Özgürlükçü solun AKP eleştirisi: Bir güncelleme


Özgürlükçü solun yıllardan beri istikrarlı bir şekilde sürdürdüğü AKP muhalefeti, önemli bir siyasal zemin üzerinde yükseldi; yaptığı (ve yapmadığı vurgularla) diğer muhalefet biçimlerinden kendini ayırdı. Bu eleştiri tarzının ve zemininin hala özgünlüğünü koruduğunu düşünüyorum. Böyle olmakla birlikte, hayat akıyor; akarken değiştiriyor! Değişeni görüp, eleştirimizin vurgularını tekrar gözden geçirmek durumundayız. Tarih, sürekliliklerin ve süreksizliklerin toplamıdır. Eleştirimizin de süreklilikleri ve süreksizlikleri olacaktır, hayatiyetini devam ettiren her fikirde olduğu gibi… Aşağıdaki yazı, Türkiye siyasetinin son üç yılındaki değişimleri göz önüne alarak, özgürlükçü sol eleştirinin tarzı ve içeriğini güncelleme çağrısıdır. Bu eleştirinin ana doğrultusu geçmişte ne kadar doğruysa bugün de o kadar doğrudur. “Güncelleme”, esas olarak vurgular bahsinde… Vurgu deyip geçmeyelim, zira siyasetin önemlice bir bölümü sözümüzü nasıl söylediğimizle, söylediğimizin toplum tarafından nasıl algılandığıyla ve o algıyı yönetebilmekle ilgili. Diyeceğim o ki, olan –ve olmayan- vurgular başlı başına önemlidir. Yazının ilk bölümü bu eleştirinin hala devam etmesi gereken yönlerine (“süreklilik”), ikinci kısmı ise güncellenmesi gereken yönüne dair olacak.

Süreklilikler

Özgürlükçü solu, diğerlerinden ayıran önemli unsurlardan biri, geliştirdiği AKP eleştirisinin içeriği ve düzeyiydi. Mahalle baskısına aldırışı etmedi ve kategorik AKP karşıtlığı tuzağına hiçbir zaman düşmedi. Türkiye’nin temel sorunlarının sadece hükümetten ibaret olmadığını; Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türkiye’ye dayatılan rejimin esas olarak demokratik bir rejim olmadığını, halkın iradesini daima belirli sınırlar içinde tutmaya çalışan bir vesayet rejimiolduğunu tespit etti. Cumhuriyet rejimi de boşlukta doğmamıştı: Gerisinde İttihat ve Terakki; onun da gerisinde Osmanlı modernleşmesinin tepeden inmeci geleneği vardı. Osmanlı-Türkiye modernleşme tarihinde, iktidara gelenlerin kendi meşreplerince yukardan aşağı toplumu tasarlamayı merkeze alan zihniyetleri, süreklilik gösteren en belirgin temaydı. İktidara gelenlerin ideolojileri değişiyordu; ama zihniyetleri aynı kalıyordu.

Özgürlükçü sol muhalefetin merkezinde basit bir hükümet karşıtlığından ziyade düzenin bizatihi kendisi vardı; zira çok kültürlü, çok dilli, çok dinli, çok inançlı bir toplumdan tek kimlikli bir ulus-devlet projesi yaratma fikrinin tarihi AKP hükümetinin tarihinden çok daha eskiye gidiyordu. Kemalist rejiminin tanımladığı “ulus”un dışına düşen bütün toplum kesimleri, bu düzenin mağduru olmuşlardı. Bu tarihsel mağduriyetler, rejim tarafından başarıyla birbirlerinden yalıtılmış oldukları için birbirlerinin hakikatlerine erişememişlerdi. En vahimi ise, rejimin kurucu unsuru olan Türk çoğunluğun hafızası eğitim ve devletin diğer ideolojik aygıtları aracılığıyla silinmeye çalışılmıştı. Türkiye toplumu, yeni rejim tarafından hafızasızlaştırılmış, rejimin kurucu suçlarının üzerine perde çekilmişti. Çok kültürlü ve çatışmalı bir tarihten, tek kültürlü bir toplumyaratmak ve onun içinde huzur bulacağı bir tarih inşa etme projesi o kadar gerçek dışıydı ki ancak böylesi kapsamlı bir hafızasızlaştırma operasyonuyla kendine bir şans bulabilirdi. İttihatçı/Kemalist projenin dışına düşenlerin maruz kaldıkları soykırımlar, etnik temizlikler, çatışmalar, ayaklanmalar, asimilasyon, tehcir ve inkar siyasetleri unutulmak zorundaydı.

