İdrak Meselesi I- II-III : Kürt Meselesinde Gayrı-Kürtlerin “Bildikleri” ve Bil(e)medikleri


Hrant Dink, Türkleri inkarcılıkla suçlayan Diaspora Ermenilerine hep şunu hatırlattı: Türklerin problemi inkâr değil; idrakti. Bu toplum, diyordu, 1915’de neler olup bittiğini bunca yıldan sonra ancak ve yeni yeni idrak etmeye başlıyordu. İnkâr –eğer olacaksa- ancak idrakten sonra gelebilirdi. Neşe Düzel’e verdiği bir röportajda söylediği gibi, “Türkiye şu anda ne inkârla ne de ikrarla meşgul olmalı. Türkiye olayı idrak etmeye çalışmalı. İnsanlara dayatılmış bir ikrarın ya da inkârın, duygulara hitap etmemiş bir sürecin hiç kimseye bir faydası olmaz. İnsanlar ancak Ermeni meselesini öğrendikten, anladıktan sonra, ‘Bu benim için bir soykırımdır ya da değildir’ diye olayı kabul ederler ya da etmezler. Ayrıca devletin ya da hükümetin dışarıdan baskılarla, mecbur kalıp olayı kabul etmesinin de hiçbir anlamı yok.... Çünkü gerçeği görmesi gereken toplumlardır, insanlardır. Konuşulması gereken kavram da ‘vicdan’dır. Devletlerin vicdanı olmaz. Toplumların ve insanların vicdanı olur. Zaten idrak de, ‘vicdan’la ilgili bir süreçtir.”

Hrant’ın, sorunun “inkar”dan değil, “idrak”ten kaynaklandığı tesbitini okuduğumdan bu yana şunu düşünüyorum: Aslında sadece Ermeni meselesi değil, Türkiye’nin bütün meselelerini kuşatan ana meselemiz idrak. İşi daha da çetrefil kılan boyut şu ki, tarihsel sorunlarımızı idrak etmekte zorlanmamızın nedenleri de tarihsel! 

Türkiye toplumunun geniş kesimlerinin hakikatle ilişkisi zedelidir. Hakikate doğrudan temas etmeyen, etme imkanı olmayan –başka bir deyişle- Ermeni olmayan, Hakkari’de yaşayan bir Kürt olmayan ya da Maraş’ta kimliğini korumaya çalışan bir Alevi olmayan bizler için “hakikat”le tek temas, devletin bütün ağırlığıyla yüklendiği resmi ideoloji ve onun temel taşıyıcısı olan “mili eğitim” üzerinden gerçekleşti. 

Resmi ideolojinin bu “başarısı” üzerine sonraki yazılarda konuşacağım. Fakat öncelikle bu “başarının” niye bu kadar kolay gerçekleşebildiği üzerine üşünmek gerekiyor. Bu kadar çok yalanın, hem solda hem de sağda bu kadar yaygın bir biçimde alıcısının olması, açıklanmaya muhtaç bir durum... 

Sanırım, yalanların bu kadar kolay kabulünün öncelikle yapısal bir nedeni var: Türk toplumu, imparatorluk yitirmiş bir toplum. Sahibi olduğunu düşündüğü devletinin adım adım bölünmesini görmüş; 1920 gibi daha dün sayılabilecek yakın bir tarihte başkentinin emperyalistler tarafından işgalini yaşamış ve Balkanlardan ve Kafkasyadan sığınanlarla birlikte ellerinde kalan tek toprak parçası olan Anadolu’yu önce yerel -ve sivil- kongreler aracılığıyla sonra da Sivas Kongresi’nde kendini kabul ettirmiş olan merkezi ve daha militarize bir önderlikle işgale karşı savunmuş bir toplum. Başka bir deyişle, bu toplumda “bölünme”, “ihanet”, “dış düşmanlar” v.s. üzerinden yapılacak ajitasyonun başarılı olmasının nesnel temelleri var. Hele de bu ajitasyon, kendini çok kısa sürede toparlamış, muhaliflerini tasfiye ettikten sonra Batı’nın desteğini de arkasına alarak çok kısa sürede kendini konsolide etmiş yeni rejimin bütün ideolojik ve baskı aygıtları tarafından yapılırsa... Kısa ve başarılı konsolidasyon sürecinin –yani bizatihi “zaman” unsurunun- Cumhuriyet’in bundan sonraki siyasal yapısını belirlediği gerçeğini ihmal ediyoruz. Bu konunun üzerinde –çok kısa da olsa- durmak gerekiyor. 

