Süreçler ve Çelişkileri Üzerine


Erdoğan’ın kurma yolunda her gün yeni hamleler yaptığı tek adam yönetimi ile 100 yıllık barışımızı konuştuğumuz Çözüm Süreci birlikte yürüyebilir mi? Bir yandan Kürtlerle barışırken bir yandan da ancak halkıyla savaşmak isteyen bir hükümetin çıkarabileceği İç Güvenlik Yasası aynı anda gündemimizde olabilir mi?

Herkesin kafasında benzer sorular var. Türkiye kadar toplumsal değişimin çok katmanlı olduğu bir ülkede yarın bunlar yerine başka konuları da tartışıyor olabiliriz. Oysa konular değişse de aynı şeyi tartışıyor olacağız; yıllardan beri öyle yapıyoruz! Bir arada var olamayağını düşündüğümüz çelişkili süreçler arasında yolumuzu bulamıyoruz. Zihni kalıplarımız şöyle işliyor: “A söz konusuyken, aynı anda nasıl B de olabilir? Demek ki, ikisinden biri sahte!”

Tartıştığımız somut meselede bu zihni kalıp, birçok insanı Kürt Hareketine cephe almaya itiyor. Bu süreçler bir arada olamayacaklarına göre, diyorlar, Kürtler (ve HDP) AKP rejiminin payandalığını yapıyorlar olsa gerek!  

Acaba farklı bir bakış geliştirebilsek, siyaseti tarihle birlikte düşünsek anlaşılmaz olanı daha anlaşılır kılabilir miyiz? Bunu derken sadece tarihsel bir bilgiyle siyasete bakmaktan, geçmişten bugüne tevarüs ettiğimiz meselelerin, zihniyetlerin bizi nasıl sınırladığının ayırdında olmaktan bahsetmiyorum. Bunlar elbette sahici ve sonuç alıcı bir siyasetin olmazsa olmazlarıdır. Üzerinizdeki sınırları bilmek, o sınırları genişletebilmenin birincil koşuludur. Kapalı ve dar bir mekandasınız ve yaşam alanınızı genişletmek için duvarı yıkmak istiyorsunuz (özgürleşmek diyelim); kirişin, kolonun nereden geçtiğini bilmezseniz, başka bir deyişle yanlış duvara yüklenirseniz özgürleşmek bir yana, kirişi kırıp binanın altında kalmak da var!

Bunun ötesinde, “siyaseti tarihle birlikte düşünme” derken yönteme dair bir şeyden de bahsediyorum. Tarih bilgisini üretirken kullandığımız yöntemle siyasal alana bakmak, belki de hakikati karmaşasıyla birlikte idrak etmemizi kolaylaştıracak ve sonrasında da bu karmaşaya uygun bir siysasi pozisyon geliştirebileceğiz.

Kimileri “son tahlilde” diyerek basitleştirmeye çalışsalar da tarihte hiçbir olgunun tek nedeni yok. Tarihsel düşünüşün temeli, çoklu nedenselliklerin kabulüdür. Dahası, bu nedensellikler farklı yönlere doğru hareket edebilirler: Bazı nedenler o olgunun oluşması yönünde hareket ederken, bazıları o olguyu engelleyecek yönde ilerleyebilir. Nedenselliklerden hangisi daha güçlüyse sonucu o belirler. Nedenlerin de tahterevallisi var! Güneşli bir havada kuru otların üzerinde bırakılmış bir camın belirli bir açıyla güneş ışığını aldığında yangın üretme gücü vardır. Yangının çıkacağı kesindir ama devam edeceği ya da yayılacağı kesin midir? Ya yağmur yağarsa? O camın nasıl yangın üretme gücü varsa, yağmurun da yangın söndürme gücü var. Sonucun ne olacağını belirleyecek olan bu iki nedensel faktörün kuvvetleri olacaktır. 

Bütün olguların ardında –yukardaki örnekten elbette daha karmaşık; ama benzer dinamikleri barındıran- böyle nedensellik halkaları var. Biz tarihçiler her şey olup bittikten sonra geriye döneriz. Sanki sonucu bilmiyormuş gibi en başından hikayeyi kurgular ve o sonucun neden öyle olmak zorunda olduğunu okura gösteririz! “Oluş halinin” bütün karmaşasını, kaosunu bir kenara bırakırız. (İpucu: Tarihçinin anlattığı hikayenin parçaları birbirine ne kadar uyumluysa, çizdiği çerçeve ne kadar netse o kadar hakikatten uzak demektir!) Tarihçinin hikayesini okuyan, sanki kazananın elbette kazanacağını, kaybedenin elbette kaybedeceğini düşünür. Bunlar tarihçi hilesidir; kanmayın derim!