Özgürlükçü sol, işte bu hafızasızlaştırılan çoğunluk kesimlerine seslenen, onları yaşanmış olanlara karşı duyarlı kılmaya çalışan bir siyaset izledi. O çoğunluk, yaşananları ve yaşananlar nedeniyle mağdur olanların hallerini idrak etmedikçe sorunlarımızı çözemeyecektik. İşte herşeyden önce bu nedenle bütün ufkunu AKP eleştirisiyle sınırlamış, AKP ile yatıp AKP ile kalkan bir muhalefet, -kitlelerin akıllarına değil, duygularına seslenmesi nedeniyle- kısa dönemde bir getiri elde edebilirse de orta ve uzun dönemde bir karşılık bulamayacaktı. Ve özgürlükçü sol için önemli olan orta/uzun vadeydi. Öyleydi; zira AKP rejimi Türkiye’nin en hegemonik rejimiydi. Kemalist dönemden bile daha hegemonikti. Bu rejim, sadece siyasal değil; aynı zamanda kültürel bir hegemonya sağlamıştı. Hegemonyasını, vesayet kurumlarına değil, halkın büyük kesimlerinin desteğine dayandırıyordu. Tahakküm düzeyi yüksekti; ama rızayı da harekete geçirebiliyordu. AKP ile ancak bir karşı-hegemonya stratejisi geliştirilerek mücadele edilebilirdi ve bu da doğası gereği, kısa vadeyle oyalanarak, kısa vadenin kazançlarıyla tatmin olarak yapılacak iş değildi.

Güncelleme

Özgürlükçü solun bu muhalefet hattı doğruydu ve hala doğrudur. Fakat 2011’den sonra işler değişmeye başladı. AKP, arkasındaki büyük halk desteğini de alarak askeri ve bürokratik vesayet kurumlarını yenilgiye uğratmış ve kendi rejimini kurmaya başlamıştı. Vesayet rejiminin geriletilmesinde üç dinamik bir araya gelmişti: İktidar partisinin kendi çıkarı, demokrasi güçlerinin 12 Eylül rejimine karşı 30 yıldır yürüttükleri mücadelenin kazanımları ve nihayet Avrupa Birliği’nden kaynaklanan nesnel fırsat yapısı…

Askeri ve bürokratik vesayet rejiminin geriletilmesi başlı başına önemlidir; ama geçerken belirtmeliyim ki, bir daha canlanmamacasına kazanılmış bir mücadele de değildir. Askeri rejimin kurumlarının hukuksal temelleri hala yerindedir. AKP’nin hiçbir zaman militarizmle derdi olmadı. Bütün mücadelesi, kendi rejimine bağlı bir ordu yaratmaktı. Ordu içinde darbeci eğilimlere dirsek gösterildi, geri kalanları biat etti ve AKP için militarizm sorunu bitti! Militarizmle, militarist zihniyetle mücadele meselesi elbette bizlerin meselesi olmaya devam edecek.