Rejimlerin konsolidasyonunun göreli çabukluğu veya uzunluğu, takip eden siyasal süreçlerin belirlenmesinde son derece önemli rol oynar. Türkiye’de kurulan yeni rejim için sanırım 1925 İstiklal Mahkemeleri’yle birlikte konsolidasyonun tamamlandığı söylenebilir. Hem milli mücadelenin başarısından aldığı göreli meşruiyet, hem de yüksek dozdaki otoriter siyasetin bileşimi sonucunda 1920’de açılan kapı, muhaliflerin tasfiye edildiği 1925’te kapanmıştır. 5 yıllık bir süre içinde yeni rejim kendini kabul ettirmiştir. Dünyadaki diğer örnekleriyle karşılandığında yeni bir rejimin bu kadar kısa sürede kendini konsolide etmesi başlı başına önemlidir. Yeni rejimin yöneticileri, gerek dışardan gerekse kendi iç kadrolarından gelen sınır ötesi savaş taleplerine direnmiştir. Dağılan bir imparatorluğu tekrar biraraya getirmek gibi bir maceracılığıa girişmemiş ve bütün mesaisini iç tahkimata ayırmıştır.

Kemalistlerin hızlı konsolidasyon tercihlerinin, demokrat olup olmamaları meselesiyle bir ilgisi yok. Olsa olsa, o andaki en gerçekçi siyasal özne oldukları

söylenebilir. Son tahlilde Kemalistlerin, devrimlerini ihraç etmeme veya sınır savaşlarına girmeme yolundaki kararlılıkları toplumsal desteklerinin boyutu

konusundaki tereddütlerinden kaynaklanıyordu. Bu tereddüt temelinde oluşturdukları gerçekçi dış politika bizzat muhalifleri tarafından da saptanmştır. İşte apayrı ideolojiye sahip iki muhalifin görüşleri: Muhafazakar Kazım Kadri şunları yazıyordu: “Ankara yaranı, kendilerinin ‘harp’ ile geldiklerini ve yine bir ‘harp’ ile gideceklerini pek iyi bilirler ve bundan dolayı harpten son derece tehaşi ederler [ürkerler]. Eğer böyle düşünmemiş olsalardı, Musul ve İskenderun meselelerinde İngilizler ve Fransızlarla çarpışmaktan geri durmazlardı.” (Meşrutiyetten Cumhuriyet'e Hatıralarım: 196).

 Türkiye komünistlerinin önderi Şefik Hüsnü’nün değerlendirmeleri de aynı minvaldeydi. Kemalistlerin “bütün dış siyasetlerine damgasını vuran şey”, diyordu Şefik Hüsnü, “silahlı bir çatışma çıktığında halk kitlelerinin nasıl bir tutum alacağı konusunda duydukları korkudur. Kitlelerin desteğine sahip olsalardı, komşu ülkelerle olan çeşitli anlaşmazlık konularında, öncelikle ulusal sorunlarda, kuşkusuz çok daha radikal davranacaklardı.” (Komintern Belgelerinde Türkiye: Şefik Hüsnü, Yazı ve Konuşmalar: 47)

