Meşruiyet meselesi, alternatif meselesidir

Meşruiyet meselesi, alternatif meselesidir



Meşruiyet kavramı -ölçülmesi zor olan her kavram gibi- sorunludur. Bir devletin, partinin ya da başka bir kurumun meşruiyetindeki “yükselişi” ya da “düşüşü” neye bakarak ölçebiliriz? Devlete karşı bir ayaklanmaya ya da söz konusu partinin seçimlerde aldığı çok ağır bir yenilgiye bakarak mı? İyi de bunları gördükten sonra o iktidarın meşruiyetini kaybettiğini söylemek için deha olmak gerekmiyor ki! Bize, bunlar olmadan önce işe yarayacak bir kavram lazım. Meşruiyet kavramı doğası gereği fazlasıyla normatif... Beğenmediğimiz şeyler olduğunda kullanıverdiğimiz, ve aslında göstermekten ziyade varsaydığımız bir kavram…

Deprem günlerini hatırlıyorum: Hep birlikte artık devletin meşruiyetinin kalmadığını ilan etmiştik. Haklı olmalıydık; zira bu devlet, kuruluşundan beri bütün örgütlenmesini “güvenlik devleti” temelinde gerçekleştirdiği için deprem gibi gerçek bir toplumsal krize müdahale edecek beceriyi gösterememişti; yurttaşa güvensizliği nedeniyle yardımları bile engeller hale gelmişti. Devletin, meşruiyetini yitirdiğini nihayet herkes görecekti. Öyle olmadı ama! Neden olmadığını geniş bir tarihsel perspektifin içine oturtarak konuşmak gerekiyor. Bunun için hem yerimiz dar, hem de yazının muradı bu değil. 

AKP ve Meşruiyet Bahsi
 

Bu yazı sadece şuna dikkat çekmek istiyor: Meşruiyet meselesi, bir alternatif meselesidir! Alternatif ortada görünmediği müddetçe de meşruiyet kaybolmaz. Hele de AKP gibi uzun yıllardır bildikleri, öyle ya da böyle onay verdikleri, çeşitli biçimlerde yarar gördükleri bir iktidar söz konusuysa o iktidarı devirdiklerinde yerine neyi getireceklerini görmek isterler. Bir AKP seçmeninin, iktidarın meşruiyetini kaybettiğini teslim ettiği andan itibaren AKP’ye oy vermesi imkansızlaşır. Tam da bu nedenle, kendine güven veren bir alternatifi görmedikçe bu düşünceyi bilince çıkarmaz bile...

Yolsuzluğun elbette bir meşruiyet kaybına neden olacağını kestirebiliriz. Peki ama, benim şiddetle karşı olduğum 3. Havalimanı, 3. Köprü, Kanalİstanbul gibi “lüzumsuz projelerin” ya da duble yolların, köprülerin, hızlı trenlerin, doğayı tahrip eden barajların bu iktidara meşruiyet kazandırmadığından emin miyiz? Ya da başörtülü öğrencilerin artık üniversitelerde özgürce okuyabilmeleri, devlet dairlerinde nihayet memur olabilmeleri bu iktidara ne kadar meşruiyet kazandırmıştır mesela?

17 Aralık’tan sonra Özal döneminden beri kanıksadığımız yolsuzluk ve rüşvetin bu iktidar tarafından da uygulanan bir pratik olduğunu anladık. (Merak etmeyin biz anladıysak AKP seçmeni de anlamıştır!) Pek kimsenin “helal olsun” diyeceğini sanmam; ama etkisinin diğer alanlardaki etkileri bertaraf edecek kadar büyük olduğuna dair elimizde bir veri mi var? Ama olabilirdi! Yani ayyuka çıkan bu yolsuzluk ve rüşvet iddiaları, diğer alanlardaki meşruiyeti bertaraf edebilirdi: AKP’ye alternatif bir siyaseti, toplumda görünür ele avuca gelir bir hale getirebilseydik! 

Güvensiz ve muhafazakar bir toplum

 

Lakin alternatif bir siyaseti kurgulamadan önce aşmamız gereken bir sorun daha var: Seçmendeki güvensizlik... AKP seçmeninin tercihini değiştirmemesinin birinci nedeni, AKP’siz bir Türkiye’ye karşı derin bir endişesinin oluşuydu sanırım. Mütedeyyin nüfusun, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hissettiği dışlanmışlık duygusu en son 28 Şubat’ta bir kez daha kanatılmıştı. İmam Hatiplerden, başörtülü öğrencilerin mağduriyetlerine; Cumhurbaşkanı’nın sadece karısı başörtülü diye seçtirilmeme gayretlerine kadar bir dizi olayı daha yeni yaşamış bir seçmen kitlesinden bahsediyoruz. Hakiki bir zemini olan bu güvensizlik hissini Erdoğan gibi bir siyasetçi elbette başarıyla sömürecekti; ve sömürdü.