Çözüm Sürecinin çelişkili hallerine bir de buradan bakmayı öneriyorum. Öcalan, Kürt Hareketi, HDP, Erdoğan ve farklı fraksiyonlarıyla AKP’nin doğrudan özneleri olduğu, CHP’den MHP’ye, ordudan uğursuz şebekelere ve uluslararası güçlere kadar bir dizi aktif gözlemcisi olduğu karmaşık bir süreçten konuşuyoruz. Üstelik bu öznelerin tek meselesi de Çözüm Süreci değil. Bu süreçle ilişkili ya da ilişkisiz birçok başka gündemleri de var. Şu anda bir “oluş”un içindeyiz. Çelişkili süreçleri aynı anda yaşıyoruz.

Erdoğan’ın aklındaki belli: Kararları sadece kendisinin alacağı, denge ve denetleme mekanizmalarının sıfırlandığı bir rejim... İç Güvenlik Paketi'yle yaratılmak istenen polis örgütü, hazırlanmakta olduğu tek adam yönetiminin polis örgütüdür. Yetkileri arttırılmış, denetlenebilirliği azaltılmış bir örgüt! Öte yandan, uzun bir süredir polisin toplum üzerindeki gücünü arttırdığına tanıklık ediyoruz. Yani polisin güç biriktirmesinin -Çözüm Süreci’yle doğrudan ilişkili olmayan- ayrı bir tarihselliği var. Paket’le birlikte, denetlenebilirliği zaten az olan polis, artık neredeyse başına buyruk hale geliyor ve kendine hep bir ayakbağı olarak gördüğü adalet mekanizmasını da devre dışı bırakıyor.

İç Güvenlik Yasası çıktığı gün artık bir Polis Partisi olacak. Kendi siyasetini geliştirebilen ve hatta örgütsel çıkarları söz konusu olduğunda bu yasayı çıkartan hükümeti dahi köşeye sıkıştırabilecek bir Polis Partisi!

Bu Paketin elbette Çözüm Süreci üzerine etkisi olacaktır; ama bunu doğrudan o süreçle ilişkilendirmek başka şey... Elbette şu ihtimal var: Eğer Çözüm Süreci çöker ve mücadele sokağa taşarsa Erdoğan’ın vurucu güce ihtiyacı olacak. Fakat bundan daha önemli yapısal bir neden var Paket’in arkasında: Toplumda uzlaşma yaratacak siyasetleri geliştirebilme kapasitesini çoktan yitirmiş bir iktidar artık ancak baskı mekanizmalarını “mükemmelleştirerek” yönetebileceğini düşünüyor. Ordu’ya güvenemediğinden onu dışarda bırakıyor ve ağırlığını polise veriyor. İç Güvenlik Paketi’nin arkasında Gezi’nin Hayaleti var! Erdoğan’ın mutlak ve meşru bir hegemonya kurduğunu düşündüğü dönemde geldi Gezi ve bütün Türkiye’ye yayılarak O’na hayatı boyunca unut(a)mayacağı bir travma yaşattı. Otoriter Erdoğan’ın despotlaşma süreci böyle başladı. Erdoğan, toplumdaki meşruluk düzeyini biliyordu; Gezi’yle birlikte gayrı meşruluk düzeyini de öğrendi! Kendine hayran birisinin dönüp kendini sorgulaması elbette mümkün değildi. Kendince mümkün olan, işte İç Güvenlik Paketidir!

Fakat bir de Müzakere Süreci var! Kürt Hareketinin uzun yıllara dayanan mücadelesi sonucunda önemli adımların atılmaya başlandığı ve doğal olarak AKP Hükümetinin de kendisine politik bir kazanç beklediği Müzakere Süreci... Bu iki süreç elbette birbirine değiyor. Lakin her ikisini de anlayabilmek için bunları analitik olarak ayırmak gerekiyor. Polisin iktidarını arttırmasının ayrı bir tarihi ve dinamiği var. Bu tarihin içinde Ergenekon/Balyoz süreçlerinden sonra Ordu’nun değişen konumundan Erdoğan’ın kişisel iktidarına, Gülen Cemaatinden Gezi olaylarına ve hepsinden bağımsız olarak Polis örgütünün bütün bu süreçleri manipüle edebilme becerisi v.s sayılabilir. Müzakere Sürecinin tarihi ve dinamiği ise bunlardan bağımsız: Öncelikle Kürt siyasal hareketinin 40 yıllık mücadele tarihi, buna parlamenter mücadeleyi ekledikleri ve HDP ile birlikte niteliksel olarak da farklı bir düzleme sıçrattıkları paralel bir tarih, politik önderleri Öcalan’ın kişisel tarihi, sivil toplumunun demokratikleşme talepleri, Ortadoğu’daki gelişmeler, uluslararası güç dengeleri v.s. 