Hızlı ve başarılı bir konsolidasyonun bizatihi kendisinin, takip eden siyasal ve toplumsal süreçler üzerindeki belirleyici rolüne değinmiştim. Devletin kurumsallaşma pratiklerinden, o ülkedeki siyasal rekabetin doğasına, uygulanacak muhalefet stratejilerine kadar bir dizi alanda bu etki gösterilebilir. Bir sonraki yazıda ise üzerinde duracağım konu, devletin ideolojik aygıtlarının dikensiz gül bahçesinde Kürt Sorunu’nu nasıl başarıyla perdeledikleri üzerine olacak. Resmi ideolojinin kabulünü kolaylaştıran tarihsel koşullarda kurumsallaşan devletin ideolojik aygıtları, toplumsal rızayı harekete geçirmekte çok fazla zorlanmamışlardır. Türk toplumunun, Kürt sorununda maruz kaldığı ideolojik bombardımanın yoğunluğu ve başarısı anlaşılmadan, idrak meselemizin ciddiyetini anlamak mümkün olmayacak.

 

İdrak Meselesi II: Kürt Meselesinde Gayrı-Kürtlerin “Bildikleri” ve Bil(e)medikleri

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar “hallolmuş” Ermeni meselesi ile henüz hallolmamış Kürt meselesinin en önemli meseleler

Türk” veya “Türk milleti” kavramlarının kullanmından özellikle uzak

durulmuştur.  

Resmi tarhin “milli mücadele” olarak adlandırdığı dönemde “Türk” sözcüğünün bu kadar nadir kullanılmış olması

üzerinde durulmalıdır. Sıklıkla kullanılan “milli” ve “millet” terimleri ise, dikkatle bakıldığında görüleceği üzere, Osmanlı dönemindeki “millet” sistemine referansla –başka bir deyişle- dinsel içerikleriyle kullanılmıştır. Cumhuriyetin kurucu metinlerinden Misak-ı Milli’nin birinci maddesi “Türkler”in değil,

“Osmanlı-İslam” çoğunluğunun bulunduğu yerlerin bölünmesinin hiçbir surette kabul edilmeyeceğini yazar.

 Mustafa Kemal’in bu dönemde nadiren kullandığı “Türkiye” terimi bile aslında “Osmanlı İmparatorluğu” ile eş anlamlı olarak kullanılır: 1915-1917 döneminde Ermenlilere karşı “Türkiye’de zuhura gelmiş şayan-ı arzu olmayan bazı ahval” ifadesinde olduğu gibi... Mustafa Kemal’in konuşmalarında Osmanlı İmparatorluğu ile eşanlamlı olarak da olsa kullanılan “Türkiye” kavramı, hareketin resmi metinlerinde ise hiç kullanılmaz. Kurtuluş Savaşı döneminin ana kavramı “Müslümanlar” ve “mukkadesat”tır. Kürtler ve Türkler “müslümanlık” potasında eritilmeye çalışılır. Misak-ı Milli’de sınırlar tanımlanırken “bu sınır, anavatanmızın Kürt ve Türklerin yaşadığı parçasını belirler” denilir.

 Türklük vurgusunun bu kadar geri planda bırakılmış olmasının tek nedeni vardır: Kürtleri mücadelenin içine çekme kaygısı... Kurtuluş Savaşı’nı yönlendirenlerin Kürt Sorunu’nun farkında oldukları çok açıktır. Sorunun farkında olduklarını, sadece bu dönemde ürettikleri söyleme bakarak değil, Cumhuriyet rejimini kurduktan sonra da bizzat kendi istifadeleri için derledikleri, hakikati anlamaya dönük –ve tam da bu nedenle- kamuya açmadıkları bilgilere bakarak da anlayabiliyoruz. Hakikate daha yakın olan ve sadece kendileri için üretilmiş olan bu bilgiler aslında sorunun boyutlarını da ortaya koyuyordu. Fakat bunlara gelmeden önce, Kürtlere ilişkin kamuya ne tür bilgilerin zerk edildiğine bakalım. 