Sırası gelmişken şunu da not edelim: Aslında Türkiye toplumunun neredeyse tamamı –Kürtler müstesna- kendine güvensiz bir toplum. Bu ülkede herkes geleceğe duyduğu güvensizlik üzerinden siyasetini belirliyor. Siyasal davranışlarını, iyi bir yarından çok; daha kötü bir yarın olmasın diye belirleyen muhafazakar bir toplum olduk; toptan! Bu güvensizlik CHP seçmeninde çok daha yoğun elbette. O seçmen kendi istediğine oy ver(e)miyor uzun süredir; önce kimi istemediğini belirliyor ve sonra  bütün siyasetini onu engellemek üzerine kuruyor.

Bu yenilgici ruh hali uzun süre iktidar kaynaklarından uzak kalmış bir grup için anlaşılabilir belki; ama benzer bir duygunun 12 yıldır iktidarda olan bir partinin seçmeninde de olması gerçekten izaha muhtaç bir durum. Erdoğan’ın büyük bir keyifle sömürdüğü bu mağduriyet duygusunun da esas olarak tarihsel bir hafıza tarafından şekillendiğini düşünüyorum. CHP yöneticileri ise partilerinin tarihiyle yüzleşmekten hala kaçtıkları için bu hafızayla başa çıkamıyorlar. Muhafazakar tabanla da, Kürtlerle de kuramadıkları ilişkinin temelinde bu yatıyor. Daha önce çok yazdığım bu konuyu geçiyorum.

Sorun, bu güvensizlik duygusunu nasıl aşacağımızdır. Bunun, ancak geçmişin yüklerini taşımayan yeni bir politik özne tarafından oluşturulacak alternatif bir siyasetin geliştirilmesiyle mümkün olacağını düşünüyorum. AKP’ye sadece direnmekle kendini sınırlayan bir muhalefet hattı yerine, alternatif ve pozitif bir siyaset zemini işte tam da bu nedenle elzemdir. Sahici bir alternatif projeyi topluma sunamadığımız müddetçe, insanların öyle ya da böyle tanıdıkları ve net bir siyasi zemine sahip olan bir hareketten kopmalarını beklemek gerçekçi değil. 

Yeni Siyaset

 

Türkiye’ye sunulacak olan alternatif siyaset, aslında doğumunu gerçekleştirdi. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin ve onun da bileşeni olduğu HDP’nin programına bakıldığında ana unsurları görülecektir.

Bu siyaset öncelikle ekolojik bir siyaset olmak zorundadır. AKP’nin kalkınmacılığa yaslanarak doğaya karşı yürüttüğü savaşı durdurmalıyız. Artık doğanın sahibi değil, parçası olduğumuz bilinciyle bu saldırının bizi sürüklediği yeri bıkmadan usanmadan anlatmak durumundayız. Kuruyan ovalar, olağan dışı artan seller, daha önce Anadolu’da görünmeyen hortumlar, yıllar boyu içinde yaşayacağımız kuraklık… Bunların hepsi yeni siyasetin temel konuları olacak.

Alternatif siyaset, Osmanlı/Türkiye tarihinden kaynaklanan kimlik sorunlarını, aralarında hiyerarşik bir ilişki kurmadan ve hiç çekinmeden merkezine almak zorundadır. Kimliklerimiz elbette özsel kategoriler değildir ama benliğimizi şekillendirirler. Bu yönüyle, tarihi ve tarihin ürettiği mağduriyetleri merkezine alan bir siyaset olmalıdır alternatif siyaset. Kimlilk siyasetini tanıyan, ama onun esiri olmayan, bu siyasetin kimlik-dışı meselelerle de ilişkilenmesinin yollarını açacak bir siyaset…

Ve nihayet alternatif siyaset yerel demokrasiyi merkeze almalıdır. Kürt Siyasal Hareketinin ve Türkiye’nin demokratik güçlerinin 30 yıllık mücadelelerinden süzdükleri bu yerel demokrasi vurgusu Türkiye siyasetindeki krizin yapısal nedenini ifşa ediyor: Merkezi iktidarın vesayeti!

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana merkezde iktidara gelenlerin ideolojileri değişiyor ama zihniyetleri değişmiyor. Devletin İttihat ve Terakki’den bu yana kurumsallaşan örgüt yapısını aynen koruyorlar ve ona eşlik eden idari ve hukuki yapıyı da kullanarak merkezden yereli denetliyorlar. Nasıl yaşamamız gerektiğine, ne düşünmemiz, ne giyinmemiz, ne içmemiz gerektiğine bizim adımıza merkez karar veriyor. “Merkez” bunu gururla ilan da ediyor üstelik; Anayasasında açıkça yerelin üzerinde “vesayet” kurduğunu yazıyor! (bkz. Madde 127)

Artık bu düzeni değiştirmemiz gerekiyor. Merkezi değil, çevreyi, yereli güçlendirmemiz gerekiyor. Hiçbirimiz artık Ankara’dan yönetilmek istemiyoruz; bürokrasisinin hantallığını da istemiyoruz, bizim adımıza verdiği kararları da! Kendimizi ilgilendiren kararlara katılmak, karar alıcıları denetlemek ve hesap sormak istiyoruz.

