Barış, hemen şimdi -ve, daima (ya da, Barışı İçeriden Kurmak)


Barış, hemen şimdi -ve, daima (ya da, Barışı İçeriden Kurmak)

 

 

Aşağıdaki yazı, -anafikri itibarıyla- yaklaşık on gün önce yazıldı –yaklaşan ‘barış’ın yükselttiği umut ortamında. Barışa ilişkin sevincin mihengi ve güvencesi, barışmanın kendisi değil, koşullarının daim kılınmasındadır, kanısıyla. Evet, ateşkes ve silahların susması, gerçek/kalıcı barışa uzanan yolun ilk durağıdır yalnızca. Mağaralara gidip ‘bizim çocuklarımız’ da olanları ikna etme arzusu, elbet, o ilk durağa doğru atılacak adım adına çok kıymetli bir vicdan dönüştürücüsüdür; ziyade sevinç verir. Lakin, o sevincin mihengi, barışı kalıcılaştıracak yola adımlarımızı hazırlayıp hazırlamadığıdır. Sorunun, Cumhuriyet tarihini aşan, Türk’ün muhtelif ‘öteki’lere yaşattıklarını da kuşatan derin bir tarihsel/toplumsal sorun olduğu unutulmadan, kişisel  siyasi ikbal kaygıları ve ihtirasları içinde kendi gerçekliğinden uzaklaştırılmadan, ‘keyfen ve kurumsal ihtiyaca binaen’ darbe tezgâhlayanların cürmü ile gaspedilmiş evrensel insani/toplumsal hakları için mücadele verenlerin nefs-i müdafaaları –son tahlilde- aynı kefeye tıkıştırılmadan ele alındığı, kendimizle barışık bir hayata evrilebilme umuduyla…  

 

 

Türkiye, yeniden, barışını arıyor. Önceki arayışlarından daha istekli, daha kararlı, daha cesur gibi.  O doğrultuda yürütülen çaba, daha saydam, kamusal tanıklık  ve takibe daha açık.

 

Evet; bu hava iyi, güzel. Toplumsal iyileşme talebinin kalıcı iyilik hâline dönüşmesi için uygun bir iklim –başlangıç  olarak. Ama ben, tam da bu noktada, -bir psikiyatr/psikanalist olarak- gerçek ve kalıcı iyilik hâlinin, yalnızca bireylerde değil toplumlarda da, ‘derinlikli/yapısal’ dönüşümlerle sağlanabileceğine inananlardanım.

 

‘Kardeş’ muhabbetinden ilhamla şöyle söyleyeyim: Diyelim, iki kardeşiz (sıradan, bildik kardeşlerden söz  ediyorum). Benim bir ağbim var.  ‘Ağabeylik’ etmeyi seven, o anlamda, hem ailenin ‘hiyerarşik’ dilini yeniden üreten (yani, meşruiyetini ailenin geniş ve yerleşik kabullerinden alan –dolayısıyla, ‘tahakküm’e kapısını aralık tutan), hem de, öylelikle, ilişkilerini, ‘baba adam’ kıvamında kurup sürdürmeye özen göstermiş olan bir ağbi bu. Ve, diyelim ben, gerek hayatın akışı, gerekse kendi(liksel) değerlerime sahip çıkmak suretiyle ayrı bir ‘varoluşsal dil’ kurmaya soyunmuş olayım: Ağbim ya da ailenin öteki bireyleri ile eş düzeyli, lakin, farklılığım içinde tanındığım, karşılıklı saygının (‘ağbi-kardeş’ değil, ‘kardeş-kardeşe’ ilişkinin) esas olduğu bir ilişki olsun talebim. Ve bu ağbi, yerleşik/ailevi kabulleri de arkasına alıp, beni, aileyi bölen, bölüp parçalamak isteyen, eski köyün âdetlerini ihlal etmeye teşne, tekinsiz/teröristin teki olarak ilan ederek türlü yaptırımla ‘ıslah’ etmeye sıvanmış, giderek, aile içi varoluşumu ve beni tüketmeye çalışmış olsun; ve ben de, mukabilen, nefs-i müdafaaya (oklar yaydan çıktıkça daha da ötesine) geçmiş olayım –yıllar boyu.

