Taraf'ın soruşturmasına yanıtlar: CHP'nin krizi


Taraf'ın soruşturmasına yanıtlar: CHP'nin krizi


- CHP’nin temel sorunu tarihle. Aslında, memleketin temel sorunu tarihle! Toplum olarak bizi uçurumun eşiğine getiren sorunların bir bölümü kapitalizmden kaynaklıysa (sınıf ve ekoloji sorunları), bir bölümü de (benim “tanınma” sorunları dediğim kimlik-merkezli mağduriyetler) doğrudan doğruya Türkiye’de ulus devletin kurulma sürecinin özgüllüklerinden kaynaklanıyor, yani tarihten kaynaklanıyor. (1)

Aslında sadece CHP değil, solun önemlice bir bölümü de bu iki sorun arasında hiyerarşik bir ilişki kurmamak gerektiğini henüz bilincine çıkarmış değil maalesef. Hala sınıfsal sorunların, tanınma sorunlarını en üst kertede belirlediğini düşünüyorlar. Oysa her ikisi de yaşamsal önemdeki bu sorun alanlarının birbirlerinden özerk dinamikleri var.

Hele de söz konusu olan Türkiye gibi bir ülke olunca tanınma (yani tarih!) sorunları çok daha yakıcı oluyor. Bu sorunlar en kaba ifadesiyle dağılmakta olan bir imparatorluktan ulus devlete geçiş sorunlarıdır. Bu ülkede tarih, her ülkede olduğundan daha canlıdır. Tarihçilerin siyasal sorunları çözmek için bu kadar sık göreve çağrıldığı, her gazetenin bir “tarihçisinin” olduğu, televizyonlarda en çok izlenen saatlerin tarih programlarına ayrıldığı başka bir ülke bulmak kolay değil! Tarihle kurduğumuz/kurmadığımız bu marazi ilişkinin sebebi işte bu 100 yıllık tarihin aslında güncel bir mesele olmasından kaynaklanıyor. Bizde geçmiş, geçmiyor! Alevi Sorunundan Kürt Sorununa, Avrupa ile kurduğumuz/kuramadığımız ilişkiden gayrı Müslimlerin sorunlarına kadar çok önemli sorunlarımızın hepsi aslında tarihsel sorunlar. AKP ile başlamadı, AKP ile de bitmeyecekler…

Türkiye toplumunun değişik kesimlerinin değişik tanınma ve katılım taleplerine ve mücadelelerine yanıt veremeyen bir siyasetin toplumda bir karşılığı olacağını sanmıyorum.

Tanınma sorunlarının bir bölümü elbette ulus devletin kurulma döneminin öncesine uzanır. Fakat bütün bu mağduriyetlerin politikleştiği, merkezi bir devlete yönlendiği, örgütlendiği ve en önemlisi mücadele yöntemlerini belirledikleri dönem ulus devletin inşa dönemidir. O devletin pratiklerine bir yanıt olarak bu mücadeleler kendi yollarını çizdiler.

CHP işte bu tarihin kurucu unsurudur. Bir kurucu unsurun, kendi tarihiyle arasına mesafe koymasını beklemek belki de insafsızlıktır. Kendini solda tanımlayan birçok insan bence bu insafsızlığı yapıyor ve CHP’den kendi tarihiyle arasına mesafe koymasını bekliyor. Dahası, parti içinde azınlıkta da olsalar bir grup CHP’li bunu yapmaya da çalışıyor gerçekten. Fakat maalesef “tarih” dediğimiz o heyulanın bir gücü varsa işte böyle anlarda ortaya çıkar. Tarih, insanların yapıp ettiklerinden ibaret değildir. İnsanlar kadar kurumlar, üretim tarzı, coğrayfa, din, kültür, doğa da tarih “yapar”. Tarih, son tahlilde insanların yapıp ettikleri ile içlerinde bulundukları değişik yapıların etkileşimidir.

