Zor günler

Zor günler 

Şu zor günlerde yanınızda yaşadıklarınızı enine boyuna konuşabileceğiniz,  duygularınızı açacağınız dostlarınız varsa şanslısınız. Demek ki yalnızca havalar güzelken değil, gerçekten güven temelinde seyrediyor bu ilişkiler, yoksa dostlarımızla halı altına süpürmek zorunda kaldığınız durumlar az değil. Güven yani kendini bırakabilecek yakınlıklarının sayısının yeterli miktarda olması uzun ve sağlıklı yaşamada hiç küçümsenmeyecek bir faktör. Son yıllarda davranış bilimi bu konunun üzerinde çok duruyor. Konu yeni değil tabii,  2300 yıl önce Aristotales'in "Nikomatik ethik" adlı eserinde ele alınmış yararlı dostluklar konusu. Markar Esayan'ın sözünü ettiği mahalle baskısının alabildiğine bastırdığı bu günlerde dostluklarımızın da sınav verdiğini, yalnız makro düzeyde değil, her kriz halinde olduğu gibi kişisel ilişkilerde de güven sorunu yaşadığımızı düşünüyorum.

En başta
kaybetme korkusu geldi oturdu. Zaten politik konuları ince ayarlı balansta konuştuklarımızla Gezi'yi nasıl konuşacağız? Dünyada politikanın dışında çok önemli şeyler var ve dostluklar başka temellerde de derinleşebilir. Ama tuhaf birşey oldu, Gezi tüm dünyamızı kapladı. Yarının ne olacağından duyulan endişe, güvensizlik, öfke ve kızgınlığı tetikledi. Ben kendi adıma konuşurken zaman zaman kontrolümü kaybetmekten korkuyorum. Kendi kendime nasıl olur diyorum, nasıl olur da bu kadar kör olunur, böyle saplantılı olunur. Kendimin de içten içe körlükle ve gerçeği görmemekle suçlandığımı imalardan anlıyorum. Bazı arkadaşlarla uzun süre birbirimizi aramayacağımızı çok iyi biliyorum.

 Paul Auster
ve John Maxwell Coetzee’nin yazışmalarını derleyen "Şimdi ve burada"yı tekrar aldım elime, kitaba kapandım.  "Hiçbir zaman göründükleri gibi olmayan aşk ve politikanın aksine, dostluk olduğu gibi görünür. Dostluk saydamdır" diyor Cotzee. Kulağa çok hoş geliyor.  Cotzee bu değerlendirmeyi yaparken sol gelenekten gelenleri ne kadar işin içine kattı bilmiyorum.

Bazen ne telefonu, ne bilgisayarı, ne de televizyonu açmak geliyor içimden. Herkese itinalı bir AKP lanetlemesi girizgahıyla konuyu direnişe getirmekten bıktım. Televizyonu yalnızca haberden habere açıyorum. Eskiden bütün gün çalan radyom kapalı. Yeteri kadar köşe yazısı okudum, artık basılı yayında olmayanları internette aradım buldum, videolar seyrettim, sosyal medyada dolaştım, açık oturumları bir bir izledim. Ekrana çıksa diye beklediklerim de var, ama Gezi Parkı ünlüleri oluştu, jeoloji profesörleri gibi program, program geziyorlar kusura bakmasınlar. Yüz elli yıllık geçmişi olan sosyoloji bilimiyle nispeten erken tanışan nadir ülkelerden biri olan Türkiye'nin Durkheim sosyolojisi ve Comte pozitivizmi ile beslenmiş aydınlarının özlemleriyle gözlemlerini birbirinden ayırmaya çalışmaktan yoruldum.  Süpriz isimler yoksa, kimin ne diyeceğini önceden kestirmek çok zor değil. 

Haber portalıyla açılan internet sayfasına acaba birşey oldu mu diye ürkerek bakıyorum. Numaralarını kapatan polisler, çadırları yakan zabıtalar… 1 Mayıs mahallesinde kalabalığın üstüne sürüp bir genci öldüren araba… O polisin elini çeviren taş? Tahrir'de de kalabalığın üstüne deve ve atla gitmişlerdi. Aynısı Brezilya'da da oldu, bir araba kalabalıkların üstüne sürüldü, bir genç ezildi.  Şimdi bütün bunlar ne? Bunları da konuşamıyoruz. Birincisi açıklayamıyoruz, ikincisi solun eski hastalığı komplocu olma, komplocu olma ucuzluğunda görünme korkusu. Başbakan "bu operasyon tutmadı" diyor. Başbakan Yardımcısı Süleyman Soylu herşeyin internetime dokunmayla başladığını ve bunu açıklamanın şu anda uygun olmadığını, daha sonra belgeleriyle açıklayacaklarını söylüyor. Bu da ürkütücü. Yani hala faal olan birileri var ve her an harekete geçebilirler. Deprem korkusu gibi.  Bu korku bence komplonun kendisi kadar zararlı.  Gerçeği anlatacak raporları uzun süre beklememiz gerekecek. 

