Cihangir ‘Pürtelaş’tan Mektup/ 2

Cihangir ‘Pürtelaş’tan Mektup/ 2

 

‘Kürt Meselesi’, aynı siyasi bütün içinde (Türkiye Cumhuriyeti siyasal coğrafyasında) yer alan Kürtlerin, -o bütünün büyük bölümünü oluşturan- Türklerle eşit haklara sahip olmaktan alıkonulmaları sorunudur. Üstelik, söz konusu alıkoyuşun kaynağında Anayasa vardır: Yüzde doksanlar oranında mutabakatla kabul görmüş bir askeri darbe anayasası. Toplumsal sözleşmemiz hâli hazırda budur!

 

Dolayısıyla, anadilleri ile birlikte soy kimlikleri içinde ‘tanınmama’ları, kendilerini tanımladıkları ‘kimliksel vasıfları’ ile kamusal alanda yer almalarının yasaklanması anlamında, bir, ‘ötekileştirilme’ sorunudur, Kürt sorunu. Bir başka deyişle, meşruiyet kaynağını anayasadan tedarik eden şiddetle ötekileştirilmişlerin sorunudur.

 

Temel evrensel insani/toplumsal hakları ile kamusal alana katılmaları şiddetle engellenenlerin şiddetle mukabele etmesi, verili yasallık çerçevesinde ‘yasa-dışı’ olmakla birlikte, ‘ahlaki’ olarak ‘meşrudur’.

 

Ahlaki olarak meşru olan, kendisini o ‘meşru müdafaa’ zeminine iten egemen güce aynı  şiddet araçları ile mukabele ettikçe, ‘siyasal olarak’ gayri meşrulaşır ve egemen gücün kendisini ittiği ‘ötekilik’ alanına sıkışır.

Amaç, ‘bağımsız’ bir siyasi bütün kurmak üzere ayrışmak değilse, ötekilik alanından aynı siyasi bütün içinde kalarak çıkmanın yolu, kimselerin –hiyerarşik/mütehakkim işleyişi ile- ötekileştirilmediği ‘eşitlikçi’ bir toplumsallığı talep etmekten geçer: ‘Demokrasi, eşitlik ve özgürlükler’ için sivil siyasi mücadele.

 

Kanımca, bugün, hakikatsizlikle, ‘Barış karşıtı’ sepetine atılan (bencileyin, ‘temkinlilik ve serinkanlılıkla’ barış sürecini yapılandırmaktan yana olan) aydınlar, Kürt meselesine böylesi bir ‘siyasallık’ içinde bakmaya özenen insanlardır ve esasında, -kendilerini o sepete atanların ‘telaşı’na kapılmamak suretiyle- ‘barışı kurumsallaştırma ve kalıcılaştırma’ya tutumları en ziyade müsait olanlar da, onlardır. Zira, onlar, daha en başından, yani, Kürtlere yaşatılan adaletsizliği ve Kürtlerin karşı-tepkilerinin ‘ahlaken’ meşruiyetini  teslim ettikleri ândan itibaren ‘sivil demokratik kitlesel mücadele’yi öngörmüş ve Kürt sorununu öylece (‘siyasallaştırarak’) sorunsallaştırmışlardır –nerede ki, ‘barış karşıtı’ olalar.

 

Şimdi; yeni bir toplumsal sözleşmeye doğru yola çıkacağımız (çıkmamız gereken: izahı yukarıda!) barış sürecinin ‘ateşkes’ eşiğinde, “Kürt meselesinin çözümü Kürtlerin tatmini ile bağlantılı ve o toplumun isteklerinin ille de aydınların kafasındaki demokratik düzenle çakışması gerekmiyor,” vurgusuyla ‘telaşe Türkiyeli aydın taifesi’ne seslenmek, esasında, Kürtleri, ‘ötekiliğin’ sınırları içinde muhatap almak demektir ki, bu tutum, hepimizi içine alacak toplumsal sözleşmeyi müzakereye müsait siyasal dili kurmaktan bizi uzaklaştırır (ve, dahi, Mahçupyan’ın, tanıdığımız, ‘ahlaki’ olanla ‘siyasal’ olanı ayırt etme titizliği ile de bağdaşmaz –kanımca).

