Tanınma siyasetleri ve sol


Tanınma siyasetleri ve sol

Solda yenilenme, ancak teorik yenilenmeyle mümkün olacak. (*) Teorik yenilenme ise, teorimizin ana damarı olan Marksizm’le eleştirel bir diyaloga girmeden mümkün olmayacak. Bu teorik mesainin, pratiğe katkısının çok önemli olduğunu düşünüyorum

Türkiye’deki çeşitli kimliklerin, tanınma için verdikleri mücadeleler bu toplumun önemli fay hatlarını oluştururken sol maalesef bu mücadelelerde ön alıcı bir pozisyon tutamıyor, pasif veya reaktif bir siyasetle yetinmek zorunda kalıyor.(1) Bunun elbette birden fazla nedeni olmakla birlikte,Marksist teorinin bu alandaki boşluğunun bu nedenlerin başında geldiğini artık kabul etmek gerekiyor. Yenilenme ihtiyacının en yakıcı biçimde hissedildiği alan burası...

Düşünceler tarihi, ilginç bir alandır. Her düşünürün kimden/kimlerden etkilendiği, o düşünürün içinde bulunduğu bağlamın kendi düşünceleri üzerindeki etkisinin ne olduğu, o bağlamlar içinde en başat olanının hangisi olduğu (iktisadi, politik, kültürel, entelektüel vs.) ve buna benzer birçok ve oldukça da keyifli sorun alanları barındırır düşünceler tarihi... Bunların içinde özellikle ilginç olan bir unsur daha vardır ki evrimci bir perspektifle bakıldığında anlaşılmasına imkan yoktur. Bir düşünür, kendi sistematiğini kurarken kendisinden önce gelen ve kendisini de etkileyen diğer düşünür için çok merkezî konumda olan bazı fikirleri dışarıda bırakır. Zaten, sistematik bir düşünce yapısı oluşturmanın da başka bir yolu yoktur. Fakat bu işlem sonucunda, eskinin bazı çok değerli fikirleri, yeni düşünce yapısının hakimiyeti altında kaybolabilirler. Düşünceler tarihinde, evrimci perspektiflerinin yanlışlığı tam da buradan kaynaklanır: Bu tarih içinde sonra gelen düşünürün kendinden önce ortaya çıkmış olan bütün önemli fikirleri içinde barındırması ve dolayısıyla daha gelişkin olması gibi bir varsayım tümüyle yanlıştır. Sanattakine benzer bir durumdur: Beethoven’ın, salt 200 yıl sonra doğdu diye Bach’dan daha iyi bir besteci olduğu söylenemez.

Marx ve Hegel ilişkisini bir de bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Marx, kendi sistematiğini kurarken Hegel’de önemli bir yer işgal eden tanınma fikrini bu kertede önemsemedi. Süreç içinde de bu fikir, Marksist gelenekte iyice gözden kayboldu. Oysa solun yenilenmesi ve –çok daha önemli olarak– hayata müdahale olanaklarını arttırabilmesi için sol gelenek içinde gözden kaybolan bu fikrin tekrar canlandırılması ve teorinin bir parçası kılınmasına ihtiyacımız var. Yeni sol, bu ve bunun gibi daha pek çok alanda teoriyi zenginleştirmek ve teoriye -tıpkı 19. yüzyılın son çeyreğinde ya da 20. yüzyıl başında olduğu gibi- yeniyi algılamamızı ve ona cevap vermemizi sağlayan araç kutusu işlevini kazandırması gerekiyor. Aşağıdaki yazı, Türkiye’de ve dünyada bu alanda gösterilen çabalara küçük bir katkı olması niyetiyle yazıldı.

Niyetimi söyledim. Zira bir metni doğru anlamak için öncelikle yazarın hangi saikle o metni yazdığını, o metni yazarak hangi alan(lar)a müdahale etmeye çalıştığını, hangi fikri/fikirleri dönüştürmeye çalıştığını anlamak gerektiğini düşünüyorum. Quentin Skinner’ın (1969) o çok –ama çok– önemli makalesinden beri biliyoruz ki metin yazmak bir eylemdir. Bireyin herhangi bir eylemini anlamak için ne tür araçlara ihtiyaç varsa metni anlamak için de benzeri araçlara ihtiyacımız var. Sadece kağıt üzerindekilere bakarak yol alamayız.

Yazarlar, metinlerini yazarlarken saiklerini net olarak ortaya koymazlar, değişik okur kitleleri (Ahmet Oktay’ın kullandığı güzel kavramla söylersek izlerçevreler) için değişik zamanlarda değişik metinler kaleme almalarına rağmen hangi metni, hangi izlerçevreyi düşünerek kaleme aldıklarını belirtmezler. Marx, Komünist Manifesto’yu nasıl bir izlerçevre için yazmıştı örneğin? Kapital’i yazarken aklındaki izlerçevrenin aynısı mıydı bu? Değilse, kavram kullanımından analiz birimlerine, yazım stratejilerinden metnin merkezine aldığı sorunlara kadar bir dizi alanda çok farklı iki metinle karşı karşıyayız demektir. Karışımızda sadece iki farklı metin değil; iki farklı eylem durmaktadır. “Marx bu iki farklı eylemiyle neleri başarmak istemişti” sorusunu yanıtlamadıkça ne Manifesto ne de Kapital anlaşılabilir.

Her metin gibi, okumakta olduğunuz metnin de kendine koyduğu hedefler ve sınırlar var. Başlık, makalenin sınırını tanımlıyor aslında: Okuyacağınız yazı, solun belirli bir siyaset tarzıyla olan/olması gereken ilişkisi üzerinedir. Solun diğer siyaset tarzlarıyla (sınıf, çevre, feminizm vs.) olan/olması gereken ilişkileri sadece bu makalenin merkezine aldığı “tanınma siyasetleri” bağlamında gündeme gelecektir.

SOL VE MARX

Marx ve Marksizm ile ilişkilenmeyen, söylediklerini o büyük “yapıt”la –yer yer sert iç tartışmaları da barındıran– bir “müzakere” halinde söylemeyen bir siyasetin sol olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığını düşünürüm. Geleneği “takip etmek”ten bahsetmiyorum. Takip ederek solda yenilenme gerçekleşmez. Fakat yeni solu, geleneği dikkate almadan da kuramayız.

Marx’la ilişkilenecek her siyaset öncelikle Marx ve Engels’i tarihselleştirerek işe başlamalıdır. Geleneğin ruhuna uygun ilişkilenme biçimi de budur. Kurucular, teorilerini sadece “materyalizm” olarak adlandırmamışlardı. Bu teori, aynı zamanda “tarihsel” bir materyalizmdi. İçinde bulunduğumuz dünya tarihsel bir dünyaydı. Kendimizi içinde bulduğumuz toplumsal ilişkiler bize “verili” olarak görünebilirlerdi; ama o ilişkileri bizler geçmişten tevarüs etmiştik. “Tarihselliğe” bu kertede güçlü bir vurgu yapan geleneğin sonraki safhalarında toplumsal yasalar peşinde koşmaya başlamış olması büyük bir kayıptır.

