DEMOKRASİ: POLİTİK GÜÇ, MEŞRUİYET ve İNSAN HAKLARI (1)

DEMOKRASİ: POLİTİK GÜÇ, MEŞRUİYET

ve  İNSAN HAKLARI (1)

  

 

 

Türkiye, çok kısa zaman aralığında (2013 Mayıs ayı sonundan Aralık’ın ortasına) ‘politik teori’nin uygulamalı derslerinden geçti/ geçiyor. Bilvesile, sorgulanan şu: Son genel seçimlerde seçmenin yaklaşık yarısının oyunu alan iktidar, kamuya ait alana hoyratça dalıp kırar döker ya da kamusal olanı çalar çırparsa ne olur? Suçüstü yakalanan iktidarlar ne yapar? Kamu, tepkisini nasıl gösterir? Demokratik siyasi eylemliliğin ölçütleri nelerdir? (2)

 

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ‘Politik Teori’ dersleri vermekte olan Murat Özbank, ‘Gezi ruhu’ndan hareketle, –bir ‘vak’a’ olarak Recep Tayyip Erdoğan ve mukabil tavrı ele almak üzere- Max Weber’i, Hannah Arendt’i, Joseph Schumpeter’i ve Jürgen Habermas’ı (Gezi Ruhu ve Politik Teori) dersine konuk etmiş, -sağolsun- usul usul anlatmakta. Biz dahil, ‘E, parlamento açık ya! –kıymetini bilin’ciler, ‘Bak, darbe gelir, haa!’cılar, ‘O olmazsa, encamımız ne ola?’cılar, suçun üstüne oturup ‘siyasetin arkasında durmaktan dem vurucu’lar, ‘kamuya ayar çekmeyi (‘toplum mühendisliği’ni) siyaset bellemiş kıdemli muhalifler’… -herkes davetli. Kuşkusuz, dersler Gezi’ye indirgenmemeli; söylenenlerden güne dair dersler çıkarmak ihmal edilmemeli. Bakalım.

 

 

I/ Politik güç ve şiddet

 

Gezi’nin politik ruhunu, (nesnel ya da öznel değil) ‘öznelerarası’ eylemlilik alanında değerlendiren Özbank, dersinin ilk bölümünü, -Weber’den Arendt’e uzanan bir hat üstünde seyrederek- politik güç ve şiddet meselesine ayırmış. Weber, muhterem, insanları çekip çevirmeye yarayan (zira, politikadan muradı odur) en muteber aracın ‘(politik) şiddet’ olduğunu; onu bir nimet bilip kullanan ‘devlet’ ehlinin de o yolla işlerini rahat rahat görebileceğini ileri sürmüş. Arendt’se, ‘Şiddet Üzerine’ başlıklı denemesinde, demekte ki, “[P]olitik anlamda, güçle şiddetin aynı şey olmadığını söylemek yetmez. Güçle şiddet birbirinin zıddıdır. Birinin mutlak olarak hüküm sürdüğü yerde, diğeri yok olur”. (3) Şiddet, bir yere kadar, politik gücü engelleyebilir, belki yok da edebilir; ama şiddetin bir –politik- güç üretmesi mümkün değildir. Şiddet, süreç içinde kendini yiyip biterecek bir şey iken; politik güç, kendini üretip zenginleştirecek bir zeminde boy verir. Peki, nedir, bu, politik güç denen şey?

 

Arendt, politik gücün, ‘özgür ve açık kamusal alan’da eyleyen, ‘farklı’ ama ‘eşit’ bireylerin marifeti olduğunu söyler. Söz konusu eylemlilik, ‘aynı zaman ve mekân’da, biri ötekinin özdeşi olmayan, farklılıkları ile tanınıp eşit söz alma olanağına sahip olanların “ortak bir eylemlilik iradesi” olarak yaşanır. İşte; anılan mekânı ‘kamusal alan’ kılan da o irade ile orada eyleyenler ve eylemleridir. Demek ki, kulağımızda kulaklık, çekirdek çitleyen ötekilerle Anıt’ın etrafında oturuyor olmamız, Taksim’i ‘kamusal alan’ kılmadığı gibi, elbet, alanı kamusal kılan üstünde park etmiş polis otobüsleri de değildir. (Ders kitabımızda da anılmakta, bizde, kamusal alan, devletin –bilhassa da, tehditkâr- işaretler bıraktığı yerdir. Bir anayasa hukuk profesörümüzün de veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, ‘devletin bekçisini gördüğümüz yer’dir, kamusal alan, bura insanı için –hatta o yeri, polisin işgali altında olup bizim alınmadığımız yer olarak da tanımlayabiliriz). Tabii, ‘ortak eylemlilik iradesi’ derken de yanlışlık olmasın; katılımın, paylaşmanın, tartışmanın, uzlaşmanın, ayrışmanın… özgürce deneyimlenebilir olmasından gelen bir ortaklıktır sözü edilen. (Özbank, politik kaygılarla buluşulan ve bir ortak eylemlilik alanı olarak işlevselleştirilen ‘sosyal medya’nın da –o anlamda- ‘kamusal medya’ya dönüştüğünü ekleyecektir.)

