‘ÇATIŞMACI DEMOKRASİNİN İSTİKRARI’



 ‘ÇATIŞMACI DEMOKRASİNİN İSTİKRARI’


Hakikat ve Demokrasi Geriliminde Kent başlığı altında gerçekleştirilen 3. Antalya Felsefe Günleri’nde (24-25 Mayıs, 2013) yaptığım konuşmanın (başlığı, ‘Felsefe Günleri’ düzenleyicileri tarafından belirlenmiştir) kaynaklandığı yazılı metni sizinle paylaşıyorum. 

 

 

1/ Burada olan herkese; ‘hakikat’ ve ‘hakikatlilik’in epeyce gözden düştüğü bugünün dünyasında, ya da, pek de rağbet görmediği Türkiye coğrafyasında,  burada olmayı, ‘hakikat/lilik ve demokrasi’ ilişkisini sorgulamayı seçtikleri için şükranlarımı sunuyorum.

 

Elbet; bu buluşmayı öngören, düzenleyen ve gerçekleştirenlere de, özenleri ve emekleri adına teşekkürlerimi ifade etmek isterim. 

 

 

2/ 3. Antalya Felsefe Günleri’ne, bir, psikiyatr/ psikanalist olarak katılıyorum. Şimdiye dek, ‘yazınsal’, ‘siyasal’ ve ‘felsefi’ olana, ‘psikanalitik duyarlık’ adını verdiğim bir bakışla bakmanın örneklerini sunmuş olduğum için burada olduğumu düşünüyorum. 

 

 

3/ a. Oturumumuzun başlığı; ‘ÇATIŞMACI- DEMOKRASİNİN- İSTİKRARI’. Bu başlığı, az önce andığım ‘psikanalitik duyarlık’la ele alacağım.

 

Başlığın temel öğesinin ‘demokrasi’ olduğu açık. Demokrasinin, ‘çatışma/cılık’ ve ‘istikrar’ bağlamında ele alınması istenmekte.

 

Öyleyse, ilkin, ‘çatışma’ sözcüğünü yoklayalım.

 

Sözcüğün kökeni ‘çat’. Kırılan, çatlayan, çarpışan şeylerden gelen sesi yansıtıyor. Şiddeti çağrıştırdığı belli –lakin, alkışlamak için de el çırpmak ve çat-çat ses çıkarmak gerekiyor; şiddetten uzaklaşıyoruz.

 

Peki, ‘kaş çatıldığı’nda ya da ‘tüfekler çatıldığı’nda ne oluyor? Açık şiddetin, öfke ve hiddetin, öncesi ya da sonrası gibi bir durum. Onlara göndermesi var, ama onlar değil. Bir iç içe geçmişlik sanki.

 

‘Orta yer’ anlamına da geliyor, çat –alın çatı, mesela. Yine bir orta, ortada buluşma var. Uzlaşıyı çağrıştırıyor. Ancak, sıklıkla da, alın çatı, kendisine yerleştirilenlerle hatıra geliyor sanki.

 

Çat’ın bir diğer anlamı, ‘iki yolun birleştiği yer’ –yol çatı. Farklı yönlere giden iki yol, gidecekleri yere varmadan önce, birbirleri ile kesişiyor. Farklı yönlere yol almadan önceki ortaklık noktası. Kesişme, çatışma, paylaşma, ayrışma. Şiddetten biraz daha uzaklaştık.

 

Yaşanan mekânın üstünü örten ‘çatı’ ise, daha yapıcı, daha müşfik, koruyucu ve toparlayıcı. Şiddetten iyice uzaklaştık –ama korur ve toparlarken ötekilerden ayrılığa işaret ettiği de açık.

 

Köpek ya da deve çiftleşmesine de ‘çatışma’ denmekteymiş.  Çiftleşmenin, karşıt cinsiyetler arası, aşk ve nefretle yüklü bir karşılaşma/ karşıtlaşma, o anlamda bir çatışma olduğunu ele alacak zamanımız yok herhalde. Ancak, burada da, karşıtların biraradalığının, bir uzlaşı sıçrayışı olmak anlamında, yeni bir meyveye duruşlarını ayırt etmekteyiz.