Tarihselleştirme çabasının ilk adımı elbette Marx ve Engels’in metinlerini hangi bağlamda ürettiklerini ortaya çıkarmak olmalıdır. (Sadece politik bağlam değil ama... Kültürel, dilsel ve entelektüel bağlamlar da aynı zamanda). Başlı başına bir Marx ve Engels uzmanlığını gerektiren bu konu, elbette bu yazının ve yazarının sınırlarını aşar. Fakat bu sınırlar içinde kalarak çok genel olarak şu söylenebilir: Marx ve Engels’in metinlerini (eylemlerini!)ürettikleri entelektüel bağlam esas olarak Hegel ve Hegelcilerin hakim olduğu bir ortamdı. Marx’ın hayatı boyunca, Marksistlerin entelektüel dünyada Hegelcilerle kıyaslanabilir bir üstünlüğü olmadığını unutmamak gerekiyor.

Marx ve Engels Hegel’in idea ve Zeitgeist vurgularının karşısına maddi hayat vurgusuyla çıktılar. Tarihi belirleyen esas olarak sıradan insanların maddi hayatlarında girdikleri ilişkilerdi. “Üretim ilişkileri”, “üretici güçler”, “üretim tarzı” kavramları hep bu çabanın sonucuydu. Hegel ve Hegelcilerle mücadele ederken bile kurucular, indirgemeci tavırlardan uzak durarak teorilerini iktisadi ve sosyolojik bir teori olarak geliştirdiler. Yukarıdaki kavramların hepsi iktisadi olduğu kadar sosyolojik kavramlardı.(2)

Marx’ın yazılarındaki sosyolojik vurgunun en önemli göstergesi sınıf kapasitesine ilişkin söyledikleridir. Kaba Marksistler, sınıf sorununu bir sınıf çıkarı olarak sunmaya devam ededursunlar, kurucuların metinlerinde sınıf çıkarı kadar sınıf kapasitesine de vurgu vardır. Özellikle de sınıfın neden eyleme geçemediğini sorguladıkları tarih metinlerinde... Bir sınıfın, eyleme geçmekte çıkarı olabilir; ama kapasitesi olmayabilir. “O kapasite hangi durumlarda artar, hangi durumlarda azalır” sorusu, bütünüyle sosyolojik bir sorudur. Marx, Fransız köylülerini bir patates çuvalı içindeki patateslere benzetirken esas olarak o köylüler arasındaki ilişkilerin düzeyine, başka bir deyişle örgütlenme ve mobilize olabilme kapasitelerine vurgu yapıyordu. Sınıf kapasitesi meselesine tekrar döneceğiz.

Entelektüel maceranın doğasında vardır: Yeni bir kulvar açmak için çubuk bükmek zorunda kalırsınız. Çubuğu bükerken –maalesef– önceki düşüncede var olan bazı kıymetli unsurları dışarda bırakırsınız. Marx ve Engels’in macerasında da böyle oldu. Hegel’de çok önemli bir kavramı dışarda bıraktılar. Daha doğrusu, kendi kurdukları düşünce sisteminin bir parçası kılabilmek için özgün içeriğini dönüştürerek kullandılar. O kavram tanınma idi.(3)

BİR DEHAYI TARİHSELLEŞTİRMEK

Tanınma meselesine geçmeden, sıklıkla görmezden geldiğimiz bir olguyu hatırlatmakta fayda var: Marx bir 19. yüzyıl düşünürüydü. Üstelik düşünürün de ötesinde bir dehadan beklenecek bütün özelliklere sahipti. Deha, sadece küreselleşmenin henüz küçük öbekler halinde gözlenebildiği bu kadar erken bir safhada, bu eğilimin gelecek yüzyılda bütün insanlığın kaderini belirleyeceğini öngörebilmesinden kaynaklanmıyor; düşünce sistematiğinden de kaynaklanıyor. Marx, kendi geliştirdiği modellere uymayan/onu yanlışlayan bir örnek bulduğunda bundan keyif alan bir entelektüel maceracıydı. Avrupa için geliştirdiği feodalizm modeline uymayan Hindistan örneğini gördüğünde hemen kendi teorisini revize edip yeni bir model kurardı - ve bence yanılırdı! Asya Tipi Üretim Tarzı bu maceracılığın eseridir. Ya da, Rusya’ya baktığında değişik bir köy yapısı görür (obshchina) ve daha önce sosyalizme geçişe ilişkin yazdıklarını hemen bir kenara koyarak buraya özgü yeni model geliştirmeye çalışır ve komünal köylü mülkiyeti üzerinden herhangi bir kapitalist aşama olmadan sosyalizme geçilebileceği fikrini geliştirir; ve –elbette yine bence– yanılırdı!
Bir deha tavrı derken bunları kastediyorum işte. Yeniye açıklık ve kendi modeline uymayan örneklerle karşılaştığında onları yok saymak ya da kılıfına uydurmaya çalışmak yerine onlar üzerine alabildiğine kafa yormak... Marx’ın yazılarındaki çelişkiler veya apaçık yanlışlar üzerine konuşurken hep Marksist tarihçi/sosyolog Perry Anderson’ın o ünlü kitabındaki bir dipnot aklıma gelir. Anderson, mutlakiyetçi devletin sınıf doğasına ilişkin yazdığı kitaba öncelikle Marx ve Engels’in bu konuda yazdıklarını eleştirerek başlar. Kurucular, çeşitli dönemlerde bu konuya ilişkin yazdıklarında birbiriyle açıkça çelişen analizler yapmışlardır. Mutlakiyetçi devletin sınıf doğasına ilişkin geliştirilebilecek birbirinden tümüyle farklı üç analizin üçü de Kurucuların değişik zamanlarda yazdıkları metinlerinde yerlerini alırlar: O yazılara bakılırsa bu devlet, i) burjuvaydı; ii) feodaldi ve iii) burjuvazi ile feodalizm arasındaki mücadelede tarafsız hakem rolündeki bir devletti.
Konunun ayrıntısı şu an için bizi ilgilendirmiyor.(4) Bizi ilgilendiren, Anderson’ın tam da bu tartışmayı yaparken eklediği bir dipnot. Şöyle diyor o dipnotta: “Marx ve Engels’e borçlu olduğumuz o muazzam entelektüel ve politik saygı, onlara göstereceğimiz dindarca bir hürmet hissiyle bağdaşmaz. Onların yanlışları –ki birçoklarının doğrularından daha aydınlatıcıdır– bertaraf edilmemeli, tam tersine bağlamlarına oturtulmalı ve aşılmalıdır” (1974: 23).