CHP’nin değiştiğini iddia edenler (daha doğrusu değişmesini arzulayanlar) bu tarihi göz ardı ediyorlar. Kurumların da kendi tarihleri, hafızaları olduğunu görmezden geliyorlar. Öznelerin kurumları dönüştürme kapasitelerini çok önemsiyorlar, kurumların özneleri biçimlendirme kapasitelerini çok küçümsüyorlar.

- CHP’de elbette “yenilikçiler” olarak adlandırmayı hak eden bir grup var. Sorun, bunların güçlerinin, fikri hazırlıklarının 100 yıllık tarihi yenip yenemeyeceğinde… Benim şüphelerim var. Kılıçdaraoğlu’nun CHP başına geldiği günlerin rüzgarını hatırlayalım. O rüzgar, gelenden çok gidenin yarattığı bir rüzgardı aslında! AKP ile başa çıkamayacağı anlaşılmış bir lider, görünürde siyasal olmayan bir nedenle ayrılmak zorunda kalmış ve yerine yeni bir umut belirmişti. O günlerde de yazmıştım: Bu ümidin altı boştu. Kılıçdaroğlu ve - o dönemde varsa- ekibinin Baykal CHP’sine muhalefet ettiğini gösteren hiçbir işaret yoktu; bir muhalefet platformu kurduklarına ya da herhangi bir politik metin ürettiklerine dahi şahit olmamıştık. Tam tersine, Kılıçdaroğlu yıllarca Baykal CHP’sinin merkez yöneticiliğini yapmıştı. (2)

Sonuç olarak CHP’deki lider değişimine giden sürece damgasını vuran, CHP’yi özgürlükçü bir hatta sokmaya çalışanların mücadelesi olmadı. Sürece damgasını vuran ana dinamik, kişiler etrafında birleşen ve hangi programatik zeminlerde ayrıştıklarını (veya tekrar buluştuklarını) bilemediğimiz koalisyonların iç hesaplaşması oldu. Koalisyonların bu kadar çabuk kurulup, bu kadar çabuk yıkılmasının esas nedeni ise programatik ve ilkesel bir tartışmanın söz konusu olmamasıydı.

Kılıçdaroğlu liderliği böylesi bir iç mücadelenin içinden gelmediği içindir ki, bütün amacını parti bütünlüğünü korumaya adadı. Bana öyle geliyor ki, Onun temel hedefi, “eski” CHP’nin teorik/pratik eleştirisi üzerinden “yeni” CHP’yi yaratmaktan çok, parti içindeki “yenilikçiler” ve “ulusalcılar”ı fedaratif bir yapıda tutmaktı. Daha fazlasını hedefleyemezdi. Zira, başta Kürtler olmak üzere Türkiye toplumunun tanınma taleplerinin ulaştığı düzeyin radikalliği düşünüldüğünde CHP’nin bu taleplere kendi tarihi içinden bir yanıt vermesi mümkün değildi. Kılıçdaroğlu, tarihin gücüyle karşı karşıya gelmişti. Ve bu güçle mücadele etmeye değil, uzlaşmaya karar verdi. Tanınma taleplerine yanıt vermesi durumunda CHP’nin 100 yıllık patikasının oluşturduğu bütün dengeler alt üst olacak ve parti dağılacaktı. Son dönemde parti içinde yaşananlar gösteriyor ki Kürt Siyasal Hareketi mevzi kazandıkça “ulusalcılar”ın dünyası bir varoluş mücadelesine dönüşüyor ve artık Kılıçdaroğlu’nun bu uzlaşma çabası bile onlar için önemsizleşiyor.