Demokrasi, öncelikle yaşadığımız mekanlarda, yerelde tecrübe edilir. Yaşadığımız yerlerde –bizi ilgilendiren konularda- özerk kararlar almak istiyoruz. Yerelimizi aşan konular olduğunda kültürel, sosyolojik ve iktisadi olarak bize benzeyen başka yerellerle bir araya gelerek bölge meclislerimizde tartışmak ve karar almak istiyoruz. Yöneticilerimizin üzerindeki denge ve denetleme mekanizmalarını kendimize yakınlaştırmak ve kurumsallaştırmak istiyoruz. Yaşadığımız en küçük yerelden, ilçeye; oradan ile; illerden bölge meclislerine, bölge meclislerinden merkezi meclise  gidecek bir mimari yapıyı kurmak istiyoruz.

Yerel demokrasi,  yerinden yönetim, adem-i merkeziyet, bölgesel yönetimler, denge ve denetleme mekanizmaları gibi meseleleri artık Türkiye’nin temel politik meseleleri kılmamız gerekiyor. Yeni siyasetin politik hattı burada olacak ve HDP tam da bunu yapmaya çalışıyor.

 Zorluklar 

Ama zorlukları var! En önemli zorluğu, Tanzimat’tan bu yana sıkıca yerleşmiş ve merkezileşmeyi başlı başına olumlu bir değer olarak gören politik kültürümüze aykırı şeyler söyleyecek olmasıdır. Merkezden iktidarı ele geçirip toplumu dönüştürmeye dayalı bu politik kültür solda da, sağda da yaygındır. Merkezi vesayeti en sık, en samimi ve en keskin şekilde eleştirdiğimiz YÖK meselesinde söyledikerimize bir kez daha bakalım. Gerçekten merkezi vesayeti mi sorguluyoruz bu eleştirilerde? Bu eleştirilerde örtük olarak –bazen açıkça- varlığını hissetiren bakış, aslında hiç de merkeziyetçiliği dert edinmez. Tam tersine, merkezden “yepyeni” bir siyasetle bütün üniversitelerin nasıl daha iyi olabileceğine dönük ve genellikle birbirinin tekrarı fikirlerdir bunlar... Üniversiteleri adem-i merkezileştirmek, farklılaştırmak söz konusu bile edilmez. (Not: İdeoloji farklı olabilir; ama zihniyet çok daha zor değişir!)

HDP bileşenlerinin bir bölümünün bağlı olduğu Marksizm –ve sosyalizm- yorumu, merkezi zayıflatıp yereli güçlendirecek böylesi bir politik programı samimiyetle benimsemelerine ve bu yönde bir politik çalışma yürütmelerine engel olabilir. Bir bölümü, temel önceliğin devrimle iktidarın merkezden ele geçirilmesi olduğunu, bu olmadan yapılacak hiçbir şeyin kalıcı olmayacağını düşünebilir.

Şunu kabul etmemiz gerekiyor: HDP bir sosyalizm projesi değildir. Ona özünü veren güç, sağlam ve hakiki bir demokratikleşme programı olmasıdır. Sosyalistler, ancak bu programı içselleştirebildikleri ölçüde bu hareketin bir parçası olacaklardır. Merkezden iktidarı ele geçirerek bütün bir toplumun yukardan aşağı sosyalist bir dönüşümünün sağlanması fikri, görebildiğim kadarıyla HDP fikriyatına yabancı bir fikirdir. Elbette merkezi iktidarı hedefleyen ama bu iktidarı merkezi güçlendirmek için değil; yerel inisiyatiflerin önünü açmak için kullanmayı hedefleyenlerin partisi HDP.... HDP’nin fikrinin ve zikrinin tam olarak örtüşmesi gerekiyor.

HDP’nin, “yerel demokrasi” programını ısrarla toplumsallaştırmak gibi bir görevi var. HDP’ye dair oluşan “Kürtlerin ve sosyalistlerin birlik projesi” algısını kırmamız gerekiyor. An itibariyle beşeri sermayesi gerçekten de ağırlıklı olarak Kürtlerden ve sosyalistlerden oluşsa da bu hakikat, parti programının hakikati değil! Bu çelişkiyi acilen çözmemiz gerekiyor. Aslında partinin ortak aklının nasıl iyi çalıştığını bu yerel seçimlerde açık bir biçimde gördük. Partinin adaylarına bakıldığında Türkiye toplumunun çoğulculuğunu olabildiğince kapsamak ve bütün mağduriyet alanlarını siyaset zeminine taşımak kaygısı çok açık şekilde görülüyor: Ermeniler, Süryaniler, Lazlar, başörtülü/başörtüsüz kadınlar (kadınlar, kadınlar, kadınlar!) LGBTİ bireyler, ekolojistler, Aleviler, akademisyenler, aydınlar, sanatçılar hepsi HDP saflarından aday oldular.

