‘AH!’LAR CUMHURİYETİ


Kalbim!

Şiirimin Hacer’ül esved taşı

Hadi ama baylar,

Bakın kaldıramıyorum,

Yardım edin de şunu yerine koyalım. 

Hay!

Keşke susmanın muhabbet kuşu olaydım.

Ters Pinokyo olmak istiyorum Gepetto Usta

Kötülüklere boğulup

insanlıktan çıkmak istiyorum artık!”[1] 

1/ Bugün varıp geldiğimiz yerde; soysal, siyasal, kültürel farklılıklarına düşmanlıkla insanı ve insani değerleri inkâr siyasetinin, salt güne mahsus bir kumaştan olduğunu söylememiz mümkün müdür? Değilse, ve özürleri ile epeyce de aşina isek; o mahut ‘Cumhuriyet’ kumaşını -‘insan’ı merkezine alan samimi bir hassasiyetle- tüm sorunlu ilmeklerine dek çözüp demokratik bir cumhuriyeti al baştan dokumamız –artık- kaçınılmaz değil midir? Yoksa, dön baba dönelim mi –ve, nereye kadar? 

Öyleyse; arkasında hizaya sokup ‘babalık’ ettiği kalabalığa, düşmanlaştırdığı ötekine -itikad ortaklığı ile- birlikte sopa sallama imtiyazı tanıyan devletle ilişkimizi  (‘işbirlikçiliğimizi’!) topyekûn gözden geçirmenin zamanı gelmedi mi? Tüm farklılıklarımızla eşit ve özgür yurttaşlar olarak yeni bir ‘devlet’, yeni bir ‘toplumsal sözleşme’ talep etmenin zamanı? Dinlisi dinsizi, Müslim’i gayri Müslim’i, Sünni’si Alevi’si, Türk’ü Kürt’ü, vs., eşit ve koşulsuzca birbirini tanıyanların ‘yeni yaşam’ını kurmanın; hep birlikte çocukluktan sıyrılıp ‘büyük insanlık’a talip olmanın vakti –gelmedi mi? 

2/ Bana bu soruları –yeniden- sorduran, Adnan Çelik ve Namık Kemal Dinç’in, İsmail Beşikçi Vakfı çatısı altında gerçekleştirdikleri, Yüz Yıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 DİYARBEKİR[2] çalışması oldu. 

Üç sancak ve onlara bağlı kazaları ile 1915’te bir ‘vilayet’ olan Diyarbekir, Osmanlı’nın Doğu’daki en önemli idari merkezi olagelmiştir.[3] 1878 (Ermeni sorununun çözümüne yönelik) ‘Berlin Antlaşması’, 8 Şubat 1914 tarihli ‘Vilayat-ı Şarkiyye’ye dair idari ıslahat antlaşması, savaşla birlikte ilgili müfettişlerin ülkelerine dönmek zorunda kalışları ve ıslahatın rafa kaldırılışı, ‘Balkan Savaşı’ ve yaşanmış nice bozgun sonrası Kafkas Cephesi’ndeki ‘Sarıkamış Faciası’ (Ocak 1915’te, Enver Paşa marifetiyle 90 bin askerin tek kurşun atmadan donarak hayatlarını kaybedişleri), ‘Çanakkale Muharebeleri’ ve İstanbul’un düşme kaygısı… derken, Osmanlı’nın sığındığı –Müslümanlık takviyeli- İttihatçı ‘Türklük’ damarı, ‘yüz yılın ahı’nı kurmak üzere, 1915’te işte o Diyarbekir’de atmaya başlamıştır. 

Ol minvalde o damar şöyle kanayacaktır: Tehcir harekâtı öncesi tüm Ermeni lider ve askerlik çağındaki erkeklerin toplanıp öldürülmeleri, 24 Nisan (İstanbul) 1915 aydın tutuklamaları (ilginç; aynı gün Diyarbekir Ermeni ileri gelenleri de tutuklanmıştır) ve sürülmeleri (ve akıbet!), Doğu sınır vilayetlerinin boşaltılması ve 1914 Islahat Antlaşması’na tâbi vilayetlerdeki tüm Ermenilerin –istisnasız- sürülmesi kararı ve 27 Mayıs 1915 tarihli –üç maddelik, geçici- ‘Tehcir Kanunu’nun kabul edilişi. 