 

Ve şimdi, teşbihin o durağından günümüze doğru dümen kıralım. Evet, nihayetinde, her gün camın çerçevenin indiği (somut örneğimizde, hesapsız kan dökülen) bir hayat kimsenin makbulü olmasa gerek (amacı üzerinden kendini gerekçelendiren şiddetten dahi daha habis bir noktaya gelinmiş, şiddet bir yaşama tarzı hâline dönüşmüşse hele). Peki, o kabulle,  saha ve zemin şartları barışa müsait olduğunda, bilvesile öpüşüp koklaşsak, bana da, -yaşanılagelen ilişkiyi, tümüyle ve geri döndürülemez yapısal değişikliklere bağlayarak tasfiye etmeye yetmeyen- bir iki gönül alıcı hak sunulup sırtım sıvazlanmış olsa, hallolmuş olur mu  o aile içi  (toplumsal/tarihsel) kavga? Eğer ağbim, öpüşüp koklaşma noktasına, o vakte dek, neyi, neden, nasıl, niçin yaptığını anlamak duyarlılığı ile, yani, kendi ile yüzleşerek/hesaplaşarak gelmemişse (ve elbet, ben de, neye nasıl  mukabele ettiğimi anlamaya elveren bir iç yolculuğa çıkmamışsam), salim bir ilişkinin bizi beklediğine ikna olabilir miyiz, kolaylıkla?

 

Kişinin ruhsal sağaltımı da, aslında, hayatın(ın) içinde yol alırken içselleştirdiği -marazlı varoluşunu yapılandıran- hiyerarşiler ve (ruh içi) tahakkümlerle  yüzleşmesinden/hesaplaşmasından, önündeki engelleri tasfiye ederek özgürce kendi olma yoluna çıkabilmesinden geçer.

 

Mithat Sancar’ın, Geçmişle Hesaplaşma/ ‘ Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne’ (1) isimli kitabının ‘Giriş’inin daha ilk paragrafı aklın bildik yoluna davet eder bizi: “Her insanın ve her toplumun bir geçmişi vardır; bunun yanında bir de geçmişle bir ilişkisi. Bireyler ve toplumlar ya geçmişlerini hesaba katarak onunla ilişkilerini karşılıklı etkileşim içinde kendileri biçimlendirirler ya da geçmiş kendisi harekete geçer, takip eder, bugünü işgal etmeye çalışır. Geçmişi görmezden gelme tutumunda diretildikçe, geçmişin bugün üzerindeki etkisi artar; bir süre sonra bugün, korkulan ve kaçılan geçmişin bir ürünü hâline gelir”.

 

Biz şimdi, yakın tarihimizi ölümcül şiddetle dolduran ‘geçmişimiz’in mahsulü ‘bugün’ noktasında kendi hikâyemizle başbaşayız. Yol  bitti.  Hikâyenin neden öyle kurulduğunu, nasıl olup da öyle kurulduğunu iplik iplik çözüp anlama özeni gösterecek, o içgörü ve irade ile geleceğimizi yapılandıracak mıyız, yoksa, yine, ağbilik müessesesi ve ağbilere mi havale edeceğiz meseleyi?

 

Ya da; geçmişle hesaplaşmanın, ‘siyasal, kültürel, hukuksal, bilimsel, pedagojik, estetik ve dinsel boyutlardan oluşan geniş kapsamının’ (König) neresindeyiz? Hikâyemizin kurucu siyasal, askeri-sivil bürokratik unsurları ile  hesaplaşmaya, suçluları ayrıştırıp cezalandırmaya, çatışmış taraflar olarak birbirimizi koşulsuz dinlemeye, ‘hakikat’in yüzüne bakmaya, tüm mağdurların yaşadığı mağduriyetleri tazmin ve telafi edecek düzenlemeleri gerçekleştirmeye, bugünün maluliyetini hazırlayan kurucu zihniyetle yüzleşmeye, yüzleşmek için elzem özgürlük ortamını

temine (ve bütün bunlara müsait iklim ve imkânları temin edecek, çekincesizce özgürlükçü-eşitlikçi-demokratik bir ‘Anayasa’ yapmaya) yeterince hevesli ve istekli miyiz?