 

 

İşte; bir yaşama tarzı olarak seçilmiş –başka herhangi bir şey için araçsallaştırılmamış- böylesi bir  eylemlilikten doğan politik güç, ‘meşruiyet’ini doğrudan doğruya kendisinden aldığı için, gerçek ve üretken bir güçtür. Halbuki, peşine takıldığımız ‘ulvi’ amaçlara (‘Devlet’imizin bekaına, yüce menfaatlerine!’, vs.) adadığımız, ulvi amaçlara hizmet etmek için araçsallaştırdığımız ‘politik şiddet’se meşruiyetten yoksundur.

 

Söylediklerini şöyle bir somut değerlendirmeye de taşımakta Özbank: Politik gücün, politik şiddeti aşan belirleyiciliğini en iyi bilmesi gerekenlerden biri de Erdoğan’ın kendisi olmalıdır. Zira, 28 Şubat’ta ve 2007 Baharı’nda, ‘Cumhuriyet Seçkinleri’, ‘politik güç kisvesine bürüdükleri şiddeti’ –tıpkı Erdoğan’ın Gezi münasebetiyle yaptığı gibi- Erdoğan’a karşı kullanmak istemişler, “tam da politik güç kisvesine bürünmüş şiddetin sahici politik gücün yerine geçebileceğine ve sahici politik gücü ezebileceğine inandıkları için devletin on yıllardır kendileri tarafından kontrol edilen şiddet araçlarını, Erdoğan’ın temsil ettiği sahici politik güce teslim etmek zorunda kal[mışlardır]”. Dolayısıyla da, kaçınılmaz, “[u]lusalcı politikacı ve darbeci askerlerin politik güç kisvesine bürünmüş bir şiddetin araçları olarak örgütlediği ve sokağa sürüklediği insanlar, akılları ve vicdanlarıyla değil, muhayyel bir irtica tehdidi ve muhayyel bir emperyalist işgal karşısındaki korkularıyla hareket ettikleri; böyle hareket ettikçe, o tehditle özdeşleştirdikleri politik güce duydukları öfke ve nefret arttığı; bu öfke ve nefret arttıkça kendi içlerine kapanıp kendilerinden farklı düşünen ve hisseden herkesi onları mağdur eden zalimler ya da onların yanında saf tutan çıkarcılar olarak görmeye başladıkları için politik üretkenliklerini yitir[mişlerdir]”. (4) (Tespit, ‘politik üretkenlik’ ve demokrasi mücadelesini kavrayışta önemlidir. Öte yandan, kanımca, hem, ‘Yetmez ama evet’in ilkesel zeminine, hem, o tavrı olumsuzlayıcı tepkinin neye tekabül ettiğine, hem de, Erdoğan siyasetinin giderek ‘geleneksel/ derin güvenlikçi’ devlet katmanları ile kendisini ilintilendirmesine nasıl yol hazırlandığına işaret ediyor olması bakımından da önemlidir bu tespit.)

 

Dolayısıyla, tarihsel olarak maruz kaldığından ve sonuçlarından (politik güç kisvesi altında sopa sallanışından ya da sallanan sopadan medet umanların siyasi yenilgisinden) uygun ve yapıcı dersleri çıkaramamış bir Erdoğan vardır, Gezi sürecinde. Zira, Gezi örneğinde, meşruiyetlerini kamusal kaygılarından alanların ‘sivil itaatsizlik’le (5) ortaya koydukları politik gücü, Weber’in aklına kanıp devlet şiddetine yaslanarak alt etmeye soyunmuştur, Erdoğan.