Katliama doğru kanayan damarın düğümü Diyarbekir’in, 1914 rakamlarına göre, –sadece- vilayet sınırları dahilinde 50-60 bin (misal; Çınkuş’ta [Çüngüş] 10 bin) Ermeni yaşamaktadır. Diyarbekir havalisinde gerçekleştirilen Ermeni katliamı, hem o vakte dek birlikte yaşanılan Ermeniler’e, hem de Suriye’deki Deyr-i Zor’a doğru yola çıkarılmış kafilelere yöneliktir. Öncesi sonrası bir yana bırakılırsa, soykırım (Diyarbekir ve çevresinde) 1915 Nisan-Eylül arasında tamamlanmış; Harput, Erzurum ve Erzincan hattından gelip Diyarbekir güzergâhından geçmek zorunda kalan kafilelerin çoğu vilayet sınırından sağ çıkma olanağı bulamamıştır. 

Diyarbekir katliam şebekesinin başında, -Talât Paşa ile irtibatı dahilinde- Vali Dr. Reşit (İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından, Dağıstanlı Çerkes Reşit) vardır. Soykırımı halk indinde meşrulaştırıp halkı Hıristiyanlar’a karşı kışkırtacak ve katliama katılacak ‘milis’ güçlerini tedarik ederek Dr. Reşit’le birlikte ölüm şebekesini işletecek ana unsur Diyarbekir’in Müslüman eşrafıdır.[4] Soykırım[5] şebekesinin ikinci önemli damarı ise, merkezle işbirliği hâlindeki taşra hiyerarşisidir: Kabaca; beyler (‘mîr’, ‘beg’ -1915’e gelinceye, güçleri azalmıştır), ağalar, aşiret reisleri, şeyhler. 

Evet; merkezi ve siyasi bir kararla, Osmanlı Devleti, müessir teşkilatı ile, Ermeni tebaasının soyunu kırmış, tüm zenginliklerini (en irilerine devlet, daha az irilerine bürokrasi ile işbirliği içinde taşra hiyerarşisi el koymak suretiyle) gasp etmiş; sıradan halk da, gerek (paramiliter; ‘bejik’, ‘eskerên bejik’, ‘cendirmeyên bejik’ adı ile anılan ve jandarma teşkilatı gözetiminde iş gören –bir anlamda, bugünkü ‘korucu’ muadili) ‘milis’ güçlerine katılmak, gerekse de, bizzat komşuyu[6] talan ve  katletmek yoluyla hem dünyalığını, hem de Cennetliğini (üç gâvur ölüsü hacılığa, yedisi Cennet yoluna tahvil olmaktadır) tedarik cihetine gitmiştir. [7] 

Andığım çalışma, bir ‘sözlü tarih’ çalışması; dolayısıyla, 1915, ilk elden tanıklıklara tanıklıkla ya da –çoğu kez olduğu üzere- kuşaktan kuşağa aktarılmış hafıza kayıtları ile dile gelmekte. Kitapta çok sayıda örnek var; misal, Tarık Ziya Ekinci’nin, 1958’de Ergani CHP il başkanı olan Hayri Güldoğan’dan nakli. Hayri Bey o vakit yetmiş yaş dolayında. Çüngüş’ten Çermik’e doğru yol alırlarken anlatmıştır hikâyesini Hayri Bey, Ekinci’ye. Söz konusu yol üstünde, ağzı pek geniş olmasa da çok derin olduğu söylenen bir mağara vardır (‘dudeng’). İkinci bir hanım edinmek isteyen genç Hayri Bey, vaktin tehcir kafilelerinden birinin başında olan babasından, kafilede daha önceden gözüne kestirdiği kızı kendisi için alı koymasını ister. Ailesi dahil tüm kafile diri diri ‘dudeng’e atılmışken genç kadın karısı olur Hayri Bey’in. Gerisini Hayri Bey’den dinleyelim: “Bir gün bağda atın üstünde birlikte gidiyorduk. Birdenbire atladı attan ve mağaraya yakın bir yere koştu. Ben de onun arkasından koşmaya başladım. Sürmeye başladım atı. Bana, ‘Sakın gelme! Ben de babamın gittiği yere gidiyorum,’ dedi ve kendisini mağaradan aşağı attı”.[8] Ya da, Kulplu Rabia’nın dedesinden nakil olsun: “‘Mağaranın etrafı tümden parmaktı. Şimdi kılıcı vururken el ister istemez boynu korumak için öne geliyor, korumaya alıyor, parmaklar kesiliyor.’ Dedemin anlattıklarına göre, uzun bir süre o mağaradan iniltiler geliyormuş.”[9] Veya, bir  askerin tanıklığından nakille: “‘Genç diyor ki, ‘Bu altınları sen al, yalnız bana söz ver, işkence etmeden öldüreceksin beni, diğerleri öldürmesin, sen öldür beni”.[10] Çermik’e giden içme suyu ile birleşen ‘dudeng’e atılmış binlerce Ermeni’nin cesedine dair Çermikli Adnan’ın babası ve amcasından doğru aktardıkları ya da: “Birkaç yıl suyu içilmemiş, çayın suyu. O çayın suyu. Suyu içilmemiş. (…) Evet. Şöyle diyorlardı, işte kadın saçı bulmuşlar. Parmak ve benzeri şeyler bulmuşlar. Yani su içilmemiş. Hep pis kokarmış, leş kokarmış” (yıllar sonra, ‘dudeng’e döktükleri samanın o su kaynağına katıldığını da keşfetmişler!).[11] Zülfikâr Dede’nin, Lana Gawiran (‘Gâvurların İni’!) isimli ‘dudeng’e atılanlara dair hikâyesini dinlemiş olan emekli öğretmen Mahir’se, “Düden’e vardıklarında, kadın ve çocukların askerlerce diri diri Düden’in içine atıldığını, o esnada çevre köylerden gelen insanların Düden’e atılmaya çalışılan Ermenilerin kıymetli takılarını, elbiselerini ve ayakkabılarını almak için uğraştığını bizzat gözleriyle gördüğünü; kendisinin de ayağına büyük gelen bir ayakkabı çiftini aldığını ve onu uzun süre giydiğini anlatan Zülfikâr dedenin o esnada ağlamaya başladığını”[12] nakletmektedir bize.[13] [14]