CHP’nin aslında bu 100 yıllık uzun dönemli patikasının yanında bir de kısa dönemli (20 yıllık) patikası var. 1970’ler, yüzünü biraz olsun toplumsal sorunlara dönmeye başlamış CHP için belki de yeni bir patikanın başlangıcı olabilirdi. Ama 12 Eylül geldi ve süreç sert bir biçimde durduruldu. Bu noktada bir parantez açmalıyım: CHP gibi bir parti kapitalist düzeni aşma boyutuna gelmedikçe emekçi sınıfların ücret ve örgütlenme taleplerini göreli olarak daha kolay karşılayabilir; hatta bu taleplerin düzen sınırlarının dışına taşmaması için cevval de olabilir. Başlarken sınıf ve kimlik mücadelelerinin birbirine indirgenemeyeceğini söylemiştim. CHP bunun iyi bir göstergesidir. 1970’lerde sınıf mücadelesi yükseldiğinde bu mücadele ile –elbette sınırlı bir biçimde de olsa- etkileşmeyi başarmıştı CHP. Fakat aynı durum tanınma/kimlik taleplerinde gerçekleşmeyecektir. Zira Türkiye toplumunun temel fay hatlarını da gösteren bu talepler ile CHP’nin kurucu ideolojisi ve temel politik ilkeleri arasında kan uyuşmazlığı vardır.

Sonuçta, Baykal 12 Eylül’ün getirdiği bu zorunlu kesintiden de yararlanarak CHP’yi tekrar ana yatağına geri çekti ve “Cumhuriyet değerleri” ekseninde yeniden kurdu. Ben Baykal dönemini başarısız olarak değerlendirmiyorum. Bu dönemde, Kürtler ve Şeriatçılar olarak iki ana düşman tanımlandı ve bu düşmanlar üzerinden yaratılan korku sayesinde yüzde 20 mertebesinde bir oy tabanı konsolide edildi. CHP’nin topluma sunduğu mesaj çok netti. Ne dediği anlaşılır bir partiydi. Bu mesajın toplumdaki karşılığının da üç aşağı beş yukarı bu mertebede kalacağı biliniyordu elbette. Ve öyle de oldu. (3)

Oysa şu andaki görüntü bambaşka… Programatik/ilkesel zeminlerde şekillenmeyen bir süreç sonucunda lider değişti ve bütün partinin tek hedefi Baykal’a göre daha sempatik bir liderle daha fazla oy kazanmaya endekslendi. İlk başlarda kimse ilkesel meseleleri dert edinmiyordu. Laiklik söyleminin geriye atılıp iş ve aş meselelerini öne çıkarmanın yeteceği varsayıldı. Tanınma sorunları partinin hala gündeminde değildi. Kılıçdaroğlu’nun Alevi Sorununu her seferinde teğet geçmesini, Et-Balık Kurumunu bölgeye yaymak ile Kürt Sorununun çözümü arasında kurduğu bağlantıyı falan hatırlayalım. Bütün bu süreçte CHP merkezi, fincancı katırlarını ürkütmeden yol almaya çalıştı.

Oy kaygısının neredeyse tek belirleyen olduğu bir ortamda –çok manidar olduğu için bu örneği veriyorum- iki Aygün’ün birden milletvekili olmasında bir sakınca görünmedi mesela. Her biri kendi çevresinden oy getirecekti. Türkiye’de tanınma sorunlarının yarattığı talepler bu düzeylerde olmasaydı proje belki başarılı olabilirdi. Ama son tahlilde ulus-devleti tartışmaya açan bir Türkiye’de Hüseyin Aygün ile Sinan Aygün arasında salınan bir parti uzun süre iç bütünlüğünü koruyamazdı. Baykal döneminin ne dediğini bilen CHP’si, yerini işte bu CHP’ye bıraktı.

CHP içindeki gerilimin, sürdürülebilir olduğunu sanmıyorum. Bu gerilimi, kaçınılmaz sonuna doğru götürecek olan da Kürt Sorunudur. Bu sorun ulus devlet sorunudur; anayasa sorunudur. “Eski” ya da “derin” CHP dedikleri, tarihsel CHP Anayasa tartışmalarında daha fazla kendini gösterecektir. Nitekim şimdiden birçok kilit meselede MHP ile birlikte hareket ettiklerini gözlüyoruz.