Vesayet kurumlarının geriletilmesiyle birlikte artık yeni bir Türkiye var. Bu Türkiye ufukta belirmeye başladığından itibaren AKP, tek bir adamın otoritesi altında birleşmeye (ezilmeye?)başladı. 10 yıl boyunca Türkiye’yi yönetecek bir ortak aklı üretebilmiş olan AKP, 2011’le birlikte Tayyip Erdoğan’ın bütünüyle “kişiselci” iktidarının sultasına girdi. AKP içi bütün eleştiriler seçim başarılarının altında ezildi. Parti içinde bağımsız davranma potansiyeli olanlar tasfiye edildi. Kalanlar, seslerini çıkartacak cesareti gösteremedi. Gösterenler, otokrat Erdoğan’dan hadlerini öğrendiler.

Referandum sırasında da söylüyorduk: askeri vesayetin gerilemesi ve üzerindeki baskının kalkması durumunda Erdoğan’ın kendi meşrebine uygun otoriter bir rejim kurmaya çalışma ihtimali yüksekti. Fakat bu olasılık dahilinde bile “seçilmemişlerin” 100 yıllık iktidarından kurtulmak önemliydi. Geri kalanı bizlerin siyasal mücadelesine, halkı ne derece ikna edeceğimize bağlı olarak şekillenecekti. Dahası, vesayet günlerinde ne zaman köşeye sıkışsa“yapacağım ama ordu ve bürokrasi izin vermiyor” diye kendini savunan Erdoğan’ın elindeki en önemli kozun alınması ve artık çıplak gücüyle halkın karşısına çıkacak olması muhalif siyasete yeni imkanlar da sunacaktı.

Vesayet kurumlarını gerilettikten sonra istediği her şeyi yapmaya muktedir olduğunu sanan Erdoğan, gücünün zirvesinde olduğunu düşündüğü bir anda Gezi’ye çarptı! Daha önce Kürtlerden“etnisite, Orta Doğu, çoğulculuk ve ulus devletin sorunları” dersini alan Erdoğan, bu kez Gezi’yi dolduranlardan “kent sosyolojisi” dersi aldı. Ama otokrat öğrenmemekte kararlıydı. Çılgına döndü ve ayrımsız bir polis şiddetini devreye soktu. Gezi sonrası Erdoğan, kutuplaşma siyasetini deneyen –ve Gezi’ye eklemlenenlerin bir bölümünün de katkısıyla- bunda başarıya ulaşan liderdi. Kutuplaşma, şeytanlaştırma işe yarıyordu! (Muhafazakar camiada bu stratejinin neden bu kadar başarılı olabildiği meselesi, çok önemli ama ayrı bir bahis… Konuyu dağıtmamak için, Kemalist zihniyetten duydukları endişenin bu kesimlerde hala canlı olmasını, başka bir deyişle iktidarın manipülasyonuna açık olan henüz küllenmemiş hafızalarını not ederek geçiyorum)

Gezi sırasında AKP içinde Erdoğan’a “ne yapıyorsun(uz)” diyenler de, kutuplaştırma stratejisininbaşarısı karşısında tekrar sustular. Strateji başarılıydı: Ama sadece AKP’nin çevresinde toplanmış ve kendi dışındaki herkese şüpheyle bakan insanların gözünde başarılıydı. Bu insanlar –pek de haksız sayılmayacak gerekçelerle- “bunlar iktidara geldiğinde bizi kesecekler”diyordu. (“Kesecekler” korkusu, laikler kadar İslamcılar için geçerliydi.) Tekrar imam hatipler yasaklanacaktı, başörtülü kızlar üniversiteye giremeyecekti v.s.

Sözün özü, Erdoğan’ın Gezi sonrası bütün siyaseti bu korkuyu ayakta tutmaya ayarlandı. Muhafazakar kesimin neredeyse bütün entelektüelleri –çok küçük bir azınlık dışında- Erdoğan’a teslim oldular. En eleştirel olmaları gereken anda teslim oldular! Türkiye’de özgürlükçü sol, demokrat kesimlerle İslamın demokratik bir yorumunu öne çıkartan insanlar arasında 30 yıldır devam eden diyaloğu böylece sonlandıran da onlar oldu. Başbakan’ın yalanları ortadaydı; ama onlar inanmayı seçtiler. Derdim muhasebe çıkarmak değil: Demokrasi yolculuğumuz ciddi bir biçimde zedelendi; ve hepimiz yara aldık!