 

Siyasalın Kıyısında (‘Aux bords du politique’, 1998) isimli çalışmasında, Jacques Ranciére, ‘Ötekinin Davası’ başlıklı yazısında, “ÖTEKİNİN davasından söz açmak, görünüşte siyaseti olmak istemediği –ve olmak istememekte haklı olduğu- şeye, yani ahlaka geri göndermektir. Ama ben ötekinin siyasal bir dahil edilişinin var olduğunu göstermek istiyorum,” diyerek başlar söze. Ahlaki olan, “bir ötekine saygı ilkesi olarak kavranan” şey ise, siyasal olan, o ötekiyi, farklılığı içinde tanıyarak aynı siyasi bütünün eşdeğerli katılımcısı kılma yönelimidir.

 

Evet; nasıl bir toplumsal sözleşmeye, hangi ‘Demokratik Cumhuriyet’e yöneliyoruz, diye sorguladığımız noktada muhatabımızdır, artık, Kürt Özgürlük Hareketi. Barışa doğru yürürken, ‘Önder’in ağzı ve inisiyatifi ile yeni Cumhuriyet’in kurucu müttefiki olmak isteyen, kurucu ortaklığın dayanaklarını tarihsel İslam kardeşliği bayrağı altında tahkim etmeye özenli, mahut ‘resmi kurucu ideoloji’nin ‘milliyetçi/Devlet merkezli’ menkıbelerine kendini katmakta beis görmeyen bir ‘siyasi’ açılımın öznesidir artık muhatabımız. Ötekilikten gelip hâkim ötekileştirici dile (hükümranlığın diline) yerleşir görünmekten gocunmayan bir muhatap.

 

Önder merkezli Kürt Siyasi Hareketi’nin muhatabı ise, ister, ‘Türk tipi Başkanlık’ (Meclis’i fesih, kanun hükmünde kararanamelerle yönetme ve Yüksek Mahkeme üyelerinin önemli bölümünü tek başına atama yetkisi) ile peşreve duran, ister, Siyasi Partiler Kanunu ya da mizacı marifetiyle tek adamlığa oturup ‘âkil adamlar’dan dahi bürokratik bir ekip kurup kendine bağlama eğilimi gösteren bir muktedir kişi kabulü ile barış görüşmelerine durmuş olsun, … her ne hal ise,  muhtemel ve müstakbel toplumsal sözlememizin selameti adına ‘barış takipçiliği’ne soyunmanın tam zamanıdır.

 

Demem –ayrıca- o ki, sevgili Alper Görmüş’ün son iki yazısında (29 Mart, 2 Nisan 2013) andığı üzere, karşımızda, barış sürecinin eşiğinde, artık mağduriyetleri içinde değil, andığım soyundukları rolleriyle muhatap alacağımız ve ‘siyasallık düzlemi’nde sorgulayacağımız iki güçten söz etmek durumundayız. Dolayısıyla, mescit, başörtüsü, kadın plajı, vs.  anıştırmaları ya da bu tarafın ve/ya o tarafın –tarihsel- mağduriyetleri üzerinden değil (ki, onların hikâyeleri de yeniden yapılandırılmış siyasi bağlamda değerlendirilmelidir), onları da içerip aşacak yeni bir hayat ve bakışın ‘eleştirel’/siyasal dilini kurmaya özenerek ilerleyelim derim, artık.

 

Bir başka deyişle, misal, ‘Hepimiz Hrant’ız’dan, ‘Hrantlar hepimizdir’e yol alalım: Özdeşimden (ahlaki saygı, duygudaşlık), ‘özne’leşmeye (siyasallaşmaya). Dahası; mağdurlarla özdeşime değil, mağduriyetleri hazırlayan ‘devlet olma hâli’ ile –yurttaş/siyasal özneler olarak- yüzleşmeye: ‘Yeni bir toplumsal sözleşmeye!’