Geçen haftalarda İsmail Beşkiçi için bir armağan kitap yayınlandı. Beşikçi Hoca’ya akademya olarak, siyasetçiler olarak, solcular olarak geç kamış bir teşekkür borcumuz vardı. Borcumuzu biraz olsun ifa etmemizi sağlayan kitabın editörleri Barış Ünlü ve Ozan Değer ile kitabı basan İletişim yayınlarına teşekkür borçluyuz. Kitabın içindeki birbirinden değerli katkılardan birisi de İsveç’te yaşayan M. Malmisanij’e ait. Malmisanij, makalesinde Türkiye’de Kürt Sorununa dair yapılan yayınları “anti-Kürdoloji” ve “gizli-Kürdoloji” olarak ikili bir tasnife tabi tutuyor. Tasnife göre, “anti-Kürdoloji” çalışmaları, yeni rejimin Türk yurttaşlarının okumaları için yazdırdığı ve “gerçeklerin çarpıtılması ve gerçeğin ortaya çıkmaması için yapılan çalışmalar”ı tanımlarken; üst düzey bürokratların bizatihi kendi politikalarını oluşturmak için yaptırdığı ve –elbette ki- kamuya açılmayan metinler ve raporlar “gizli Kürdoloji”

çalışmalarını oluşturuyor. Söylemeye gerek yok: “Gizli Kürdoloji” metinleri, devlet aklını harekete geçirmek üzere kaleme alındıkları için, “anti Kürdoloji” metinlerinden çok daha nesnel değerlendirmeler barındırıyor. O nesnellikleri yüzünden de kamuya açılmıyor zaten! 

“Anti-Kürdoloji” çalışmaları Osmanlı’nın son dönemlerine kadar uzanıyor. Özellikle İttihat ve Terakki döneminde Kürtlerin asimilasyonu ile özel olarak ilgilenen kurum Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi’dir (Aşiretler ve Muhacirler Genel Müdürlüğü). Yüzbinlerce Kürdü İç ve Batı Anadolu’da iskana tabi tutan bu Genel Müdürlükte çalışan Naci İsmail [Pelister] Kürtlerle ilgili birçok kitap yazar. Bu kitaplardan biri Kürdler: Tarihi ve İctimai Tedkikat ismini taşır. İlginç olan şudur ki, kitabın yazarı olarak kendisi değil, Berlin Şark Akademisi’nde çalıştığı belirtilen “Doktor Friç” görünmektedir. Daha da ilginci şudur ki, "Doktor Friç” diye biri gerçekte hiç olmamıştır! Sahte adla yazılan bu kitaba göre “Kürtçe’nin ihyası mümkün değildir”, “Kürtçe sözlüklerde geçen kelimelerin bile sadece yüzde 3’ü Kürtçedir”, “Kürt’lerin masalları da kendilerine ait değildir”, “bu kavim geçmişte de önemli bir rol oynamamıştır” v.s.  

Pelister tarafından yazılan bu kitap Cumhuriyet dönemi boyunca baş eser konumuna gelir. O kadar ki, yıllar boyu İsmail Beşikçi’nin bilimsel eserleriyle kavga etmeye çalışan devletin savcıları –yokluktan olsa gerek!- sürekli bu kitabı onun karşısına çıkartırlar. İlk olarak 1971’de  DDKO iddianamesinde Sıkıyönetim Savcısı, na-mevcut “Dr. Friç”e başvurur ve orjinal metinde yüzde 3 olarak verilen oranı dahi binde 3’e indirir. Ona göre “Dr. Friç”, Kürtçe’de sadece 30 kelime olduğunu kanıtlamıştır. (Duruşma sırasında Musa Anter’in dayanamayarak “Tavuklar bile elli kelime ile konuşuyorlar, bu ayıp olmuyor mu?” diye soruşunu da nakledeyim).  

