. Ön yargılarımızdan başka kaybedecek bir şeyimiz yok!