Marx ve Engels üzerine konuşurken sadece yanlışları veya çelişkileri üzerine konuşmak da yeterli olmaz. Bunlardan çok daha önemlisi Kurucuların metinlerini, tarihsellikleri içinde değerlendirebilmektir. Bunu yaptığımızda her şeyi Marx ve Engels’den bekleme kolaycılığından kurtulacağız. Son tahlilde bugün sorun alanları olarak gördüğümüz birçok alanın henüz sorun olarak algılanmadığı bir yüzyılda yaşayan iki insanın yazdıklarından söz ediyoruz. İki örnek üzerinden ilerleyelim.
Doğanın neredeyse sonsuza kadar temellük edilebileceğinin düşünüldüğü bir yüzyılda Marx için gelecek ütopyasının sınırsız bir “bolluk toplumu” üzerinden kurgulanması anlaşılabilirdi. Fakat bizler farklı dünyadayız! Artık doğanın bizim hizmetimize girmeyi reddettiğini ve reddetmeye devam edeceğini biliyoruz. Ekoloji hareketi sayesinde bugün biliyoruz ki, geleceğimizi bollukvarsayımı (tümüyle bir varsayım!) üzerinden değil, kıtlık hakikati üzerinden kurmalıyız (Cohen 1995: 11). Bu bilinç, bizlere ekoloji hareketi sayesinde “dışarıdan” taşındı.(5)

Toplumsal cinsiyet sorunu da böyle bir sorun alanıdır. Marksist ve feminist düşünce arasındaki karmaşık ilişki konusuna hiç girmeden hayattan örnekler vererek geçiyorum. 1968’e kadar yeni veya eski örgütlü sol, iktisadi üretimde kadının rolü, doğum kontrolü ve kürtaj meselelerinin de içinde bulunduğu yeniden üretim meseleleri veya cinsellik gibi alanlarla hiç ilgilenmedi. Kadın hareketinin yokluğunda kadın sorunu da yoktu. Sosyalistler için kadın sorunu, emek sorununun bir alt kümesiydi. Kadının kurtuluşu, emeğin kurtuluşunun sonucunda gelecekti. Marksist geleneğin içinde kadın sorunuyla en fazla ilgilenen isimlerin başında gelen Clara Zetkin yaşamının büyük bölümünü, sınıf mücadelesinin başatlığını gölgelediklerini düşündüğü feministlerle mücadeleyle geçirmişti. Rosa Luxemburg için “kadın sorunu”, “yaşlı hanımların saçmalığı”ndan ibaretti (Sassoon: 407-415).

1946 gibi geç bir tarihte Fransız Komünist Partisi, hayali bir “halk kadını” imgesinin peşine takılmış ve aklı sıra o kadına seslenmek için magazin dergilerini taklit eden saçma sapan yayınlar yapıyordu. “Komünist kadın yoldaşları” için kendi gazetesinde magazin dergilerinden esinlenen anketler yapıyordu. Bir tanesinin başlığı şuydu: “İyi Bir Eş misiniz?”. Başlığın ürkütücülüğünü bir de sorulan sorulardan sonra değerlendirin:“Kocanız gazete okurken, onunla konuşur musunuz?”, “Kocanıza, sigarasının külünü halıya düşürmemesini tembih eder misiniz”, “Diş macununu ortasından mı sıkarsınız?” (Sassoon: 424). Bugün bu saçmalıklar tüylerimizi diken diken ediyorsa, Marksist gelenek içinden devşirdiğimiz bir duyarlılık sayesinde olmuyor bu. Burada da bilinç bizlere “dışarıdan” taşındı. Feminizm olmasaydı, sadece geleneğin içinde kalarak kendimizi kurtaramayabilirdik.

Bütün bunlar, Marksizmin geçersizliğini göstermez. Sadece Marx ve Engels’in sistematik düşünce yapılarının içine giren konular ve kavramlar olduğu kadar girmeyenlerin de olduğunu gösterir. Girmeyenlerin bir bölümü, yaşadıkları dönem itibariyle zaten girmesi imkansız olanlardı. Bir bölümü ise kendi iç tutarlılığı olan, sistematik bir düşünce oluşturabilmenin kaçınılmaz bir gereği olarak özgün içeriklerinden dönüştürülmüş halleriyle kullanıldılar. İşte “tanınma” sorunu bu ikinci türdeki konulardandı.

TANINMA (6)

Postmodernizmin özgürlük algısı bilinir: Birey, kültüründen, topluluğundan –aslında her türlü bağından– kendisini ne kadar kopartabilirse o kertede özgürdür. Gelenekle aramıza ne kadar mesafe koyabilirsek, kendimizi o oranda gerçekleştirebiliriz.
Oysa Hegel’de başka bir özgürlük anlayışı vardı. Ona göre, insani varoluş biçimi, doğası gereği ötekinin normatif onayına bağlı olan bir biçimdir. İddialarımızın, yaşam biçimimizin, önümüze koyduğumuz hedeflerin çevremizdeki bireyler tarafından olumlu bir tepkiyle karşılanmasını bekleriz.

Hegelci bir perspektiften bakıldığında postmodern tahayyülün, her bireyin kendi gönlünce –ve birbirlerinden bağımsız olarak– estetize ettiği yaşam biçimleri, aslında “toplumsalın kaybı”na işaret eder. Bu ise sadece müzakere zeminlerinin kaybı değil; farklılıkların kendilerini başkalarının önünde ifade edebilecekleri özgür kamusal alanların yaratılması fırsatının da kaybı demektir.

Hegel’in yorumunda, diyor Honneth, “kendini gerçekleştirme özgürlüğü, bireyin kendisiyle kültürel yaşam-dünyası arasına koyabildiği mesafeyle değil; esas olarak özgürce seçtiği hedeflerin kendi toplumunda mazhar olduğu tanınmanın derecesiyle ölçülür: Her türlü normatif bağdan uzaklaşmak yerine, burada bireyselliğin artışı, bireysel farklılıkların iletişimsel olarak tanınma, dahası, teşvik edilme derecesi tarafından belirlenir”. Buradan bakıldığında, postmodern tahayyülün estetik çoğulculuk olarak kutsadığı gelişmeler, aslında toplumların tanınma yapılarındaki ciddi krizlere işaret etmektedir (Honneth 1995: 227)

Demek, Hegel’in modelinde gerçek özgürlük mesafe ile değil; müzakere ile mümkündür: Farklılıkların özgürce ortaya konulabildiği ve bu farklılıkların toplam kültür içinde yaratacağı zenginliklerin teslim edildiği ortamlarda mümkündür gerçek özgürlük. Burada, “doğal hukuk” varsayımına ya da insan doğasına başvurmanın bir gereği yoktur. Hegel’in modeli, tümüyle özneler-arası ilişkilere dayanan bir modeldir: Tanınma sürecinin her aşamasında içsel bir gerilime ev sahipliği yapan ve tam da bu gerilim dolayımıyla gerçek özgürlüğün kurulduğu bir ilişkisellik (Honneth 1996: 17).

Siyasal mücadelelerimizde sıklıkla kullandığımız kavram olan “onurlu yaşam”, bireyler (ve elbette gruplar) için varoluşsal önemdedir. Peki ama “onur”ve “saygınlık” bireyin veya grubun kendi başına üretebileceği değerler midir? Elbette kamusal alana çıkan her politik özne, onurunun ve saygınlığının tümüyle kendi benliğine ilişkin bir değer olduğunu öne sürebilir. Dahası, politik bir iddia böyle bir sunumu zorunlu da kılabilir. Pekala postmodernizm içerisinden de benzer bir konum savunulabilir. Her türlü değerin, bizzat ve sadece birey tarafından oluşturulduğu iddia edilebilir.

Oysa biraz düşünüldüğünde görülecektir ki “onur” ve “saygınlık” bireyin kendi başına kurabildiği değerler değildir. Bu iki yaşamsal değer, esas olarak özneler-arası alanda oluşur. Bize onur ve saygınlık veren “öteki”nin bizi değerlendirme biçimidir. Yaşam tarzımızın, hedeflerimizin çevre tarafından tanınması ve onlara saygı duyulması oranında onurlu ve saygın bir yaşam sürebiliriz. Başka bir deyişle onur ve saygınlık, bireyin kendini gerçekleştirme yöntemlerine toplumun verdiği kabuldür: Kısacası, tanımadır.