Müzakere süreci başarısız olursa –ki hiç uzak bir ihtimal değil- CHP örgütsel bütünlüğünü bir müddet daha sürdürür. Fakat müzakere başarılı bir biçimde ilerlerse, yani Kürtlerin ulus-devletin kuruluş mantığını aşan tanınma talepleri karşılık bulursa CHP bu haliyle yola devam edemez. Türkiye toplumu bütün kesimleriyle ana dilde eğitimi, bölgesel ve özerk yönetimleri, Öcalan’ın koşullarının iyileştirilmesini, genel affı v.s. tartışmaya başladığında, bu tartışmalar mesela MHP’de bir tahribata yol açmaz. Ama aynı şeyi CHP için söyleyebileceğimizi sanmıyorum. Tartışma süreci kırılmayla sonuçlanabilir. Kimin kalıp, kimin gideceğini elbette kestiremeyiz. Bana öyle geliyor ki tarihsel CHP’nin temsilcileri mülkiyeti elde tutmaya devam ederler. Sonucu görmek için çok fazla beklemeyeceğiz sanırım. Yerel seçim sonuçları bu açıdan belirleyici olur.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım nedenlerle – ve elbette yanılgı payıyla birlikte- CHP içinde anlamlı bir dönüşümü mümkün görmüyorum. Ne kurumun tarihi, ne de böylesi bir dönüşüm için uğraş verenlerin kolektif örgütlülük düzeyi ve entelektüel/politik hazırlıkları bunu sağlamaya yetmeyecek diye düşünüyorum.

- AKP’nin hegemonik iktidarına bir karşı-hegemonya ile yanıt verecek yeni bir siyaset anlayışına ve zeminine ihtiyacımız var. Bu zemin, tarihin yüklerinden mümkün olduğunca arınmış, bütün politik gündemini AKP’ye hizalamamış bir zemin olmalıdır. Başta CHP olmak üzere, Türkiye’deki muhalefetin temel sorunu, önce AKP’nin eylemesini bekleyen ve ardından ona tepki veren bir strateji izlemesidir. Karşı-hegemonya kurmayı hedefleyen bir muhalefet ise tepkisel değil; öncelikle alternatif olmalıdır. Bu alternatif de esas olarak Türkiye’nin dört temel alandaki adalet taleplerine dair söz söyleyerek, çözüm üreterek olabilir diye düşünüyorum: İktisadi adalet, katılım adaleti, tanınma adaleti ve çevre ve iklim adaleti. Bu alanların her birinin özgül koşulları ve değişik özneleri var. Bu alanları, bütünlüklü bir siyasetin bileşenleri kılamadığımız müddetçe karşı-hegemonik bir siyaseti de kurgulayamayacağız demektir. Üyesi bulunduğum Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin, Türkiye’nin mağduriyet üreten temel alanlarını saptamış ve bu alanlar arasında hiyerarşik bir ilişki kurmayan siyaset anlayışıyla böylesi bir zemini oluşturma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorum.

 

NOTLAR:

(1) Bu yazı Taraf Gazetesinin “CHP ve Sosyal Demokrasinin Krizi” başlığıyla hazırladığı soruşturmaya yanıt olarak yazılmıştı. Gazetedeki yer kısıtı nedeniyle ancak sınırlı bir bölümü 20/2/2013 tarihli gazetede yayınlanabilen yazının tamamını Turnusol’da paylaşıyorum.

(2) Kasım 2010 tarihli yazı için bkz. http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=7709&pid=19&makale=CHP%20yan%FDt%20olabilir%20mi?

(3) Biri uzun, biri kısa bu iki patikanın belirleyiciliği için bkz. http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=14975&pid=19&makale=CHP