'PKK, AKP'nin şiddet teklifini kabul etti'


PKK’nin devlet şiddetine karşı şiddet kullanma kararı verdiği günlerde şunların olacağı belliydi:  

i) anında "milli mutabakat" denen heyula kurulacak; 
ii) ana akım medya sağduyulu seslere kendini kapatacak ve dahası
iii) bir süre sonra iktidarın şiddetine yönelik eleştiri de sönükleşmeye başlayacaktı.

İlk ikisi gerçekleşti. HDP haricindeki bütün muhalefet partileri milli mutabakat rejiminin arkasına dizildiler; savaş tezkeresine hep birlikte onay verdiler. Şirin Payzın CNN Türk ekranından HDP’lileri programlara çıkartamadıklarını itiraf etti. Aslında hizaya girip, Kürt Sorununda gayet muhafazakâr yayınlar yapmaya başlayan Doğan Grubu bile linç güruhunun öfkesinden kurtulamadı.

Ve ilk ikisinin gerçekleştiği bir ortamda üçüncüyü diri tutmak hepimiz için hem çok gerekli; ama hem de çok zor artık. Zor; zira iktidarın şiddetini bütün bir toplumun önünde eleştirmek için kullanabileceğimiz kanallar yavaş yavaş kapanıyor ve sonuçta sadece kendi modern gettolarımızda (twiter, facebook v.s.) bizim gibi düşünenlerle konuşmaya başlıyoruz. Gettolarda konuşmak (ya da gettoya konuşmak) -her ne kadar konuşanı rahatlatsa da- geniş toplum kesimlerinin duygularından uzaklaştırabilir bizi. Derinlerde biriken öfkenin nereye yöneldiğini/yöneleceğini henüz bilmiyoruz. Bir süredir biz bize konuşmaya başladığımız için bu tepkinin iktidara yöneleceğine dair bir beklentimiz oluştu; ama bu beklentinin gerçekçi olup olmadığından emin değilim.

Temel meselemiz, yazının başında söylediğim üçüncü maddedir: Yaşadığımız şiddetin temel müsebbibinin AKP’nin iktidar stratejisi olduğunu anlatabilmek… Dikkat: Bunun böyle olduğunu bilmek değil¸ anlatabilmek … Aslında şiddete yol açan olguların nasıl dizildiğini biliyoruz: Önce Suruç katliamı, sonra iki polisin infazı ve hemen sonrasında –“çözüm süreci” boyunca buna benzer PKK eylemlerine gösterilmemiş bir tepkiyle - Kandil’e bomba yağdırılması… Ve daha da sonrasında  –AKP’nin doğru tahmin ettiği üzere- PKK’nin bu bombalamaya verdiği “yanıtlarla” bugüne kadar gelen şiddet sarmalı...

Olgular böyle; lakin olgu kadar önemli olan –belki ondan bile önemli olan- algıdır. Özellikle siyasetle uğraşanların sorması gereken soru, bu olgular silsilesinin toplum tarafından nasıl algılandığı olsa gerek. Bu soruya bir soru daha ekleyelim: Şiddete dair olgular bir noktada bitseydi, yani iki polisin infazına karşılık olarak devlet kandili bombaladığında başka bir şiddet olgusu buna eklenmeseydi, AKP’nin iktidarını sürdürebilmek için şiddete dayalı bir politika izlemek zorunda olduğunu topluma anlatmamız, şu anda anlatmamızdan daha mı kolay olurdu? Başka bir deyişle, Kürt Sorununun 100 yılı aşkın tarihsel köklerinden habersiz, kendini Kürtlerle eşit görmeyi hala başaramamış, aldığı “milli eğitim” nedeniyle (tam da bu nedenle!) ciddi bir idrak sorunu yaşayan milyonlar varken ve tam da bu insanlarda “acaba hakikat farklı mı” soruları uyanmaya başlamışken; aldığı yüzde 13 oy ve 80 milletvekiliyle HDP, müesses nizamda Türkiye tarihinde eşi görülmemiş bir çatlak yaratma potansiyeline ulaşmışken, yani sivil siyasetin önü –bütün zorluklarına rağmen- hiç olmadığı kadar açılmışken AKP iktidarının birden bire başlattığı şiddet siyasetini topluma gösterebilme imkânı geldiğimiz noktaya göre daha mı genişti? Her iki –retorik- soruya benim yanıtım: Evet.

Şu anda daha zor durumdayız. AKP’yi kendi yarattığı şiddetle başbaşa bırakmak ve o şiddetle mücadeleyi sivil inisiyatiflerle toplumda ve HDP ile de siyaset alanında sürdürmenin bütün imkânları varken, PKK, AKP’nin davetini kabul etti. Bu kabul, bir dizi yeni sorun doğurdu. Birinci sorun, bizatihi HDP’ye ilişkin… HDP’nin “Türkiyelileşme” meselesi zaten çetrefil bir meseleydi; şimdi daha da zorlaştı. Kürt halkının bir bölümünde –anlaşılabilir- bir tepki vardı bu kavrama. (Ben de kavramın sorunlu olduğunu düşünüyorum doğrusu; ama yine de murat edileni bir şekilde karşıladığını düşündüğüm için kullanıyorum)

Henüz Kürtlerin eşitlik sorunu çözülmemişken HDP’nin Türkiyelileşme ekseninde siyaset yapmasından duyulan endişeye dair söyleyebileceklerim sınırlı; zira haklı olma ihtimali var. Yine de ben böyle düşünmüyorum. HDP’yi kuranların da böyle düşünmediklerini sanıyorum. HDP’nin politik zemini –benim görebildiğim kadarıyla- Kürt sorunu ile diğer demokrasi sorunlarımız arasında bir hiyerarşi kurmayan, tam tersine artık Kürt sorununun çözümü yönünde daha fazla ilerleyeceksek bunun ancak genel ve topyekun bir demokratikleşme projesi ile mümkün olacağı kabulüne dayalıdır. “Kürt Sorunu çözülmeden HDP Türkiyelileşemez” demek, bütün projeyi berhava eder.