Şu anda yaşadığımız bir kaos dönemi... Birbirinden farklı dinamiklere ve tarihlere sahip farklı faktörler Çözüm Sürecine etki ediyorlar. Tahteverallinin nereye hareket edeceğinin belli olmadığı bir dönemdeyiz. Üstelik iki uçlu değil; çok uçlu (çok özneli) garip bir tahteravalli bu: Hayat gibi! Maalesef zihni kalıplarımız fazlasıyla determinist ve Kaos üzerine düşünmemizi engelliyor. Olgular ortaya çıktıktan sonra geriye dönüyor ve her faktörü yerli yerine oturttuğumuzu düşünüyoruz. Oysa olgular ortaya çıkmazdan önce insanlar bir arayış, bir mücadele içindeydi. Fransız Devriminde de, Ekim’de de, başka yerlerde de... Her grubun farklı tercihleri vardı, öngörülebilir bir durum yoktu; ucu açık bir süreçti. Sürecin sonunda elbette bir “şey” oldu. Olan, olması gerektiği için olmadı; güçler dengesinin sonucuydu.

Müzakere Süreci, AKP iktidarı, “Başkanlık rejimi” üzerinden Erdoğan’ın kişisel iktidar hırsı, İç Güvenlik Paketi gibi süreçler de böyle işliyor. Bunlar elbette Çözüm Süreci üzerine etki ediyor. Ama sadece bunlar mı? Kültürel, iktisadi, uluslararası yapıların, 100 yıllk tarihle şekillenmiş zihniyetimizin etkileri ne olacak? Demem o ki, bütün bu süreçlerin sanki bir ana dinamiği varmış ve hepsini “son tahlilde” o belirliyormuş gibi bakamayız.

Nedenselliklerin tahteravallisi demiştim. Bütün yetkileri merkezde toplayan, hiçbir yetkiyi çevreye delege etmeyen AKP iktidarı, katı merkeziyetçi bir iktidardır. Kürtlerin temel talebi ise bunun tam tersi: Kürtler her alanda ademi merkeziyetçilik ve buna uygun bir Anayasa istiyor. İki öznenin siyasal mücadelesinin gerçekleştiği ve aralarında uzlaşmanın mümkün olmadığı ana zemin de budur.

Erdoğan’ın merkeziyetçiliği ile Kürtlerin ademi merkeziyetçiliği arasında uzlaşmanın mümkün olmadığını tesbit etmek önemlidir. Bu tesbitten sonrası ise karşılıklı kuvvetlerin ve her kuvvetin kendi programı çevresine ne kadar ek kuvvet yığabileceğinin sınanacağı alandır. Çok farklı değişkenler barındıran bu alana dair daha ötesi söylenemez. Ötesi, mücadele! Özneler arası etkileşimin, mücadelenin ve müzakerenin aynı anda var olduğu kaotik bir durumdan söz ediyoruz. Demirtaş, “AKP ile askeri ateşkes yapan PKK’dir; bizim siyasi ateşkesimiz yok” demesi böylesi bir hakikate işaret eder. Süreçler birbirinden göreli bağımsızlıkları içinde ilerliyor. Sonunda olacak olanı şu anda bilmiyoruz. Muhtemelen her iki özneyi de tümüyle tatmin etmeyen bir noktaya varacağız.

Yine de tahterevallideki kuvvet dengelerinin nereye doğru hareket ettiğini ortaya koyabiliriz: HDP’nin sürece yaptığı bütün müdahaleler Demokrasi ile Çözüm’ü ortaklaştıran müdahaleler. Bunlar güç kazandıkça, toplumsal desteğini arttırdıkça ulaşmak istediğimiz noktaya ulaşabileceğiz. Garantisi yok elbette: Dert iyi anlatılamazsa yenilgi de, geriye dönüşler de mümkün. Belki de Erdoğan’ın sürece eklemlediği kuvvetler daha baskın çıkacak ve geriye döneceğiz. Tarih düz bir çizgide ilerlemiyor: En ileri dediğimiz 20. yüzyıla iki dünya savaşı ve soykırımlar sığdırdık.

Ben iyimserim; ama tarihe baktığımda “artık silahlı mücadele geride kaldı” ezberini de tehlikeli bulurum. Geriye dönüş imkansızdır demek yerine, geriye dönüşü engelleyecek dinamikleri kuvvetlendirmemiz gerekiyor. An itibariyle bu dinamiklerin motorunu HDP ve onun çevresinde yer alan demokrasi güçleri oluşturuyor. Bu motor – AKP ve CHP içindekiler de dahil- ne kadar kuvveti harekete geçirebilirse demokratik bir çözüme doğru etki eden kuvvetler de o oranda artacaktır.

7 Haziran seçimleri bu yolda önemli bir işaret fişeği olsun!