Tanınma meselesi, birey ve topluluk açısından önemli bir farklılık arz etmez. Sorunlarımızın, hedeflerimizin, yakınımızdakiler tarafından tanınmadığı, meşru görülmediği anlardaki hissiyatımızı düşünmek, topluluğun da benzer koşullarda neler hissedeceğini anlamamızı kolaylaştırır. Haksızlığa uğradığımız ve ciddi bir mağduriyet yaşadığımızı düşündüğümüz bir olayı arkadaşımıza aktarırken, karşımızdakinin olayda hiçbir mağduriyet görmediğini ve olayı gereksiz yere büyüttüğümüzü söylediğini düşünelim. Ne hissederiz? Muhtemelen bizim açımızdan tatminkar bir diyalog olmayacaktır bu. Sorunumuzun tanınmadığı, meşru kabul edilmediği böylesi bir ortamın bireyde uyandıracağı başat duygu muhtemelen hayal kırıklığı ve hüsrandır.
Birey için geçerli olan, topluluk için de geçerlidir. Kendi kimliğinizin, kültürünüzün genel toplam içinde tanınmadığını, inkar edildiğini gündelik hayatınızın her alanında hissederseniz ve bu hissin topluluğunuzun diğer üyeleri tarafından da paylaşıldığını anlamışsanız çok muhtemeldir sizi bekleyen şu iki seçenekten biri olacaktır: i) böcek gibi bir yaşamı kabullenmek veya ii) sizi tanımayanlara, inkar edenlere karşı derin bir öfke, nefret ve bunların sonucu olarak saldırganlık. Elbette her ikisi de sosyal davranış biçimleri değildir. Elbette özellikle ikinci yolu tutturduğunuzda eylemlerinizin ahlaki sorumluluğunu üstlenmeniz gerekir. Fakat her iki davranışın da ardındaki temel sorumluluk tanımayanda, inkar edendedir.

Ama neyse ki bir üçüncü yol daha var: Onurunun ve saygınlığının elinden alındığını düşünen birey, mücadeleye karar verebilir. Bu mücadele, esas olarak tanınma için verilen mücadeledir. Toplumda bulamadığı saygınlığı, mücadele içinde bulur birey. Red ve inkarın getirdiği aşağılanmaya katlanmak yerine, kendisini paralize eden ortamı terk ederek siyasal mücadelenin içine girer ve o mücadele sayesinde kendi benliği ile pozitif bir ilişki kurabilir (Honneth 1996: 164). Sözün özü, dışlananlar, tanınmayanlar için siyasal mücadele her şeyden önce bir saygınlık mücadelesidir.

TANINMA İÇİN MÜCADELE

Yukarıda söylenenler doğruysa siyasal mücadelenin amacı, sadece inkarı ortadan kaldırma hedefiyle sınırlanamaz. Ondan çok daha geniş olarak mücadele, bizatihi saygınlığı elinden alınanın saygınlığını iade eder. Mücadelenin bizatihi kendisi, mücadelenin devamı bu hedefin gerçekleşmesi için yeterlidir.

Toplumsal hareketler ve kolektif eylemler alanında iki farklı yaklaşım vardır: Bu hareketleri ve eylemleri i) grup/sınıf çıkarlarının bir yansıması olarak alanlar ve ii) onurlu ve saygın bir yaşam sürebilmenin arayışı olarak alanlar... “Birinci durumda, kıt kaynaklar için yapılan mücadelelerin analizinden bahsederken, ikinci durumda bireysel saygınlığı elde edebilmek adına özneler-arası koşulların dönüştürülmesi için yapılan mücadelelerin analizinden bahsediyoruz” (Honneth 1996: 165).

Honneth’in vurguladığı gibi bu iki yaklaşım birbirini dışlamaz. Kişisel veya topluluk saygınlığının kazanımı için, başka bir deyişle tanınma için yapılan ahlak temelli bir mücadeleyi analiz etme çabası, bütün mücadelelerin ahlak temelli olduğunu iddia etmek demek değildir. Böylesi bir analiz, topluluk/sınıf çıkarı için yapılan bilinçli mücadelelerin varlığını görmezden gelmeyi gerektirmez.

Her iki mücadele biçimi de sahicidir. Ve incelediğimiz özgün mücadelenin hangi biçime girdiğini –veya hangi biçimin belirleyici olduğunu– tespit etmek son tahlilde ampirik bir meseledir. Kaldı ki, çoğu durumda bu biçimler iç içe geçerler. Bir topluluğun çevredekiler tarafından saygınlığının tanınması ancak belirli kaynaklara sahip olmalarıyla mümkün olduğu durumlarda kaynaklar için yapılan mücadele ile tanınma için yapılan mücadele el ele gider.

Bütün bunlara rağmen şunun söylenebileceğini düşünüyorum. Ortodoks Marksizm bütün toplumsal mücadeleleri “son tahlilde” çıkar mücadelesinin tezahürleri olarak algılama eğilimindedir. “Nesnelci” ya da “bilimsel” Marksizmin “sınıf siyaseti” adı altında yaptığı bütün indirgemeci analizler esas olarak bu eğilimden kaynaklanıyor. Buradan bakıldığında, emekçi sınıfların tarih boyunca verdikleri bütün mücadeleler sanki sadece maddi hayatlarındaki sorunları merkeze almıştır, sanki bütün bu mücadeleler sadece aş ve iş meselesidir.
Böyle midir gerçekten? 20. yüzyılın hiç kuşkusuz en önemli tarihçilerinden E.P. Thompson’a ya da en önemli tarihsel sosyologlarından Barrington Moore ya da Eric Wolf’a bakarsak hiç de öyle değil.(7) Konuyu ayrıntılandırmadan sadece Thompson üzerinden gideceğim. Marksist tarihçiliğin nelere kadir olduğunu görmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu (2004) adlı kitabında Thompson burjuva tarihçileriyle “Sanayi Devrimi sırasında hayat standardı” tartışmasına girer. Daha öncesinde Hobsbawm’ın başlattığı bu tartışma Marksist ve burjuva tarihçileri arasındaki önemli bir ayrıma işaret ediyordu.

O tartışmanın özü, tam da bu makalede tartıştığımız “onur” ve “saygınlık” meselesiydi. Burjuva tarihçileri gayet maddi (ve sınıfsal!) bir analiz yaparak, Sanayi Devrimi sırasında işçi sınıfının hayat standardının yükseldiğini söylüyorlardı. Ve istatistiklere bakıldığında haklıydılar. Oysa Thompson’un temel kavramı deneyim idi. Sorun, bu süreci işçi sınıfının nasıl deneyimlediği sorunuydu.
Kitabın çıktığı yıl yazdığım bir değerlendirme yazısından ilgili bölümü alıyorum:

Yazarımızın istatistiğin soğuk yüzüyle kaybedecek zamanı yoktur. Bu istatistikler işçi gelirlerinde yukarı doğru bir eğrinin varlığını gösterebilirler. Gösteremeyecekleri ise, işçilerin ne yaşadıklarıdır. Eğer tarihçi emekçilerin yaşamına ilişkin bir şeyler öğrenmek istiyorsa, bunun yolu istatistiklerden değil; örneğin, “Bir Yün Eğirme Kalfası”nın Manchester halkına yönelik 1818 tarihli beyannamesine bakmaktan geçer. Batı Hint adalarında açık alanlarda çalışan zenci köleyle işçileri kıyaslayan Beyannamenin bir yerinde şunlar yazar: “İngiliz eğiricinin, kölenin açık alan ve cennetin esintilerinden nasibi yoktur. Sekiz kat yüksekliğindeki fabrikalara tıkılı olarak heyula gibi makine susana kadar hiçbir dinlenmesi yoktur ve daha sonra ertesi gün hazır olmak için evine gider; ailesiyle tatlı bir ilişki için zamanı yoktur. İstisnasız hepsi yorgun ve bitkindirler”.