Bitmedi... “Dr Friç”, Beşikçi’nin karşısına bir de 1992 yılında dönemin ünlü savcısı Nuh Mete Yüksel tarafından çıkartılır. Yine bildik “30 kelimelik Kürtçe” hikayesi... Yine bitmedi... Yüksel’in “Dr. Friç” aşkı 2002’de de devam eder. DGM savcısında göre Kürtçe’de “sadece 300 kelime” olduğu Dr. Friç tarafından “kanıtlandığına” göre “Kürtçe, bir üniversite programında yer alamaz”. Bu farsı daha fazla uzatmadan Malmisanij’e sözü bırakalım: “Dr. Friç örneği, hem uyduruk resmi kaynakların nasıl üretildiğini, hem de bunların hangi bağlamda kullanılabildiğini gösteren ibret alınacak bir örnektir” (“Anti-Kürdolojiden Kürdolojiye Giden Yol ve İsmail Beşikçi,” s. 80). 

Devletin baş tacı ettiği başka bir kitap da, kendisi de bir Kürt olan M. Şerif Fırat’ın yazdığı Doğu İlleri ve Varto Tarihi’dir. Yazarımız, doğu illerinin dünyanın kuruluşundan beri Türk’ün özyurdu olduğunu “kanıtlamıştır”. Kürtlerin bir an önce o “arkaik dillerini terk etmeleri kendilerinin hayrınadır”. Yazarın sözleriyle “bu dağlı Türk kardeşlerimiz kendilerinin ulu soylarına yakışmayan ve bugün hiçbir kıymet ve mana ifade etmeyen bu söz yığını dilleri söküp atmalıdırlar”. Bu sözleri okuduktan sonra, Kenan Evren’in 1983’te M. Şerif Fırat için bir anıt mezar yaptırdığı bilgisinin elbette bir şaşırtıcılığı

kalmıyor. 

Kamuya açık olan yayın hayatında bunlar olurken, devletin gizli yüzündeki yayın faaliyeti daha ilginçti. Bu yayınlarda, bir yandan nesnel bilgiye ulaşmaya çalışan, bir yandan da o bilgilere ulaştıkça kendi meşreblerince bir ulus yaratma projelerinin imkansıza yakın bir proje olduğunu fark eden ve fakat nihai projeyi revize etmek yerine, onun gerçekleşebilmesi için çılgınca yan projeler üretmek zorunda kalan bir elitin çaresizliğini okumak mümkün. 

Kürtlerle ilgili gerçeğe yakın herhangi bir çalışmanın şiddetle cezalandırıldığı dönemlerde bürokratik ve askeri elitler kendileri için Fransızca’dan, Rusça’dan Kürtlerle ilgili bilimsel kitaplar çevirtiyorlar ve bu kitapları incelettirdikten sonra dolaplara kilitliyorlardı. Bayar ve Menderes, kendileri için Nikitin’in Les Kurds kitabını çevirtir; TRT ise The Kurds adlı başka bir çalışmayı çevirterek “hizmete özel” damgalı bir rapor haline getirir. 

Bu kitaplar ve daha niceleri devlet elitlerine gösterir ki, Kürtlerin asimilasyonu hiç de sandıkları kadar kolay olmayacaktır.

Uzun yıllar boyu devlet aklını ve pratiklerini belirleyecek olan işte bu başa çıkılması imkansız olan hakikat oldu.

 Birinci yazıda söylediğim, hakikate doğrudan temas eden Kürtler haricinde, diğerlerinin Cumhuriyet’in Kürt politikasını öğrenebilmeleri içinse gizli raporların ve belgelerin ortaya çıkması gerekiyordu. Başka bir deyişle, Türkler uzun yıllar Kürtlere ilişkin kendi devletlerinin neler düşündüğünü ve dahası neler uyguladığını öğrenmedi, öğrenemedi –ve aslında en trajik olanı- öğrenmek de istemedi. O gizli raporlarda neler olduğunu ise bir sonraki yazıya bırakalım.