 

 

3/ b. Bütün bu örnekler bana, ‘çatışma’ dediğimiz ve ilk adımda şiddeti çağrıştıran şeyin, mutlak olarak öyle olmadığını, karşıtını da içerdiğini, -belli bir sınır çerçevesinde- buluşma, ortaklaşma, birbirlerinde yeniyi üreterek yol alma… gibi anlamlara geldiğini de düşündürüyor –ve, bizi o hâli ile ilgilendiriyor.

 

3/ c. Kökünden kökeninden kalkarak irdelediğimiz ‘çatışma’nın dile getirdiğimiz kullanımlarının tümüyle dışında kalan, bir başka karşılığı ise; ötekini yok sayıcılıktan, ağır hakaret, küfür kıyamet, sille tokat girişmeye, levye, bıçak, tornavida, top, tüfek, vb’leri ile ötekini yok etmeye… uzanan marifetleri kapsıyor. Burada da, karşıtların karşılaşması var. Lakin, karşıtlaşanların/ çatışanların, birbirlerini ‘tesirsiz kılma’ya, birbirlerine ciddi maddi-manevi hasar yaşatmaya teşne oldukları da âşikâr. 

 

 

4/ a. Demokrasi, en genel anlamında ve öncelikle, ‘özgürlük/ler’ ve karşıtlaşanların, farklı olanların biraradalığını güvencelendiren/ temellendiren bir yaşama terbiyesi ise; ve özgürlüklerin sınırı, ötekinin özgürlüğüne saygı noktasından geçiyor ise; -muhatap ya da muarızını yok saymaya, tesirsiz kılmaya, yok etmeye meyyal olmak anlamında- ‘çatışmacılığın’ (yani, -açık ya da örtük- ‘şiddet’in) demokrasi ile alakası olmadığı, dolayısıyla, o boyutuyla çatışmanın tartışmamızda yeri olmadığı açıktır kanımca.

 

4/ b. Böylelikle, ‘çatışmacılığı’, demokrasi -ve demokrasinin istikrarı- tartışmamızdan çıkarmış olduk. Öyleyse, karşıt önermelerin çatışması/ karşılaşması, ortaklaşması ve birbirlerinde yeniyi üreterek yol alması… anlam katında yer açtığımız ‘çatışma’ ile devam edelim yolumuza.

 

Şunu söyleyelim; gerek demokrasiler, gerekse psikanaliz için anahtar kelime ya da kavram, -andığımız anlam katındaki- çatışmadır.

 

Anahtardır; zira, demokrasiler de, psikanaliz de, varoluşsallığa dair ‘sav’- ‘karşı-sav’ nitelikli karşılaşmalardan kaynaklanan ‘çatışmaları sorunsallaştırır’lar (bunun, ‘çatışkı’/ ‘antinomi’ ile [çelişen, karşıt önermeler bütünü –‘çatışık fikirler’] örtüşümünü de aklımızda tutalım isterim). Her ikisinin de temelinde/ merkezinde ‘bedensellik’ varsa da, esasta, karşılaşanlar, duygu, tahayyül, tasavvur ve talep görünümünde savlardır.

 

 

5/ a. Öyleyse, bu aşamada, psikanalizin, ‘çatışma’yı nasıl sorunsallaştırdığına bakalım, ve, tespitlerimizin, ‘demokratik siyasi edimsellik’le örtüşümlerini kurmaya çalışalım.

 

Kimse, analiste, bir çatışmanın adını koyarak gelmez –‘benim şu çatışmam var,’ demez. Bir yakınma, şikâyet ile gelir. ‘Belirti’ anlamına gelmek  üzere, psikiyatride, yakınılar, ‘semptom’ (symptom) olarak anılır. Şöyle söyleyelim; belirti, bir ‘iç’ (‘intrapsişik’) çatışmanın (İngilizce, ‘conflict’) ifadesidir –ya da, çatışma, bir belirti ile bize seslenir.

 

Peki; bu çatışmaya yol açan nedir? Dürtülerden söz etmemiz gerekiyor. Psikanaliz, birbirine karşıt iki dürtü kabul eder: ‘Eros’ ve ‘Thanatos’ –‘yaşam’ ve ‘ölüm’ dürtüleri. Psikanaliz için, ‘varoluşsallık’, karşıtların bir- aradalığıdır. Ama bu karşıtlık, aynı zamanda, ‘haz’ ile ‘gerçeklik’ arasındaki karşılaşmaları da örer.