Son tahlilde söz konusu olan insan mutluluğuysa, basit bir “hayat standardı” endeksi bu mutluluğun derecesini göstermeyecektir. Evet işçiler bu endekslerde daha fazla çay, şeker, et ve sabun tüketiyor görünebilirler. Oysa ‘insanlar daha çok şey tüketip daha az mutlu olabilirler ya da kendilerini daha az özgür hissedebilirler’. Eğer tarihçi, bu insanların gündelik yaşamlarına nüfuz etme yeteneğine sahipse şunu görecektir ki, emekçilerin şikayetleri ve çatışma konuları “ekmek ve tereyağı” meselelerinden çok, “ ‘adalet’, ‘bağımsızlık’, geleneksel adetler, güvenlik ya da aile ekonomisini ilgilendiren sorunlardı” (Ergut 2004).

İşçi sınıfı mücadelelerinin analizinde işte bir Marksistin durması gereken yer burasıdır. Emekçilerin mücadelelerinin çok önemli bir bölümü “onur” ve“saygınlık” mücadelesiydi. İşçiler esas olarak bir özerklik mücadelesi veriyorlardı. Kendi hayatlarını sermayenin (ve makinelerin) tahakkümünden uzak bir biçimde kurabilme özerkliği... Elbette bu mücadele, maddi hayata ilişkin bir mücadeleydi aynı zamanda. Ama Honneth’in ayrımını bir kez daha hatırlayalım: Söz konusu olan, “kıt kaynaklar için yapılan bir mücadele” değil; “bireysel saygınlığı elde edebilme adına özneler-arası koşulların dönüştürülmesi için yapılan bir mücadeledir”.

SINIF VE KİMLİK

Emekçilerin iki mücadele biçimi arasında bir yalıtılmışlık hali yoktur; birbirleriyle ilişkilidirler. Sömürünün değişik biçimleri arasında böylesi ilişkiler olması son derece doğaldır. Fakat artık, bunlar arasında bir hiyerarşi kurmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Yeni bir sol tahayyül, bütün bu sömürü biçimlerinin (cinsel, etnik, ulusal, çevresel, kültürel v.s.) “son tahlilde” tek bir sömürü biçimi (sınıf) tarafından belirlendiği varsayımı altında kurgulanamaz.

Kimliğe dayalı bir sömürü biçimine vurgu yaptığınızda karşınıza çıkacak ilk ezber “sınıf siyasetinden kaçış” olacaktır. Aslında Marksizmin “nesnelci”yorumuna bağlı değilseniz, gerçek anlamıyla sınıfın aslında bir kategori değil; bir deneyim olduğunu, sınıfın elbette etnik, cinsel, kültürel vs. sömürü biçimleriyle hemhal olarak kurulduğunu, dolayısıyla farklı kültürel bağlamların farklı sınıf “yapılarını” ortaya çıkartacağını bilirsiniz. Bu anlamıyla, her türlü siyaset elbette sınıf siyasetidir. Aşağıda yazılacaklar ise her “kimlik siyasetini” “sınıftan kaçış” (8) olarak algılayanlaradır.

Eğer her siyaset sonuçta bir sınıf siyaseti ise “bu siyaset sınıf siyaseti midir” sorusu boş-gösteren bir sorudur. Anlamlı soru şu olmalıdır: “acaba bu siyaset sınıf için doğru siyaset midir”?

Sadece bir örnek vereceğim: Tarihte tam, katıksız bir sınıf siyasetinin uygulandığı bir dönem oldu. Siyaseti uygulayan Komünist Enternasyonal’di ve siyasetin adı da “sınıfa karşı sınıf”tı. 1920’lerin sonundan 1930’ların başına kadar Enternasyonal kendine bağlı bütün partilere şunu söyledi:Sosyal Demokratlar da Naziler de burjuva siyasetinin değişik tezahürleridir. Her ikisi de burjuvadır. Ve bu açıdan aralarında bir fark yoktur. Sosyal demokratlarla ittifak burjuvaziyle ittifaktır ve reddedilmelidir”. Bundan daha katıksız bir sınıf siyaseti düşünülemezdi. Peki bu sınıf siyaseti, sınıf için doğru siyaset miydi? Hayır! Olabilecek en aptalca siyasetti. Ve bu siyasetin de katkısıyla Naziler 1933’te iktidara geldiler (Hobsbawm 1989: 91). Her sınıf siyasetinin, sınıf için doğru siyaset olmadığını bir kenara not ederek devam edelim öyleyse.

Sınıf için doğru siyasetin, bir yandan sınıfın eyleme geçme kapasitesini arttıracak, diğer yandan da hakim sınıfların kendi aralarındaki dayanışmayı bozacak dinamikleri bulup ortaya çıkartması ve o dinamikleri bütünsel bir siyasetin parçası kılabilme başarısını gösterebilmesi gerekir. Yeni bir şey değil: Lenin’den bu yana biliyoruz aslında!

Fakat bu alan, Marksizmle daha ciddi olarak tartışma yürütülmesini gerektiren bir alandır. Siyaset alanının Kurucular’ın metinlerinde merkezÎ bir yer işgal etmediği bilinir. Olduğu kadarıyla da, sadece üretim alanında verilen mücadelelerin sınıf formasyonunun temel belirleyicisi olduğu söylenir. Öyle midir gerçekten? Emekçiler, üretim alanında verdikleri mücadeleler sonucu mu sınıf olurlar? Sorunun yanıtı için herhalde tarihsel çalışmalara bakmak dışında bir yolumuz yok. Marksizmin bu konudaki saptamasından şüphe duymamız için elimizde yeteri kadar çalışma var.

Michael Mann bu çalışmalara dayanarak şunları söylüyor: “İktisadi sektör, sınıfı böler... Tarım, genellikle kendi alt-kültürünü oluşturur. Tarım emekçileri, kendilerini nadiren sanayi işçileriyle birlikte proletarya olarak görürler. Küçük mülk sahibi köylüler kendi ayrı hareketlerini oluştururlar. Sanayiler-arası farklılıklar ile kamu ve hizmet sektörlerinin yükselişi, kendi farklılıklarını getirirler... İktisadi üretim ilişkileri, tam ve bütünsel bir sınıftan daha küçük kolektiviteler üretebilir – tek bir müessese, sektör ya da meslek bazında. Bu da, sınıfı değil; sektörel örgütlenmeleri güçlendirebilir”.