 

İdrak Meselesi III: Kürt Sorununda Devletin Şizofrenik Halleri

Bir önceki yazımda Kürdolojinin önemli isimlerinden Malmisanij’in “anti Kürdoloji” ve “gizli Kürdoloji” ayrımına değinmiştim (“Anti-Kürdolojiden Kürdolojiye Giden Yol ve İsmail Beşikçi”, İsmail Beşikçi, Barış Ünlü-Ozan Değer (der.) içinde). Malmisanij, Kürt Sorununda devletin topluma sunduğu propagandif metinleri, yayınladığı sözde-araştırmaları v.s. “anti-Kürdoloji” başlığında inceliyor. Bir önceki yazımda örneklerini verdiğim bu metinler, baştan sona inkarcı metinler. “Gizli Kürdoloji” metinleri ise çok daha ilginç. Bular, devletin kendi iç örgütlenmesinde dolaşıma soktuğu ve halka açmadığı gizli metinler. Devlet içinde bile sınırlı kişi ve kurumların kullanımına açılan bu metinler, Kürtler ve Kürdistan’la ilgili önemli yabancı eserlerin çevirilerinden, devletin bizzat kendi görevlileri tarafından yapılan saha çalışmalarına kadar bir dizi farklı metni içeriyor. Söylemeye gerek yok: Hakikate daha yakın olan metinler, “Gizli Kürdoloji” metinleri. Bir önceki yazımda bu metinler için şunu söylemiştim: “Bu yayınlarda, bir yandan nesnel bilgiye ulaşmaya çalışan, bir yandan da o bilgilere ulaştıkça kendi meşreblerince bir ulus yaratma projelerinin imkansıza yakın bir proje olduğunu fark eden ve fakat nihai projeyi revize etmek yerine, onun gerçekleşebilmesi için çılgınca yan projeler üretmek zorunda kalan bir elitin çaresizliğini okumak mümkün.” Devlet, en başından beri Kürt varlığını biliyordu. Örneğin Tanzimat döneminde Osmanlı Valisi Halil Kamil Paşa, Bedirhan Bey ve çevresindekilerin amacının “Kürdistan’da ayrı ayrı bağımsızlık kazanmasıyla bir büyük fitne çıkarmak” olduğunu “biliyordu” (Ahmet Kardam;Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan, s.117). Sorun şuydu ki, Tanzimat’tan bu yana devletin kendisini hapsettiği paradigma içinden bu sorunu çözmenin imkanı yoktu. Bu çaresizlik, tarihin değişik dönemlerinde değişik söylem ve stratejilerin öne çıkmasına neden oldu. Hakikatle başa çıkamayanın başvurduğu hakarete varan öfke kabarmalarından, sürgünlere, Kürtleri asimile edebilmek için akla ziyan önerilere kadar yayılan bir dizi söylem ve strateji... Tanzimat döneminin Valisi Vecihi Paşa’ya göre “Kürtler beyinsiz adamlar oldukları için, bunlara sadık insanlar denilemeyeceği gibi, devlete muhalefetleri de söz konusu olamaz; böyle bir şey yapmak zaten ellerinden gelmez”di (Kardam: 154). Osmanlı’nın soruna bulabildiği tek çözüm sürgündü. Anadolu ordusu komutanı Osman Paşa 1847 tarihli raporunda şunları yazıyordu: “Bedirhan ve diğer Kürt ileri gelenleri “öteden beri bu civarda çevreleri geniş kişiler oldukları gibi, çoğu Kürt taifesi de dört ayaklılar gibi olduklarından ve sözü geçen kişilerin eşkıyalığa sevk edici sözlerinin peşinden gidip onların yerini alacaklarından, diyelim 20 sene sonra içlerinden biri affedilip bu semtlere gelecek olsa, akılsız Kürdistan ortamında çeşitli karışıklıklar yaşanabilir” (Kardam: 374). Bu noktada filmi 100 yıl sonraya saralım. Devlet algısında ve “çözüm” stratejisinde değişiklik yoktur. 