 

 

II/ Politik meşruiyet

 

Politika diye andığımız şeyin ‘meşruiyeti’ni nereden tedarik edeceğiz peki? Meseleyi çok geniş demokrasi çerçevesinde ele alıyorsak, iki seçenek var: 1. “Halkın kendi kendisini yönetebileceği, yani halkı oluşturan eşit ve farklı insanların aynı zaman ve mekânda paylaştıkları ortak yaşamlarını ilgilendiren kamusal konularda, herkesin kendi kararıymışçasına aklına ve vicdanına sindirebileceği politik kararlar alabilecekleri ve yürütebilecekleri” (6) kabulüne dayalı meşruiyet anlayışı; 2. Alınan politik kararlar ve yürütmenin münhasıran seçilmiş olanlara bırakılmasına dayalı meşruiyet anlayışı.

 

İlkinde, halkın kendi kendisini yönetebileceği ölçülere itibar edilmekte; diğerinde ise, halk kendisini yönetecekleri seçmekle yetinmektedir. İlkinde meşruiyet, koşulları anılan siyasal eylemlilikte; ikincisinde ise, ‘sandık’tadır. İlki, sürekli demokratik tartışmayı davet ederken, beriki, sandığın takdirinden hareketle, uygun gördüğünde ‘şiddet’i ve kitle iletişimini baskılamayı da meşruiyet zeminine yerleştirme heveslisidir. Tabii, ötesi, “Yol ver geçelim, Taksim’i ezelim”dir. (Schumpeter’in de esin kaynağı olan Weber, bu ‘güzide’ anlayışı, ‘rekabetçi liderlik’, İngiliz politika kuramcısı David Held ise, ‘rekabetçi seçkincilik’ olarak tanımlamış. Bana, giderek ‘rekabeti’ de geçersiz kıldığı izlenimini vermekle birlikte, Özbank’ın da, mahalli olandan kalkarak, söz konusu anlayışı ‘rekabetçi vesayetçilik’ olarak adlandırmış olduğunu hatırlatayım. Özbank’ın, Cumhuriyet’in ‘seçkinci’ hegemonyasından bahisle, ‘mağdur’ olarak anılan bir siyasal çizginin böylesi bir sandıksal seçkinciliğe sahip çıkışına dair vurgusu da, isabetle ‘manidar’dır.)

 

 

III/ Demokrasi ve insan hakları

 

Türkiyelilerin tüm farklılıklarını kapsayan bir insan çoğulluğundan öylesi bir politik irade ve gücün doğmasına olanak sağlayacak bir kamusal alanı yaratabilmesi, ve az önce andığımız ‘sahici’ demokrasinin ‘düşsel’ bir şey olmadığını göstermesi bakımından da Gezi çok önemli bir deneyimdir. Özbank, Gezi’de yaşananı dizgeselleştirici bir örnek olarak da Habermas’a baş vuruyor.

 

Habermas, 1992’de yayımlanan Olgusallık ve Gerçeklik isimli çalışmasında, -bir model olarak sahici demokrasi katında- ‘tartışmacı demokrasi’yi sunmuş: ‘İnsan hakları’na (‘insan’a!) merkezi değerin tanındığı bir demokrasi modeli. Peki, nasıl olacak bu; nasıl gerçekleşecek?

 

Habermas, ‘tartışmacı demokrasi’ modelini, ‘merkez’, ‘çevre’, ‘kamusal alan’ ve ‘insan hak ve özgürlükleri’ olmak üzere, dört ayaklı bir ‘hukuk düzeni’ olarak tanımlıyor.

 

‘Merkez’de; sıkı sıkıya kurallara bağlanmış, yetki ve sorumlulukları bağlamında birbirlerinden ayrışarak kurumsallaşmış, ‘yasama’, ‘yürütme’ ve ‘yargı’ organları, yani, ‘devlet’ var. Merkez, ‘çevre’ ile bu yapısallık ve işleyiş üzerinden ilişkileniyor.

 

‘Çevre’ ise; ‘sivil toplum’ dediğimiz unsur. Çevreyi, “[g]önüllülük temelinde örgütlenmiş vakıflar, dernekler gibi sivil toplum örgütleri, sivil inisiyatifler, örgütlü siyasal hareketler, meslek odaları, sendikalar, (…) platformlar (…), dini cemaatler, düşünce kuruluşları, vs.” (7) oluşturmakta.   

 

Habermas’ın öngördüğü modelin üçüncü temel unsuru, daha önce andığımız, ‘kamusal alan’dır –‘politik pratiğin’ yaşandığı alan.