 

Dahası, ayrı ayrı kendi hikâyelerimize eğilerek (­birbirimize dönük konumlanışımız değil yalnızca, Türk, Kürt toplumsallığı anlamında) soralım kendimize; demokratik/ özgürlükçü bir dünya, ‘içtenlikli ve ilkesel bir demokrasi’ için ne kadar arzuluyuz?

 

Sormadan önce, müsaade edelim, rahmetli Spinoza ağbimiz de, kendi coğrafyasındaki siyasi/dinsel (‘politik/teolojjik’) çalkantılara hassasiyetiyle -bundan neredeyse üç yüz elli yıl kadar öncesinden- kulaklarımızı çınlatsın bir:

“İnsanın, elinden geldiğince, doğal gücünü kullanıp varolma çabasını sürdürmesi onun en doğal hakkıdır. İnsan, doğrudan doğanın egemenliği altında yaşadığı ve belirlendiği sürece, yalnızca itkileri/iştahları uyarınca doğal hakkını kullanır (Pavlus’un öğretisinde olduğu gibi, o noktada –yasa öncesi dönemde- ‘yasak’ da, ‘günah’ da söz konusu değildir). Ancak, herhangi bir sakınımı gözetmeden (akılla ölçü düşürülmemiş bir hayat) yaşamak, biraradalığı güvensizlik ve korkuya boğar. Üstelik, ussallık, birlikte en yararlı olana erişme gücünün tedarik edildiği yaşama yordamıdır. Öyleyse, güvenlik ve iyi bir yaşam için, herkes, kişisel doğal hakkını ve gücünü öteki ile birlikte (kendininkini toplumunki kılarak) tasarruf etmeli, tek tek her insanın gücü ve iştahı değil, topluca herkesin gücü ve yaşama iradesi esas olmalıdır. Aklın yolu şudur: ‘[B]aşkasına zarar verebilecek herhangi bir şey önerdiği ölçüde iştahı dizginlemek, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamak, son olarak da başkasının hakkını kendi hakkı gibi savunmak’”’. (2)

 

Ve, “Başkaldırı nedenlerini ortadan kaldırarak, yurttaşları savaş korkusu içinde yaşamaktan kurtarmak önemlidir. Zira, ötesi, yaşam korkusu içinde olanların yasaları kişisel ihtiyaçları ile ihlal ettikleri bir tür ‘doğal hukuk’ hâlidir –ki, ne dirlik vardır, ne de düzen. Yazılıp duvara asılsa yeridir: ‘Gerçekte, barış, basitçe savaşın olmayışı değildir, kaynağını ruhun gücünden alan bir erdemdir’. Dahası, ‘fetih’ ruhu, dirlik ve düzenin güvencesi değildir: ‘Şunu da kaydetmek gerekir, dirlik ve düzeni hakim kılmak amacıyla kurulmuş olduğunu söylediğim Devlet, mağlup bir halk üzerinde fetih hakkıyla kurulmuş olarak değil, özgür bir halk tarafından kurulmuş olarak anlaşılmalıdır”’. (3) 

 

_________________________
1-  A. g. y. İletişim, 2007
2-
Teolojik-Politik İnceleme/ çev. Cemal Bâli Akal, Reyda Ergün, Dost Y., 2008, s. 233.
3-Spinoza/ Tractatus-Politicus/ çev. Murat Erşen, Dost Y., 2007, s. 39.

 

(Her iki –italikle belirtilmiş- alıntının yer aldığı alıntı, Psikanalitik  Duyarlıklı Bakışla/ Spinoza ve Felsefesi isimli, Bağlam Y. tarafından basılacağı güne gün sayaduran kitap dosyamdandır.)