1937 Dersim Harekatında Jandarma Genel Komutanlığı’nın “gizli ve zata mahsus” raporu sanki yüz yıl öncesinden konuşmaktadır: “Dersim halkı cahildir. Eşkıyalık ruhu hakimdir. Geçim zorluğu içindeki ilkel halk seyitlerin, aşiret reislerinin esiri durumundadır. Bu nedenle bu insanları Batı Anadolu’ya nakletmek gerekmektedir” (ibid. 375). Anlayacağınız, milliyetçi tarihçilerin o çok övünerek dillendirdikleri “Türk devlet geleneğinin sürekliliği” vurgusu hiç de temelsiz değil. Kürt varlığının yakıcı hakikati – ve beraberinde getirdiği çaresizlik hali- 1939/1940 tarihli CHP Genel Sekreterliğine sunulan raporda şöyle dile gelir: “Kanaatımıza göre Türkiye’de en mühim milliyet meselesi Kürt meselesidir. ‘Dağ Türkü, Yayla Türkü’ gibi tabirlerle hakikatı kendi gözlerimizden saklamak zarardan başka bir şey getirmeyeceği gibi, bunların Türk olduğuna da … bugün ne kendilerini ve ne de başka bir kimseyi inandıramayız” (Malmisanij: 73). Bu satırların “Kürtler vardır” diyen herkesin cezalandırıldığı bir ülkede yazıldığını unutmayalım. İşte, devleti akla ziyan bir dolu “çözüm”e zorlayan bu yakıcı hakikattir. “Çözüm” stratejisinde yüz yıl öncesine göre kayda değer bir değişiklik yoktur; fakat zamanın getirdiği “ilerleme” ile birlikte eski strateji, yeni tekniklerle donatılır. Bu tekniklerin en başta geleni ise çeşitli asimilasyon çabalarıdır. Yüzleşmeksizin çözülemeyecek bir sorunla karşı karşıya olan devlet, yüzleşmek yerinekurtulmaya karar vermiştir. Daha 1920’ler gibi erken bir tarihte, Yugoslavya’dan, Kafkasya’dan, Azerbeycan’dan gelecek Türkleri (sayı 500,000 olarak verilir!) bölgeye yerleştirme planlarından tutun, 1960 askeri darbesinin lideri Cemal Gürsel’in Diyarbakır konuşmasında “size Kürt diyenin yüzüne Tükürün” söylevine kadar bütün veriler, devletin sorunu nasıl gördüğünü gösteriyor. CHP’nin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Kürtlerin düğünlerine, şarkılarına bile tahammül edemez. Yayınladığı gizli genelgeye bakılırsa, “kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve cemiyet adet ve ananelerinin de milliyet ve ırk hislerini daima uyanık tutan ve cemaatleri mazilerine bağlayan rabıtalar olduğu unutulmamalı, binaenaleyh lehçeyle beraber bu gibi aykırı adetleri de fena ve zararlı görmek ve bilhassa göstermek” gereklidir. Daha bitmedi: Kürtlere “… evlerinde ve aralarında Türkçe konuşturmak ve öz yüreklerinden kendilerine Türküm dedirtmek, hülasa dillerini, adetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türk tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir” (Malmisanij: 73)                Bu yazı dizisine, Türk çoğunluğundaki idrak sorunu ile başlamıştık. Daha da vahimi şudur ki, Ahmet Kardam’ın isabetle gösterdiği gibi Türklerin Kürt sorununa ilişkin yanlış bilgilendirilmelerinin kökeni Cumhuriyet’le başlamaz. Ondan çok daha derindedir: Bu devlet Tanzimat’tan bu yana Kürt sorununa aynı gözlükle bakmakta ve tebasını/yurttaşını bu konuda yanlış bilgilendirmektedir. Türk çoğunluğa seslenmeyi hedefleyen her politik öznenin bu gerçeği bilerek davranması gerekiyor. İdeolojik devlet aygıtlarının neredeyse 150 yıldır bir sorun üzerinde bu kadar istikrarlı bir biçimde dezenformasyon uyguladığı bir ortamda hiçbir halk bu koşullanmadan kaçamazdı. Anlamak, değiştirmenin öncülüdür.                 