Burada bir parantez açmak gerekli olabilir: Kürtlerin bir bölümünün “Türkiyelileşme”ye dönük itirazı daha programatik. Ortadoğu’nun mevcut halinin sunduğu imkânlara rağmen HDP’nin “Kürdistani bir siyasetten” uzaklaştığını düşünüyorlar. Bu eleştiri ise, bir öncekinden daha da haklı olabilir. Kendi payıma ben de en başından beri Kürt hareketinin bugüne kadar yarattığı en başarılı siyasal parti olan BDP’nin doldurduğu yerin HDP tarafından doldurulabileceğine dair kuşku besledim. Lakin olan oldu: Bir kez Kürt Hareketi HDP kararını verdikten sonra kendi üzerine yeni bir kısıt – ama iyi kullanılırsa bir imkân!- koymuş oldu. Bundan sonra “Kürdistani siyasetin” –HDP bu haliyle kaldığı müddetçe- HDP içinde diğer her şeyi belirleyecek mutlak bir önceliğinin olması mümkün değil. HDP’nin yapabileceği, bu siyasetin Türkiye siyasetiyle bir çelişki oluşturmadığını topluma anlatabilmekte, gösterebilmekte. Gerisi, diğer Kürt örgütlerinin yapacağı bir iş…

Sözün özü şu ki, şiddet sarmalı, dolaylı yoldan Türkiyelileşme projesinde bir kesinti yarattı. Devlet olanca ceberrutluğu ile Kürtlere saldırırken, Türkiye’nin her yerinde Kürt yurttaşların can güvenliği tehdit altındayken HDP’nin bütün enerjisini bölgeye ve tekrar hassaten Kürt Sorununa yöneltmesinden daha doğal bir şey olamazdı.

HDP’nin iradesi, Türkiye’nin genel demokratikleşme sorunlarına topyekûn (ama çoğulcu) bir yanıt vermek yönünde olduğu sürece bu “kesintinin” arızi olduğunu, normalleşmeyle birlikte tekrar kuruluş döneminin siyaset zeminine dönüleceğinden eminim. Dolayısıyla şiddet sarmalının HDP’ye etkisinin sınırlı olacağını düşünüyorum. Henüz kendini kurma aşamasındaki sivil ve demokratik bir siyaset zemininin, erken bir aşamada artık geçmişte kaldığını umut ettiğimiz şiddet meselesine dönmesi ve onunla başa çıkmak zorunda kalması bir sorundur elbette. Ama anlaşılabilecek –daha önemlisi anlatılabilecek- bir sorundur. HDP’ye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var ve HDP’yi savunmaya devam etmemiz gerekiyor.

Şiddet sarmalının muhalefet için yarattığı ikinci sonuç daha ağır ama... Bu ortam, esas olarak iktidarın şiddetini perdelemesine, hatta onu meşrulaştırmasına imkân veriyor. Oysa esas meselemiz tam da şiddetin gerçek kaynağına dair bir tartışma yürütmek. Milli mutabakatın kurulduğu ve alternatif hikâyelerin kamusal alanda gittikçe daha az görünür olduğu bir ortamda, şiddet devam ettikçe bunu gerçekleştirmemiz de zorlaşıyor, daha da zorlaşacak. Alternatif söze imkân kılan mecralar, ana akımın yanında çok cılız. AKP’nin hegemonyasına karşı mücadele yürütürken, sözümüzü toplumun geniş kesimlerine kurmak, o kesimlerde bir dönüşümü gerçekleştirmeye odaklanmak –ve dolayısıyla sözü de o bağlamı göz önüne alarak kurmak- gerekirken yukarıda sözünü ettiğim gettolara sıkışmayla birlikte buralarda kendi ürettiğimiz sözlerin toplumsal etkisi yerine o sözlerin radikalliğinden büyülenme riski de ortaya çıkmaya başladı!   

Olgu ve algı arasındaki farka değinmiştim. Olguların kronolojisi de, son tahlilde kimin haklı olduğu da bir noktadan sonra algı duvarına çarptığında anlamlarını yitirebilir. İçinde yaşadığımız şiddeti doğuran -ve bu yazıyı okuyanların çok iyi bildiği- olguların kronolojisini yukarda verdim. Ama sorun şu ki bu kronolojiyi sunmanın ve onun üzerinden bir analiz yapmanın zemini iki nedenle daraldı: ana akım medya kapandı ve dahası, bunca ölümün yaşandığı, bunca acının ve öfkenin biriktiği bir ortamda kronoloji artık kimsenin umurunda da olmayabilir.

Buraya kadar söylenenler pek iç açıcı değil elbette. Öte yandan, koşullar zor diye demokratik bir muhalefetin sözünü esirgemesi beklenemez. Yaşadığımız şiddetin esas olarak iktidarın bir tercihi olduğunu söylemeye ve HDP’yi savunmaya devam edeceğiz. Lakin geldiğimiz nokta itibariyle her iki alanda da üreteceğimiz sözler mutlak surette bir PKK eleştirisini de içerecek sözler olmalıdır artık. Bu eleştiriyi içermeyen bir HDP savunusunun toplumun geniş kesimlerinde bir karşılığı olacağını sanmıyorum. Dahası, bu eleştiri yükünü de Selahattin Demirtaş’ın sırtından almak ya da o yükü paylaşmak gerekiyor. Naçizane bu yazı da gayrı-Kürt bir HDP bileşeni olarak o nedenle yazıldı.