 3/ Evet; Roboski’de Kürt yurttaşları üzerine bomba yağdıran Genelkurmay’ını tebrik eden, -ne hikmetse hemen tamamı Alevi- şunca Gezi insanını katletmiş, onca şiddeti halkına reva görmüş polisini alkışlayan, Barış Süreci’ni bitiren, uzlaşı masasını deviren, kendi sınırları dışındaki Kürtlerin başını çektiği özyönetimsel yapılara (komşu ülkede ‘saldırgan’ olma suçunu göze alacak denli) diş bileyebilen, kaba saba mezhepsel tercihleri ile ‘Kobani düştü düşecek’ diye avuç da ovuşturabilmiş olan zihniyet, büyük gövdesi ile bu ülkenin temel gerçeğidir hâlâ. 

Ve üstelik, buralara, 1915’in hemen on yıl sonrasından başlayarak nice kırımdan, yerinden yurdundan etmelerden; son 30 yılda kaybedilmiş 30-40 bin candan, yüreği yanık ailelerin acılı anılarından, yakılmış, yıkılmış, zorla terk ettirilmiş binlerce köyden, 17 bini aşkın faili ‘meçhul’ün yaşandığı ‘beyaz Toroslu Cumhuriyet tarihi’nin[15] içinden geçerek gelindi –insana karşı işlenmiş nice suçu biriktirerek. 

Evet; Ermeni ve Kürt halklarına yaşatılanları (hatırlayabileceğimiz diğerleri ile) üst üste koyuyor ve yineliyorum: Mahut ‘Cumhuriyet’ kumaşını -‘insan’ı merkezine alan samimi bir hassasiyetle- tüm suç ilmeklerine kadar çözüp demokratik bir cumhuriyeti al baştan dokumamız –artık- kaçınılmaz değil mi? 

Yahut; Cumhuriyet’in, kurucu ve idame ettirici kaygılarıyla yok sayageldiği, o, insan(lığ)a karşı işlenmiş büyük suça (‘Medz Yeghern’!) geçmişteki ortaklığını (yani, asli faille işbirliğini), Ermeni halkına yaşatılmış olan –ve süregiden- acıyı, daha derinden, daha doğrudan idrak etmeye, dillendirmeye, yüzleşmeye ve (koşulsuz, insana karşı işlenmiş tüm suçlar bağlamında, samimi bir ‘hakikat arayışı’na itibarla) hakikati teslim etmeye -failin karşısında değişmiş olan konumu ve yaşadıkları ile- müsait Kürt halkının[16] elinden tutmaya ya da uzatılacak ele tutunmaya ne kadar talibiz? Farklılıkların eşitliği temelinde; özgür, demokratik, barışçıl bir ‘Cumhuriyet’in kuruculuğuna?[17]

  

(Bu yazı, Varlık dergisinin Ağustos 2015 sayısında yayımlanmıştır.)