HDP ve HDP’liler aslında bu zeminde siyaset yapmaktaki samimiyetlerini kanıtladılar. Şu andaki eksiklik, bu yerel demokrasi programının esas olarak Kürtlerin ve sosyalistlerin üzerinden yürümesidir. Partinin önündeki en önemli hedefin bir an önce programa uygun kadroları ulaşmak ve onları partiye taşımak olmalıdır sanıyorum. Müslümanlar, liberaller, demokratlar, ekolojistler, bugüne kadar hiçbir siyasal partiye girmemiş ama sivil toplumun çok çeşitli alanlarında, çok çeşitli meselelere dair farkındalık yaratmaya çalışmış insanlar ferah feza bir ortamda siyaset yapabilirlerse HDP’nin önü açıktır.

Yerel seçimlerde hakiki ve alternatif bir siyaseti kurgulayan, onu konuşan/konuşturan tek parti HDP/BDP’ydi. Bu siyaseti maalesef istediğimiz oranda görünür kılamadık. Bunun HDP’ye düşen kısmını elbette partinin yetkili kurulları, seçimlerde özveriyle çalışan belediye başkanı ve meclis üyesi adayları konuşacaktır. Yine de şu kadarını söyleyebilirim: Binlerce insan canla başla bu siyaseti görünür kılmak için çalıştı. Fakat AKP ile CHP arasına sıkışan siyaseti açmayı başaramadık. Onca baskıya, linç girişimine rağmen, kutuplaştırmaya çalışanlara karşı HDP sözcüleri alternatif ve pozitif siyasetlerini topluma anlatmaya çalıştılar. Yeni doğmuş bir parti için bu kadarı fazlaydı denebilir. Ama her hal ve karda biriktirilen güç ve deneyim önümüzdeki siyasal hattımızı belirlemekte önemli olacak.

Bitirirken, bir not da CHP’ye oy veren demokratlar için düşmek isterim: Bu yeni siyaseti toplumsallaştırabilmek, sadece AKP tabanındaki –sayıları azalsa da hala varlığını koruyan- demokrat müslümanlarla değil; alternatifsizlik nedeniyle çareyi CHP’de gören ama özgürlükçü, eşitlikçi bir Türkiye özlemi duyan insanların da katkılarıyla mümkün olabilecek. Kürtler, Aleviler, Müslümanlar, cinsiyet kimliği nedeniyle ötekileştirilenler, gençler, gayrı müslimler, kadınlar hep birlikte yerellerimizi demokratikleştireceğiz. En küçüğünden en genişine, meclislerde birbirimizle temas edeceğiz. Bütçemizi yapacağız, bölgelerimizdeki yatırımlara karar vereceğiz. Bi biraraya gelelim, kimbilir daha neler yapacağız!

İşte HDP bu siyaseti halkla konuşmaya çalışırken, CHP yöneticileri bu seçime siyasetsizliği bir meziyet gibi sunarak girdi. AKP karşıtı herkesin fiilen CHP’li olduğu çağrısını yaptı. Siyaseti ilga eden bu tavır, AKP’den bezmiş bazı yazarlardan da destek gördü. En büyük hata buydu. CHP’nin hala göremediği şu ki, kutuplaştırdıkça memleket fabrika ayarlarına geri dönüyor! Kutuplaştırmadan her seferinde Erdoğan yararlanıyor.

Bizim, içi boş kutuplara değil, siyasete ihtiyacımız var. AKP hegemonyasıyla, ancak bir karşı-hegemonya inşa edilerek mücadele edilebilir. HDP’nin zemini, çeşitli nedenlerle (veya vehimlerle) AKP’de ya da CHP’de duran demokrat insanların da katılabileceği bu inşa faaliyeti için uygun olan zemindir. Söz konusu olanın bir inşa olduğunu hiç akıldan çıkarmadan, siyaseti hemen bugün sonuç alacak bir faaliyet alanı olmaktan çıkartıp bir gelecek perspektifinin içine oturtmamız gerekiyor. Geleceği ve umudu örgütlemek elimizde. Bizi bugüne, aciliyete çağıranlara karşı söyleyecek sözümüz var.

Yerel seçimlerde sözümüzü söylemeye başladık. Genel seçimlere az kaldı. Şimdi bütün demokratları siyasete –ve umuda- çağırma zamanı!