Tayyip Erdoğan Gezi’nin travmasını henüz üstünden atamamıştı ki 17 Aralık geldi. Türkiye tarihinde görülmemiş bir yolsuzluk batağına batmış bir iktidar vardı karşımızda! “Tape”leri dinleyen herkes bunun farkındaydı. (AKP’ye oy vermiş insanlar da farkındaydı. Ama daha önceki bir yazımda söylediğim gibi onlar için meşruiyet meselesi, bir alternatif meselesiydi. Ve AKP’ye alternatif herhangi bir seçenek göremedikleri için 17 Aralık’tan çıkardıkları sonuç“öncekiler gibi bizimkiler de çalmış”la sınırlı oldu. (http://t24.com.tr/haber/mesruiyet-meselesi-alternatif-meselesidir,255035)

Gezi’de bütün Türkiye’yi saran, milyonların sokaklara indiği kitlesel hoşnutsuzluk gösterilerinden sonra gelen 17 Aralık şoku Erdoğan’daki beka kaygısını zirveye taşıdı. O tarihten sonra otokratın tek kaygısı hayatta kalmaktı. İktidardan düşmesi durumunda Yüce Divan yolunu açacak suçları ortaya dökülmüştü. Can havliyle hukuku ayaklar altına aldı, kendine bağlı bir yargı yaratmak için olmadık cambazlıklar yaptı ve Referandum’da değişmiş olan HSYK’nın yapısını tekrar değiştirecek adımlar attı. Referandumun bütün kazanımlarını geri almak için uğraşan Erdoğan artık bir neo-hayır’cıydı! Sokaklarda polis marifetiyle estirdiği terör yetmemiş, sosyal medyayı da susturmaya çalışıyordu: Twitter’ı, you tube’u yasakladı. Otokrat için artık geri dönüş imkansızdı. Anayasa Mahkemesi başkanından TBB Başkanına kadar önüne gelen herkesi siyaset ringine çağıran boksörün yumruktan başka bir varlığı, topluma önereceği birşey kalmamıştı. Yumruğunun hala kuvvetli olduğunu biliyordu. Olanca gücüyle kutuplaştırdı ülkeyi. “İç savaş çıkarmak istiyor” diyenlerden değilim; ama yapıp ettiklerinin nereye gideceğini düşünecek durumda değildi. Erdoğan için hayatta kalmak demek, artık iktidarda kalmak demekti. Gerisi ikincildi.

Özgürlükçü sol eleştirinin kendini güncellemesi gereken yer işte burasıdır. Artık Türkiye’nin devasa bir Tayyip Erdoğan problemi var. Solun diğer bileşenlerinden ayrışmış olan özgürlükçü sol eleştiri, bu noktadan sonra Tayyip Erdoğan söz konusu olduğu müddetçe diğerlerinden kendini ayrıştıramaz, ayrıştırmamalıdır da! Bu yöndeki her çaba beyhude olacak, dahası bu eleştirinin özgünlüğüne de zarar verecektir. Tayyip Erdoğan eleştirişi en keskin, en köşeli haliyle yapılmak durumundadır. Erdoğan’ın diktatörlük özlemleri her fırsatta açığa çıkartılmalı ve vurgulanmalıdır. Artık aklı selim hiç kimse Erdoğan eleştirisi üzerinden kendini ayrıştıramaz. Karşımızda bir diktatör özentisi var. (Elbette bunu gerçekleştiremeyecek. Çok istemediği için değil; istiyor! Ama Türkiye’nin tarihi ve sosyolojisi buna izin vermeyecek. ) Sonuçta CHP içindekilerden tutun bizlere kadar bütün kesimler Erdoğan’ın diktatörlük özlemleri üzerinden eleştiri yapıyor, yapacağız da! Özgürlükçü sol eleştiri ile diğerleri arasındaki farkı kapatan bizzat Erdoğan’ın performansı olmuştur.