Salt üretim bağlamında kurulan ilişkiler, işçi sınıfını nitelikli olan ve olmayan olarak böler; sektör bazında böler; emek piyasasında daha önceden yer edinmişler ile sonradan gelenler arasında böler (ki, etnik ve toplumsal cinsiyet farklılıkları bu alanda özellikle öne çıkarlar). İşçi sınıfı dediğimiz o “bütün”aslında emek piyasasında farklı güçlere sahip farklı gruplardan oluşur. Bu farklılıklar ise, farklı örgütlenmeler doğurarak bu işçileri “kendi sınıflarının”diğer üyelerinden ayırır. Fakat bütün bunlara rağmen, der Mann, sınıflar vardır ve tarihin bazı dönemlerinde bütün bu engelleri de aşarak çok radikal değişikliklere yol açacak eylemlere girişebilmeyi başarmışlardır (Mann 1993: 29). Öyleyse soru şudur: İşçi sınıfı hangi zamanlarda iç ayrımlarını aşmayı başararak eyleme geçmeyi başarmıştır? Fransız Devrimi’nden, 1848’e, 1917’ye çok farklı bağlamlarda çok farklı dinamikler devrededir. Yerimiz dar; sadece üretim ilişkileri alanında kalındığı müddetçe sınıfın oluşmadığını vurgulamak şimdilik yeterli olsun.

Bu yazı kapsamında bizim için önemli olan sınıfın son tahlilde bir ilişki, bir ağ, bir örgütlenme meselesi olmasıdır. Bunlar olmadan bir sınıfın eyleyebilmesi mümkün değildir. Sınıfın belirli bir yönde eylemesi için çıkarı ve niyeti olabilir; fakat kapasitesi olmayabilir. Çoğu zaman bu kapasitenin oluşmuş olması da yeterli olmaz, eylemin sonuç verebilmesi için siyasal fırsat yapılarının uygun olması gerekir. Dolayısıyla sol siyasetin, sınıfın eyleme kapasitesini ne tür dinamiklerin arttırabileceğini gözetmesi gerektiği kadar, ne tür dinamiklerin hakim sınıflar arası dayanışmayı bozarak sınıf eyleminin sonuç almasını mümkün kılacak siyasal fırsat yapısını yaratacağını da düşünmesi gerekir.

KİMLİK DEMEK TARİH DEMEKTİR

Buraya kadar dile getirilen bütün argümanların içinde, hepsini birbirine bağlayan çok basit bir önerme var: Tarih önemlidir! Her açıdan böyledir bu. En başta da sol siyasetin temel mücadele alanlarından biri olan kapitalizm için böyledir... Yine Mann’i izleyerek söylersem kapitalizm hiç de sanıldığı kadar sivil toplumdaki bütün örgütlenme ve ilişki biçimlerini dönüştürücü devrimci bir sistem değildir. Kapitalist üretim tarzı esas olarak özel mülkiyet ve piyasa rekabeti gerektirir. Bunların dışında var olan toplumdaki güç ilişkilerini devrimci bir dönüşüme tabi tutmaz. Esas olarak parazitik bir sistemdir; o güç ilişkilerine eklemlenir. Örneğin etnik farklılıklar bir apartheid rejimi olarak kurumsallaşmışsa ona eklemlenir; veya ataerkillik daha önceden kurumsallaşmışsa, kapitalistler bu güç ilişkilerini piyasa hesaplamalarına dahil ederek yollarına devam eder. Eğer bu güç ilişkileri yıkılmaya başlarsa, uyanık kapitalistler yeni stratejiler geliştirerek bu kurumların olmadığı durumlarda nasıl kâr edeceklerinin planını yapar ve tekrar yollarına devam ederler (Mann 1993: 219).

Demek ki, bir sol siyaset her şeyden önce kendi ülkesinde “kapitalizmin eklemlendiği yapı neydi?” sorusunu sorarak işe başlamalıdır. Bu ise son tahlilde bir tarih sorusudur. Kapitalizmin Türkiye’de eklemlendiği yapının özelliklerini ciddiye almayan bir sol mümkün değildir. Bu yapının içinde -bir sürü unsurun yanında- Osmanlı devleti ve kurumları var, milliyetçilik var, ittihatçılık var, Kemalizm var, militarizm var, etnik kapışmalar, katliamlar var, belirli bir politik coğrafya var, Kürtler var, Aleviler var, Hıristiyanlar var, Yahudiler var, Romanlar var. Eğer kimliklerin, ezelden ebede değişmeyen, özsel karakterleri olduklarını iddia etmiyorsak, tarihsel olarak kurulduklarını, tarihin değişik evrelerinde değişik içeriklerle karşımıza çıktıklarını da kabul etmemiz gerekiyor.

Türkiye kamuoyunun tarihle kurduğu ilişki aslında marazi bir ilişkidir. Dünyada bu ülke kadar tarihle yatıp tarihle kalkan, bütün sorunlarının çözümü için tarihçilere başvuran, tarihçilerin televizyonlar için en değerli saatlerde ekranları doldurduğu muhtemelen başka bir ülke yoktur. Tarih elbette güçlüdür, elbette kendi hükmünü bizlerin farkında olmadığı biçimde icra eder. Ama o gücün de bir sınırı var. Her politik sorunun çözümünü tarih ve tarihçilerden bekleyemeyiz.

Türkiye toplumunun tarihle kurduğu bu neredeyse patolojik ilişkinin nedenleri üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Niye bu saplantı? Çok rasyonel bir nedenle: Bu toplumu, uçurumun eşiğine getiren bütün meselelerimiz tarihsel de ondan! Kürt Sorunu, Tanzimat’la başladı; Alevi sorunu 500 yıldır bizimle; Gayrımüslimlerin sorunlarını millet sisteminin oluşumu ve çözülüşünden itibaren ele almak gerekiyor, Avrupa ile olan aşk/nefret ilişkimizi Bizans’la başlatsak yeridir. (9)


Eğer “tarihsel materyalizm”, tarihten tevarüs ettiklerimizle kurulan bir maddi hayata işaret ediyorsa, bu ülkenin maddesinden bağımsız, kitabi bir sol siyaset üretemeyiz. Üstelik, günün koşulları değiştikçe bu madde ile ilişkiye girme biçimlerimiz de değişeceğine göre, bu, esas olarak bugün yaşayan kuşakların işi olacaktır.

NASIL BİR SOL SİYASET?

Öncelikle, Türkiye’nin tarihini ciddiye alan bir siyaset elbette... Bu tarihin, kapitalizmden bağımsız olarak ürettiği mağduriyetleri de ciddiye alan bir siyaset. Sınıfsal sömürüyü, bu tarihin ürettiği sömürü biçimlerinin temel belirleyicisi kılmayan, diğer sömürü biçimlerinin özgül doğalarını ciddiye alan bir siyaset...

Yukarıda “sınıf kapasitesi”ni –olumlu ya da olumsuz– etkileyen unsurlardan söz etmiştim. Bu unsurların kimisi işçi sınıfına dışsaldır: Örneğin, derin bir mali kriz ya da savaşta alınan önemli bir yenilgi sonrasında hakim sınıflar arasındaki ayrışma “sınıf kapasitesi”ni arttıracak bir fırsat oluşturabilir. Bu unsurlardan bazıları ise içseldir: Örgütlenme veya ağ oluşturma önündeki engelleri aşabilen bir işçi sınıfının elbette eyleme kapasitesi artacaktır. Bu alandaki her zorluk da doğal olarak eyleme kapasitesini düşürecektir.