 

Şöyle söyleyelim; dürtüler, mutlak ‘doyum/ haz’ arayışı içindedirler. O niyetle, ‘nesneler’ dünyasına -‘gerçeklik ilkesi’ ile kurulmuş dünyaya- yönelir ve o dünyanın mevcut gerçekliği içinde doyum imkânı ararlar.

 

İşte; dünya hâli içinde, bir yakınma ile analize gelen kişi, esasında, ‘haz ilkesi’ (dürtünün mutlak doyum arayışı) ile ‘gerçeklik ilkesi’ (doyumun koşullara bağlanışı) arasındaki çatışmadan mustariptir.

 

Hemen bu noktada, demokratik siyasi edimsellik içindeki öznelerin de, -bir anlamda- öznel ihtiyaç ve talepleri ile verili gerçeklik  arasındaki çatışmalarını sorunsallaştırdıklarını, orada da, ‘haz’ ve ‘gerçeklik’ ilkeleri arasındaki çatışmanın belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.

 

5/ b. Analizdeki bireye dönersek; haz ve gerçeklik ilkesi arasındaki çatışmayı bilince yansıyışından alıkoymanın ilk yolu, ‘bastırma’dır: çatışmaya yol açan istemin bastırılması. Bir diğer yol ise, tam bastırılamayan isteme, belirtisel bir çıkışın (‘symptom formation’/ ‘belirti biçimlenişi’) sağlanması. Demek ki, belirti, tam olmasa da, simgesel bir doyumdur. Fakat, her ikisi de, ‘marazlı’ yollar. Zira, verili gerçekliği dönüştürerek ‘kendi olma’ya imkân tanımıyorlar. O anlamda, verili –varoluşsal- gerçeklikleriyle ‘yüzleşme/ hesaplaşma’, bir başka deyişle, ‘hakikat’ yoluna koyulma olanağı yok bu kimselerin.

 

5/ c. İşte; çatışmaların sorunsallaştırımı, analizanın, çatışmalarının yol açtığı -bastırma ya da belirtisellik olarak yansıyan- savunma örtüntülerinin kuruluş tarihçesi, bir başka deyişle, haz ve gerçeklik ilkesi çerçevesinde yaşadığı karşılaşmaların (biz buna, ‘nesne ilişkileri’ diyoruz) hikâyesi içinde yol almasıdır. Nihayetinde, sonuçlarından yakındığı bir hayat hikâyesinin müellifi tarafından yeniden ele alınması/ çözümlenmesi (‘analiz’i) ve yeniden yapılandırılmasıdır, söz konusu olan. Bu, muhatap olduğu ve bir şekilde içselleştirdiği gerçeklikle ilişkisinin ‘yaratıcı’ bir çaba ile dönüştürülmesi ve ‘kendilik’in (‘self’in) yeniden yapılandırılması anlamına gelir. Bütün bu yaratıcı edimselliğin, analistle uygun ‘ilişki’ içinde gerçekleştiğinin de altını çizelim.

 

5/ d. Peki; psikanaliz, ‘verili kendiliğin dönüşümü’nü gerçekleştiriyor ise, bunu, hangi ilkesellikler üzerinden sağlıyor? En temel ilkeler şunlardır:

 

1. ‘Serbest çağrışım’: Analizanın, aklından geçen (bilincinin kıyılarına vuran) her şeyi, hiçbir engele/ yasağa tâbi olmadan dile getirmesidir. Demek ki, -biraz kendi konumuza yaklaşırsak- verili gerçeklik içinde varoluşsallığın sorunsallaştırımı, öncelikle, ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’nden geçer.

 

2. ‘Analistin yüksüz ve yansız bir dinleyici olması’: Analistin, analizanı, herhangi bir üst değer ya da yargıya başvurmaksızın, yargılamadan, yönlendirmeden dinlemesidir. Yalnızca, halden anlayıcı (‘empatik’) bir dinleyiciliktir onunki. Kös değil, ‘samimi’ bir dinleyicilik. Bu da, demokrasilerde, bireylerin –ya da, toplumsal kimliklerin- mevcut çatışmaları içinde özgürce ve selametle yol alabilmelerinin, herhangi bir ‘ulvi, müstesna, mütehakkim’ değer ve ölçüye tâbi olmamakla (kendileri olarak ‘tanınma’larıyla) mümkün olduğunu söyler bize.