Peki “ne yapmalı”?  Bunun tek bir yanıtı yok. İçinde bulunduğunuz toplumsal yapı (fazla post-modern bulmazsanız içinde bulunduğunuz “hakikat rejimi”) yapmanız gerekeni size söyleyecektir. Kendini esas olarak Türk çoğunluğun idrak sorununa odaklamış bir politik özne ile Türklerden gizlenen o hakikati dolayımsız deneyimlemiş Kürtler arasında siyaset yapan bir politik öznenin kullandığı dil de, strateji de – “madde”nin doğası gereği- hiç kuşkusuz farklılaşacaktır. Elbette bu iki alanın birbirlerinden tümüyle yalıtık olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, biraz sonra iddia edeceğim gibi izlenmesi gereken temel stratejinin tam da bu yalıtılmışlık haline itirazdan kaynaklanması gerektiğini düşünüyorum.            Dolayısıyla, bu aşamada iki alan arasındaki ayrımın ampirik değil; analitik olduğunu söyleyip devam ediyorum. İkinci stratejinin (siyasetini esas olarak Kürtlerle sınırlayan strateji) devlet baskısına çok daha fazla maruz kalacağını/kaldığını, Türkiye’de bu siyasetin maliyetinin çok yüksek olduğunu elbette biliyoruz. Fakat bu durum, birinci stratejinin tümüyle sorunsuz ve kolay olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, birinci alanda hareket edecek olan politik özne esas olarak bu farklı “hakikat rejimleri” arasında gidip gelmeyi, farklı hakikatleri birbirlerine temas ettirmeyi hedefleyecektir. Sadece Türklere, Kürt sorununu anlatmayacak; Sünnilere de Alevi sorununu anlatacaktır. Bir sonraki aşamayla kıyaslandığında bunlar yine de göreli olarak kolay hedefler. Bir sonraki aşama daha çetrefil olacaktır: Kürt sorununun ancak Türklerle birlikte çözülebileceği konusunda Kürtleri, Alevi sorununun ancak Sünnilerle birlikte çözülebileceği konusunda da Alevileri ikna etmeye çalışacaktır. Çelişkileri keskinleştirmeye ayarlı bir politik geleneğin hala gücünü koruduğu, en uzlaşmaz siyasetin, en radikal (ve dolayısıyla en doğru) politik hat sayıldığı bir ülkede farklı hakikatleri birbirleriyle temasa sokma stratejisinin aslında baştan yenilgiye mahkum olduğu ileri sürülebilir. Ben öyle düşünmüyorum.                 Bugüne kadar sürekli hakikati vaz ettik. Farklı hakikatler arasında gidiş-gelişler olabileceğini, bunun ise ancak müzakere ile gerçekleşebileceğini, özgür ve demokratik bir kamusal alanın tam da farklı hakikatlerin birbirleriyle temasını sağladığı için yaşamsal olduğunu öne süren bir siyaseti bugüne kadar denemedik. Bu siyasetin temel önceliği, kendi tartışılmaz hakikatini vaz etmek değil; farklı hakikatlere sahip öznelerin birbirleriyle temas edebilecekleri özgür ve demokratik kamusal alanı yaratmaya çalışmak olacaktır. Her çelişki, “uzlaşmaz çelişki” değildir!               Kürt sorunu da, Alevi sorunu da, başörtüsü sorunu da – ve hepsinin kuşatan- Türk sorunu da esas olarak özgür ve demokratik bir kamusal alan sorunudur. Askeri ve bürokratik vesayetten kurtulmuş, milliyetçi tabulardan arındırılmış, bilgilenme hakkının, fikir özgürlüğünün ve iletişim özgürlüğünün engelsizce kullanıldığı bir kamusal alan sorunu…