 

‘Tartışmacı demokrasi’nin sonuncu unsuru ise, “insan hak ve özgürlüklerine dayalı anayasal hukuk düzeni”dir. Ancak, o “politik düzene ruhunu veren şey, o düzende hangi kurumların bulunduğu değil, o kurumların hangi meşruiyet anlayışını yaşama geçirecek şekilde işledikleri ya da işletildikleridir”. (8)

 

Kuşkusuz, modelin tartışmacı niteliğiyle işleyişini besleyip destekleyecek olan, “tarafsız ve nesnel habercilik yapan medya” ve kararlarını, insan hak ve özgürlükleriyle (dolayısıyla, onları güvencelendiren ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ ve ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ hükümleriyle) uyumlu bir şekilde gerçekleştiren “bağımsız yargı” can alıcı değerdedir.

 

“Bu anlamda insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir hukuk düzeni demokrasinin, demokratik bir politik düzen de insan hak ve özgürlüklerinin fiili güvencesi ve varlık koşuludur Habermas’a göre. Biri olmadan diğeri de olmaz.

 

Habermas insan hukuku ile demokrasi arasındaki bu karşılıklı tamamlayıcı ilişkiyi, her ikisinin de aynı kaynaktan, yani ‘iletişimsel akıl’dan neşet etmesiyle açıklar. Peki nedir iletişimsel akıl?

 

En özlü ifadesiyle insan evlatlarının birbirleriyle diyalog kurmalarına, yani birbirlerine dertlerini anlatmalarına, birbirlerinin dertlerini anlamalarına, velhasıl, birbirleriyle anlaşmalarına olanak sağlayan şeydir iletişimsel akıl.” (9)

 

Nihayetinde, bu yazı da, öylesi bir akla hizmet kaygısı ile, ‘demokrasinin ve demokratik siyasi eylemliliğin’ temel ilkelerini anımsatmak üzere yazılmıştır. (10)

 

 

 

________________________

1. Bu yazı, Murat Özbank’a, Gezi Ruhu ve Politik Teori (Kolektif Kitap, Kasım 2013) kitabı dolayısıyla, şükran duygusu ile yazılmış ve kitabın sınırları içinde kalınmıştır.

 

2. Gezi, -yasal dayanağı da olmaksızın- yeşile ağır makinelerle girişen iktidar zihniyetine karşı bir tür ‘sivil itaatsizlik’ ve demokratik direniş hareketi idi. 17 Aralık Vak’ası ise, yargının, yürütme zanlısı yürütmeye yasal müdahalesi ile yaşanan bir vak’a. Aşağıdaki metinde ve metnin dayandığı kaynakta, anılan olgular, birbirlerinin yerine konarak da güzel güzel okunabilir.

 

3. A. g. y., s. 21.

 

4. A. g. y., s. 43-44.

 

5. Sivil İtaatsizlik/ ‘Kamu Vicdanına Çağrı’ (Ayrıntı Y., 3. Basım, 2013) kitabının çevirmeni Yakup Coşar, kitaba yazdığı fevkalade toparlayıcı ve zengin ‘Önsöz’ünü şöyle bağlamış: “Kendini esas olarak şiddete göre düzenlemiş olan devlet ‘barış dili’ karşısında kekeliyor ve kışkırtmalara girişip, eylemleri terörize etmeye çalışıyor. Ancak, ‘barışın dilini konuşanlar, devletin bu kışkırtmaları ve zorbalıkları karşısında dillerinden ödün vermezlerse ve bu dili toplumun en geniş kesimlerine yaygınlaştırabilirlerse kazanan tüm toplum olacak’ (Murat Paker), sivil itaatsizlik, farklı olana tahammülü savunan bir kültürün, daha adil bir siyasal yapının yaratılmasında yapıcı/ kurucu bir işlev üstlenecektir”.

 

6. Gezi Ruhu…, s. 57.

 

7. A. g. y., s. 113.

 

8. A. g. y., s. 115.

 

9. A. g. y., s. 124. Bu vesile ile, ‘ortak yarar’ ve ‘makul aklı’ tedarikte, ucu açık ve özgür bir arayışçılıkla, birbirleriyle iletişen/ etkileşen tekilliklerin (tekilliklerarası) siyasi edimselliğinden; tek tek insanların doğal güçlerinden kaynaklanan güçlerini devrettikleri öznenin (üstün gücü kullananın) halk olduğu -bir başka deyişle,  “[g]ücü altındaki her şeye ilişkin üstün hakka toplu olarak sahip evrensel insan birliği”nin siyasal düzeni demek olan- ‘demokrasi’den dem vuran Benedictus de Spinoza’yı da –bir kez daha- anmış olalım.

 

10. ‘Çatışmacı Demokrasinin İstikrarı’ başlığı altında –kuyerel.org’da- yer alan yazımın okunmasını da öneririm –bu arada.