İşte kimlik sorunlarını tam da bu perspektiften değerlendirmek gerekiyor. Toplumda bizim irademizin dışında, tümüyle tarihsel nedenlerle var olan kimlik-kaynaklı mağduriyetleri, sınıfın kapasitesini arttıracak yönde nasıl değerlendirebiliriz? Bir sol siyaset, bunu kendine dert edinmeyecekse neyi edinecektir? Bir ilin kiraz toplayan Türk işçileri, aynı nedenle illerine gelen Kürt işçilerini kovdukları bir ortamda, sınıfın eyleme kapasitesi nasıl arttırılabilir? Bu alana girmekten çekinen, kimlik sorunlarını kendi siyasetinin bir parçası kılmayan bir sol bu sorunla baş edebilir mi? Eğer sosyalizm ve eşitlik ideallerinin işçi sınıfına içsel yapısal bir zorunluluk değil, bir “tercih” olduğunda anlaşıyorsak bu alanda yer alarak müzakere zeminlerini oluşturmakta çekinen bir sol, bu sapmaların önüne nasıl geçecektir?

Kimlik siyaseti” diyerek görmezden gelinen o siyaset tarzının iki boyutu olduğunu unutmamak gerekiyor: Bu yazıda savunulduğu biçimiyle kullanılması durumunda sınıf içindeki çatışmaları en aza indirecek boyutu olduğu gibi, hakim sınıfların, sınıf mücadelesindeki düşmanlarını algılamalarında hatalar yapmalarını kolaylaştıracak ve tam da bu nedenle işçi sınıfının kapasitesini kendiliğinden arttıracak boyutları da vardır.

Türkiye tarihinin ürettiği bu mağduriyetler o kadar uzun bir geçmişe dayanıyor ki, artık bu sorunlar birbirleriyle hemhal oldular. Hangisinin nerede başlayıp, nerede bittiğini ayırt etmek zorlaştı. Böylesi durumlarda, çeşitli mağduriyetleri birbirlerinden ayrıştırarak çözmek imkansızlaşır. Yapılması gereken, bütün bu farklı mağduriyet alanlarını ortak bir zeminde bir araya getirmektir. Bu zemin, doğası gereği çoğulcu olacaktır. Bu zeminden üreyecek siyaset, esas olarak “müzakereci/tartışmacı demokrasi”yi temel alacaktır. Müzakere süreçlerinin bizatihi kendisini bir değer olarak alacaktır. Müzakerenin -doğası gereği- determinist bir süreç olmadığını, başka bir deyişle, müzakerenin sonucuna dair ön kestirimleri olsa bile bunların son tahlilde belirsizlikler barındırdığını bilen ve dolayısıyla dayatmacı olmayan bir siyaset olacaktır.

Müzakereci/tartışmacı demokrasi” derken güçlü bir varsayımım var elbette: Türkiye tarihinin ürettiği mağduriyetlerin, -Marksist jargonla söylersem “çelişkilerin - “uzlaşmaz olduğunu düşünmüyorum. Her çelişki, “uzlaşmaz çelişki” değildir! Kimlik-kaynaklı çelişkiler bu kabildir. Sistem tarafından haksızlığa uğradığını düşünen kimlikler bir araya geldiklerinde, birbirlerini dinleyebilirler, birbirlerinin deneyimlerinden öğrenebilirler ve hep birlikte karşı-hegemonik bir dili inşa etmeye başlayabilirler. Müzakere sonrasında umulur ki, hiçbir mağdur dinamik kendi mağduriyetinin diğerlerinden ayrışık olmadığını ve ancak “ötekiyle” birlikte ortak bir gelecek tahayyülünü yaşama geçirebilmesi durumunda sorunlarının çözülebileceğini idrak edecektir.

Temel meselemiz idrak! (10) Sol siyaset, eğer toplumda bir hegemonya kurmak istiyorsa, sistemle sorunu olan bütün mağdur kimlikleri bir araya getirecek ve onlarla birlikte alternatif bir siyaseti topluma sunacak feraseti göstermelidir. Karşımızdaki temel güç olan AKP iktidarını yenilgiye uğratmanın başka yolu yoktur. AKP, sıradan bir siyasi proje değildir. Geldiği yer itibariyle hegemonyanın ta kendisidir. AKP’nin gayet başarıyla inşa ettiği siyasal, toplumsal ve kültürel bir hegemonyadan bahsediyoruz. Bu hegemonyaya karşı mücadele, sadece “mücadele” veya “direniş” diliyle olmaz. Bunun, toplumun geniş kesimleri açısından hiçbir karşılığı yoktur. Toplumda bu kadar geniş bir hegemonik alan yaratmış bir iktidarın karşısına, ancak alternatif bir siyaseti örgütleme kapasitesine sahip ve değişimi yönetmeye muktedir olduğuna toplumu ikna edecek bir siyaset dikilebilir.

Karşı-hegemonya projesi tam da bu nedenle elzemdir. Sol siyasetin, toplumun çoğunluğuna konuşmayı başarması gerekir. Bu topraklarda farklı tarihsel hakikatler olduğunu, tarihin hepimiz tarafından farklı yaşandığını, hepimiz için ayrı ayrı mağduriyetler ürettiğini ve bu farklı tarihsel hakikatlerin birbirlerine temas edecekleri zeminleri oluşturmadığımız müddetçe hiçbirimizin hakikatin bütününe vakıf olamayacağımızı kabul eden bir yerden siyaseti kurgulamalıyız. Bu siyaset, her şeyden önce ahlak temelli olacaktır. Çoğunluğu ikna etmeye dönük, onu ahlaki tercihler yapmaya zorlayacak bir dil üzerinden siyaset yapacaktır.

Öte yandan karşı-hegemonyanın sadece siyasal alanda kurulamayacağını da gözden ırak tutmamak gerekiyor. Farklı tarihsel hakikatleri dillendiren, o hakikatlerin yol açtığı mağduriyetler üzerinden toplumda bir farkındalık yaratmaya çalışan sivil toplum unsurlarını ıskalayan bir siyasal partinin hegemonik bir projenin asli unsuru olamayacağı açıktır. Böylesi bir proje için yola çıkmış bir partinin her şeyden önce “öğrenen parti” olması gerekir. Hakikatin bütününe vakıf olmadığını bilen –ve dolayısıyla çevresine sürekli hakikat vaz etmeyen–, sivil toplumdan öğrenen ve o öğrendiklerini de kendi bünyesine eklemleyebilen bir parti, soldaki “sivil toplumculuk” ezberini bir kenara bırakmış bir parti...

Burada söylenenlerin sosyalizmle ilgisini kuramayanlar olabilir. Bir bölümünü ikna etmenin imkansız olduğunu biliyorum. Diğerleri için sadece basit bir hatırlatma yapıp, sözü dünyanın yaşayan en büyük tarihçisine bırakmak isterim. Basit hatırlatma şu: En keskin sözleri, en radikal programı ortaya koyarak radikal siyaset yapılmıyor. Hatta hiç siyaset yapılmıyor!