Sert ve köşeli Erdoğan (ve onun sultasına girmiş AKP) eleştirisi, Kemalizm demek değildir. Bu yanılsama, özgürlükçü sol eleştirinin kitleselleşmesini engelleyebilir.

Özgürlükçü Solun Farkı

Peki Erdoğan’ın diktatörlük hevesiyle birlikte özgürlükçü sol eleştirinin kendini ayrıştıracağı alan kalmamış mıdır? Elbette hayır! Bu eleştiriyi diğerlerinden ayrıştıracak çok önemli iki alan var; ve bunlar yazının başında bahsettiğim “süreklilik” meselesine ilişkin. Özgürlükçü sol en başından beri AKP eleştirisinin yanına daima sistem eleştirisini koydu. Türkiye’nin kimlik eksenli tarihsel sorunları hala çözüm bekliyor. Özgürlükçü solun AKP eleştirisi, bu tarihin eleştirisiyle el ele gidecek. Başka bir deyişle, bu tarihin kurucusu ve henüz hiçbir özeleştiri getirmeyen CHP ve onun zihniyeti, elbette özgürlükçü sol eleştirinin ilgi alanında olacak.

Türkiye muhalefetini AKP’nin belirlediği bir dönemde özgürlükçü sol, AKP’den kurtulmanın başlı başına dertlerden kurtulmak demek olmadığını, aportta bekleyen güçlerin vad ettiği geleceğin AKP’ninkinden daha parlak olmadığını her fırsatta söyleyecektir.

AKP eleştirisi ile CHP eleştirisi el ele gidecektir. Elbette iktidarda olan ve bir diktatör heveslisinin sultasında olan partinin eleştiride önceliği olacaktır. Ama CHP’yi ıskalayan bir eleştiri zemininin bu topluma sunacağı bir alternatif yok demektir. Her CHP eleştirisinde Türkiye solunun bu partiyi pamuklara sarıp sarmalayarak “iktidar dururken, muhalefet eleştirilmez” ezberine karşı çıkmak; düzen karşıtı bir muhalefetin hem hükümeti hem de bu düzenin 100 yıllık mimarını birlikte eleştirmekle mümkün olacağını yüksek sesle söylemek gerekiyor. CHP’yi koruyup kollayan bir eleştiri yok hükmündedir!

Her AKP eleştirisinde “acaba CHP’nin kulvarına mı giriyoruz” diyenler, ya da –tam tersi- her CHP eleştirisinde “hükümet dururken muhalefet eleştirilmez” diyenler bence aynı yanılgının içindeler. AKP ve CHP eleştirilerinin birbirini nakzettiğini (geçersizleştirdiğini) düşünüyorlar. Bu yanlış düşünceye göre, bu eleştiriler aynı anda var olamaz, kafa karıştırır, birini seçmeli ve o hatta yürünmelidir. Özgürlükçü sol eleştirinin önündeki en büyük tehlikenin bu yanılgı olduğunu düşünüyorum. AKP ve CHP eleştirileri birbirini geçersizleştiren değil, kuvvetlendiren eleştiri düzeyleridir. Kendi payıma her AKP eleştirisi sonrası CHP’yi eleştirirken kendimi daha donanımlı hissettim. Tersi de doğru elbette: Her CHP eleştirisi sonrasında AKP’yi daha sağlam bir zeminde eleştirdiğimi düşündüm. İki alanın eleştirisini aynı anda sürdürmek, politik eleştiriyi derinleştirir.