Selanikli ve CHP'li bir sülalede ayrık otu gibi DP ocak başkanlığı yapan babamın 27 Mayıs'taki halini hatırlıyorum. Darbe sonrası uzun süre evden çıkmamış,  oturup tutuklanmayı beklemişti. Evinde tutuklanmayı işyerinde çalışanlarının gözü önünde tutuklanmaya yeğlemişti sanırım. General akraba araya girmiş, ilgili kişileri bulunmuştu. Babam tutuklanmadı, ama bizim eve gelip gidenler değişti. Pek çok dostuyla arası açıldı ve ondan sonra kurulan AP'in içinde de yer almadı. Yine de babam son bir kez arkadaşlarıyla yumuşak geçiş yapmak için buluştu, AP'nin İstanbul'daki ilk bir kaç toplantısından bazıları bizim Sultanahmet'teki evin misafir odasında yapıldı. Daha sonra babam yıllar boyu CHP'li arkadaşlarının, akrabalarının arasında 27 Mayıs methiyesi dinledi durdu. 

Bol bol konuşup yazı paslaştığımız kadın arkadaşım bu günlerde bana çok iyi geliyor, onu sakinleştirirken kendimi de toparlıyorum. O benden beter, panik atak halinde, "Yalnız seninle konuşabiliyorum" diyor. Facebook'ta isminin önünde TC olan solcu bir kadın arkadaşına da giden temizlikçi kadının hikâyesini anlatıyor telefonda. Eski solcunun evinde namaz kılamıyormuş kadın, namaz kıldığını evin sahibinden saklıyormuş. "Şimdi arka odada namaz kılıyor" diyor.  Bir ara dışarıdan gelen gürültüyü kesmek için pencereyi kapatıyor. "Her gece, her gece yetti artık" diyor.  "Olsun" diyorum," çalsınlar, yeter ki böyle şiddetsiz eylem olsun. Burada da çalıyorlar". "Sen bir de burayı gör" diyor.

Saat sekiz buçuk dokuz arası birden Moda caddesi hareketleniyor. Ellerinde flama ve pankartlarla Kadıköy istikametinden gelen grup daha bizim bulunduğumuz yere gelmeden tencere tava sesleri duyulmaya başlıyor. Grubun ne kadar kalabalık olduğunu çıkaramıyoruz. Evlerden grubu karşılayan bayağı bir metal şakırtısı sokağı kaplıyor. Pencerelerde kimse yok. Bizim bulunduğumuz sıradaki pencerelerden geliyor olmalı, eğilip baktığım halde kimseyi göremiyorum. İki yanı 4-5 katlı, pencerelerinde yer yer Türk bayrağı asılı, çoğu Ermenilerin olan bitişik nizam evlerin sıralandığı sokakta ses yankılar yaparak çoğalıyor. Köşedeki taksi durağından şoförler de kornaya basarak çıngara katılıyor. Önümüzden geçerken flamalarından İşçi Partili olduğunu anladığımız grup "Faşizme karşı omuz omuza" diye bağırıyor.

Karşı evin penceresinde genç bir kadın elindeki tencereyi pencere pervazına yerleştirmiş,  darbeler indiriyor. Cihangir'deki evde pirinç havana tokmağıyla vurarak kilise çanı gibi sesler çıkardığımı hatırlıyorum. Kadın tam benim o yıllardaki yaşımda gözüküyor.

Kaldırımda elindeki alışveriş torbalarını yere bırakıp kollarıyla yaylar çizerek alkışlayan beyazlar giymiş ileri yaşlarda Modalı bir kadın bir şeyler söylüyor. Profilden ağzı üçgen şeklinde açılıp kapanıyor, söyledikleri duyulmuyor. İşçi Partisi'ni tanıdığına ihtimal vermiyorum. Yürüyen protestocuların çoğu erkek, seyredenlerin çoğu kadın.

Göstericilerin arkasına siren sesleri çalarak gelen bir cankurtaran da katılıyor. Ardından bir de çöp kamyonu. Kıyamet kopuyor, yana çekilen yok. Cadde boyunca uzanan araba kuyruğunda hangisinin direnişe katıldığı, hangisinin yürüyenleri protesto ettiği belli değil. Korna sesleriyle kalabalığın ardından gıdım gıdım ilerliyorlar.

Arkadaşım "Yine gelecekler" diyor. "Geri dönecekler. Başka gruplar da gelecek. Birlikte yürümüyorlar. SİP-TKP, Atatürkçüler ve İP ayrı ayrı yürüyorlar. Yandakiler hemen Türk bayrağı astılar. Onlar bizden daha iyi koku alıyorlar".  Yandaki komşularının Ermeni olduğunu daha önceden biliyorum.

Pencereden gelen caddenin rutin uğultusunda konuşmadan bir süre oturuyoruz. "Satacağım bu evi" diyor. "Bıktım, gerçekten bıktım, her gün her gün çekilmiyor" diye dertleniyor. Derdinin yalnızca bu sokak gösterilerinin olmadığını gece haberlerini dinlemeye başladığımızda anlıyorum. Erdoğan konuşmaya başlayınca başka kanala zaplıyor. "Dur bakim, ne diyor, dinleyelim?" dediğimde televizyonun sesini kısıyor.

"Neden kıstın?" diye soruyorum.

"Duyulur şimdi, bizim duvarlar ses geçiriyor" diyor.

"Yuh artık! Bu kadar mı?"

"Bu kadar" diyor.