Son söz Eric Hobsbawm’ın: “Maalesef, moral vermek yeterli olmuyor. Bizim öncelikli hedefimiz, insanlığın sorunlarının sadece sosyalizm ile çözülebileceği inancımız doğrultusunda anlamlı işler yapabileceğimiz o noktaya ulaşmaktır. O noktaya ulaşmak ise, hangimizin sosyalizmi en fazla istediği veya en çabuk istediği üzerinden tartışarak gerçekleşecek bir şey değildir” (1989: 96).

Bu yazı Birikim Kasım 2011 sayısında yayınlanmıştır

KAYNAKÇA

Anderson, Perry. 1974. Lineages of the Absolutist State. Verso: New York.
Bora, Tanıl. 2005. “İktisat İdeolojisine Karşı Sınıftan Kaçış, Sınıfa Kaçış”. Yeni Bir Sol Tahayyül İçin içinde. İstanbul: Birikim Yayınevi.
Cohen, G. A. 1978. Karl Marx’s Theory of History. Princeton: Princeton University Press.
Cohen, G. A. 1995. Self-Ownership, Freedom and Equality. Cambridge: Cambridge University Press.
Ergut, Ferdan. 2004. “Sınıf Oluşumunu Doğru Anlamak”. Virgül. no. 76: 22-27.
Hobsbawm, Eric. 1989. Politics For a Rational Left. Londra: Verso.
Honneth, Axel. 1995. The Fragmented World of the Social. New York: State University of New York Press.
Honneth, Axel. 1996. TheStruggle for Recognition. New York: Cambridge: MIT Press.
İnsel, Ahmet. 2010. Sosyalizm: Esasa, Ufka ve Bugüne Dair. İstanbul: Birikim Yayınları.
Mann, Michael. 1993. The Sources of Social Power. New York: Cambridge University Press.
Sassoon, Donald. 1996. One Hundred Years of Socialism. New York: The New Press.
Skinner, Quentin. 1969. “Meaning and Understanding in the History of Ideas,” History and Theory içinde.
Thompson, E. P. 1963/2004. İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu. İstanbul: 
Birikim Yayınları.




DİPNOTLAR

1 - 15 Ekim 2011’de siyasal yaşamına başlayan Kongre Girşimi’nin dışında kalmayı tercih eden ortodoks sol, bu kararlarını verirken, kendilerinin temel önceliklerinin “emek mücadelesi ve anti-kapitalizm” olduğunu, oysa Girişim’in temel eksenin “kimlik mücadelesi” olduğunu iddia ediyorlardı.
2 - Ama bir dipnot: Marksizmi tam da bu perspektiften yorumlayan çok önemli bir çalışma için bkz. G. A. Cohen (1978). Yazının giriş bölümündeki temaya devam etseydim şunu da söyleyecektim: “Büyük Yapıt”ların anlamlarını teke indirgemek imkansızdır. Marx’ın yazdıkları Cohen’in geliştirdiği –ve oldukça da karmaşık olan– modele de cevaz veriyor. “Marx’ın tek doğru yorumu benim sunduğumdur” diyecek cürete sahip değilim.
3 - Elbette burada Genç Marx için bir parantez açmak gerekiyor. Marx, erken dönem yazılarında Hegel’in tanınma meselesiyle ilişkilenmiştir. Fakat burada da sadece “emek” üzerinden ilişkilenmiştir. Tanınma, esas olarak emeğin kendini gerçekleştirmesi sorunudur. Üretim sürecindeki birey, bir yandan kendini gerçekleştirirken bir yandan da yanı başındakilerin o ürettiğine muhtaç olduğunu ve o ihtiyacı karşılamanın verdiği kendini olumlama hissini yaşar. Son tahlilde iç çelişkileri barındıran bir bakıştır bu ve Marx kapitalist üretim tarzını incelediği sonraki “bilimsel” çalışmalarında bu yaklaşımı terk eder. Artık sınıf mücadelesi, tanınma için verilen bir mücadele olmaktan çıkmış ve emekçinin üretim sürecinde kendini gerçekleştirmesinin önündeki engelleri kaldırmaya dönük, “sınıf çıkarını” merkeze alan bir mücadele haline gelmiştir. Özneler-arası alan kaybolmuştur (Daha ayrıntılı bir tartışma için bkz. Honneth 1996: 145-150).
4 - Meraklısına not: Anderson’ın okumasına göre bu analizler içinde en yanlış olanı (“bu devlet burjuvaydı”) Marx’a aittir. Doğru olanı da –her zaman daha özenli bir tarihçilik yapmaya çalışan– Engels’e aitti (“bu devlet, bir geçiş döneminde feodal beylerin kendilerini koruyabilmek için göreli-özerk bir yapıya büründürdüğü feodal bir devletti”). Fakat burada bile Anti-Duhring’deki Engels doğruydu; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde aynı devleti “hakem” olarak tanımlayan Engels değil!
5 - Bu meselenin, “nasıl bir sol” sorusuyla da doğrudan ilgisi var: Bolluk varsayımı eşitliği öngörür; kalıcı kıtlık koşullarında ise eşitlik ancak talep edilir: Kitlelerin gönlünü kazanarak, onları ikna ederek talep edilir (Cohen: 10). Konuyla ilgili önemli saptamalar için bkz. (İnsel 2010).
6 - Bu bölümdeki tartışma esas olarak Honneth 1995 ve 1996’nın analizlerine dayanmaktadır.
7 - 2 no’lu dipnotta Geç Marx’ın çalışmalarında tanınma mücadelesinin temel belirleyeni olan özneler-arası alanın kaybolduğuna değinmiştik. Fakat çok önemli istisnalara değinmek gerekiyor: Aynı Marx, tarihle ilgili metinler üretmeye koyulduğunda, bu alana büyük önem veriyordu. Öznelerin hangi koşullarda ve ne tür bir siyasal faaliyete girdiklerini incelediği 18 Brumaire ve Fransa’da İç Savaş kitaplarındaki gruplar ya da sınıflar kendi kimliklerini garanti altına alacak değerleri savunmak ve yerleştirmek için mücadele ederler (Honneth 1996: 150). Sınıf mücadeleleri ile tanınma mücadelelerini eklemleyen Marxist tarihçiler, geleneğin bu yanından besleniyorlar.
8 - “Sınıftan kaçış” demişken, Tanıl Bora’nın mükemmel deyimiyle “sınıfa kaçış” olarak beliren diğer tehlikeyi de ıskalamayalım (Bora 2005).
9 - Güncele dair bir parantez: Bu sorunların hiçbiri AKP ile başlamadı, AKP ile de bitmeyecek. Bütün reflekslerini AKP’ye bakarak veren, AKP’den bağımsız bir siyaset örgütleme tahayyülünü yitirmiş bir sol, elbette bu sorunların tarihselliğini göz ardı edecektir. Solun bir an önce kategorik AKP/hükümet karşıtlığından, sistem karşıtlığına geçmesi gerekiyor. Anti-sistemik bir mücadelenin dili, kendini salt hükümet karşıtlığı üzerinden kuran bir dilden elbette çok farklı olacaktır.
10 - “İdrak sorununa” ilişkin “demokrat haber” sitesinde yazdığım üç yazılık dizinin birincisi ve diğerlerinin linkleri için bkz. http://www.demokrathaber.net/temel-sorun-%E2%80%9 Cinkar%E2%80%9D-degil-%E2%80%9Cidrak%E2%80%9D-makale,808.html