Özgürlükçü sol eleştiri sadece CHP eleştirisiyle kendini ayrıştırmayacaktır elbette. Bu eleştiriyi farklılaştıran ikinci bir düzey daha var. En başından beri söylediğimiz gibi AKP muhalefeti, -sadece- negatif bir muhalefet olamaz. Sadece “direniş” üzerinden kendini var eden, önce AKP’yi bekleyen ve o eyledikten sonra ona tepki vermeye kendini ayarlamış bir muhalefetin gideceği yer yoktur. AKP muhalefeti, pozitif bir muhalefet olmak durumundadır. Kendi gündemini belirleyen, o gündemin gerektirdiği siyaseti başkalarını kollamadan uygulayabilen, o siyaseti kolaylaştıracak her türlü gelişmeden yararlanmaktan çekinmeyen, kısacası kendine güveni olan bir alternatif siyaset!

Alternatif siyasetin yapı taşları aslında yerel seçimlerde HDP üzerinden şekillenmişti: Katılımı merkeze alan, insanın doğanın bir parçası olduğu bilinciyle kurgulanmış yerel demokrasi fikri…Aslında fikir –onu çevrelemesi gereken diğer unsurlarla birlikte- en olgun halini iki partide almıştı: Barış ve Demokrasi Partisi ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi. (Meraklı okur, internetteki parti programlarında “yerel” ve “bölgesel” kelimelerini aratarak her partinin bu konulardaki görüşüne ulaşabilir). Fikri örgütleyecek parti formunu tartışmanın yeri burası değil; ama şunu net söylemeliyiz: Türkiye’de alternatif bir siyaset kurgulanacaksa (hem AKP’ye, hem CHP’ye alternatif!) mahalleden, bölgeye, oradan merkeze kadar her düzeyde yurttaş katılımını sağlayacak yerel demokrasi fikri üzerinden kurgulanacak. Türkiye gibi muazzam bir sosyolojik, kültürel ve coğrafi çeşitlilik barındıran bir ülke ancak -Cumhuriyetin de kuruluş paradigması olan- merkezin vesayetini geriletip, çevrenin inisiyatifini güçlendirerek yönetilebilir. İşte Türkiye’nin 150 yıllık demokrasi mücadelesini, bugünün AKP’ye karşı mücadelesiyle eklemleyecek pozitif siyaset buradan çıkacak.

Özgürlükçü sol eleştiri, i) bu ülkenin –ideolojileri farklı da olsa birçok siyasal grubun paylaştığı- tepeden inmeci ve her şeyi merkezden biçimlendirmeye dönük kadim siyasal zihniyetini ve ii) tarihin ürettiği –AKP ile başlamayan ve AKP ile de bitmeyecek- mağduriyetleri merkezine alan, iii) bu tarihin ve zihniyetin kurucu unsuru Kemalizm ve CHP zihniyeti ile hesaplaşmayı asla ıskalamayan, ama iv) bütün bu eleştirilerini dayandırdığı merkezi siyasal fikrinin, aslında negatif değil, pozitif bir siyasete tekabül ettiğini, ve v) bu fikrin de esas olarak insanların kendilerini ilgilendiren kararlara katılabildiği, kaderleri hakkında söz sahibi olduğu “yerel demokrasiye” ve dünyayı yok olmaya götüren kapitalizme karşı “ekolojik bir yaşam”a dayandığını söyleyecektir. Özgürlükçü sol eleştiri, bu alanlarda hala özgünlüğünü koruyor. Fakat bütün bu alanlarda söylenenlerin bir karşılığı olabilmesi için, öncelikle içinde bulunduğumuz ana dair söyleyeceğimiz sözün net olması gerekiyor. Yani vi) kişiselci bir iktidar kurma sevdasındaki Erdoğan’ın ve onun boyunduruğu altına giren AKP’nin çok net ve tavizsizeleştirisi...

Demem o ki, eleştirimizi (yani siyasetimizi) diğerlerinden ayrıştıracağımız ve ayrıştırmayacağımız yönleri iyi tespit edelim!