 

 

6/ a. Tekrar oturum başlığımıza dönersek, -psikanalitik deneyimden de ilhamla- ‘çatışmacılık’ın telkin ettiği yok sayıcılık ve ötesi şiddete itibarla, istikrarı bir yana, demokrasinin kendisinin dahi mümkün olmadığını bir kez daha vurgulayabiliriz.

 

Onun ötesinde, demokrasiler, -seçilmiş ‘politik tavır’lar üzerinden- şu düzeylerde anılabilir.

 

İlk düzey, -bilhassa bizde de geçerli ve makbul olan- ‘polemik’ düzeyidir. Polemik, Yunanca ‘polemos’tan geliyor. Karşılığı, savaş, düşmanını yok etme çabası –şiddet yüklü, çatışmacılığa yakın. Bizde istikrar kazanmış olanın, tümden paydos edilmemişse, ‘düşük düzeyli/ polemikçi (bir) demokrasi’ olduğunu söyleyebiliriz -öyleyse.

 

Diğer politik tavır ve demokratik düzey ise, ‘ikna’ esaslı olanıdır. Hakikat yolculuğunda derinlik sağlamaya müsait değilse de, iknanın, ikna edilmeye de açıklıkla birlikte olması durumunda, çatışmaların sorunsallaştırımında göreceli bir kıymeti vardır. Bizde ‘ikna’nın harcıâlem örneklerinin, parmak sallama, gözdağı verme, tehdit, vs. olduğunu reddedemeyiz.

 

Bir üçüncü düzey ise, ütopik gibi görünen, çatışmaların ardındaki ‘hakikat’e doğru yol almayı öngören, ‘içtenlik’ ve ‘dürüstlük’ ilkelerine sadakatle yolunu yürüyen bir tür ‘hakikatlik’ çabası anlamındaki demokratik siyasi edimselliktir. Kanımca, demokrasilerin ‘gelişimci istikrarı’ da o yönelim içinde aranmalıdır.

 

6/ b. Şimdi; psikanaliz, analizanın, verili gerçekliğinden/ çatışmalarından kalkarak kendi kişisel hikâyesi içinde içtenlik ve dürüstlükle yol alması ve o suretle yürünen bir ‘hakikat yolculuğu’ ise; acaba, buraya dek kurduğumuz örtüşümlerden hareketle, demokrasiler benzer bir yolculuğa nasıl çıkabilir? Kısaca şunları söyleyebilirim:

 

1. Herkesin kendi çatışmalarının hikâyesi içinden yol alıp özgürce kendisini ifade edebilmesi ile,

 

2. Bireylerin ya da kimliklerin (ulusal, sınıfsal, soysal, inanışsal, kültürel, vb.) gerek kendi hikâyelerine bakar, gerekse ötekinin hikâyesini dinlerken, -mutlaklaştırılmış/ üst değerlere tâbi olmaksızın- özgür bir ilişkisellik içinde hareket edebilmeleriyle,

 

3. Bireysel ve toplumsal çatışmalarla ‘yüzleşme’nin/ ‘hesaplaşma’nın, o anlamda, çatışmaların içinden yürüyerek yeni bir bireysel ve toplumsal varoluşsal gerçeklik üretebilmenin (‘siyasal yaratıcılık’ın) göze alınması ile. 

 

Kadim dostu Fliess, Freud’a, analizin ne zaman sonlanmış kabul edileceğini sorar. Freud, ‘Ne zaman analizan analizin sonu olmadığını kabullenir, o zaman,’ diye yanıtlar dostunu.
 

Kanımca, ‘demokrasi/ler’ de, ancak, kendileri ile ilgili arayışın sonsuzluğu –ucu açıklığı- kabul edilmek koşulu ile istikrar kazanacaktır. Bir başka deyişle, ‘demokrasi/lerin istikrarı ve zenginliği’, çatışmaların üstünü örtmeyen, onları içtenlik ve dürüstlükle sorgulayıp sorunsallaştırabilen bir yaşama terbiyesi ve ‘hakikatlilik’ ehliyeti ile temin edilebilecektir ancak. Ya da, demokrasilerin güvencesi, ‘demokrasi’nin kendisidir.