E, parlamento açık ya!... *



E, parlamento açık ya!... *

 

Sayın Gürbüz Özaltınlı, ‘serbestiyet.com’daki (20 Aralık 2013

tarihli, ‘Gençliğe Hitabe’) yazısında, sözünün, “Batı’dan esen rüzgârları

iyi koklayan kaşarlanmış ‘liberaller’e” ya da, “Wolfowitz’in evinde

ağırlanmış ‘vizyon sahibi’ kibir küplerini ikna etme”ye yönelik olmadığını

(“ne haddimize” vurgusu –ve ‘istihza’- ile “es geçerek”) belirttikten

sonra, asli kaygısını şöylece dile getirmekteydi: “Sırt çantalı yeni kuşağa

mütevazı bir uyarı benimki: Parlamentonun değerini bilin”(!).

 

Söz konusu ‘mütevazı’ ve can alıcı uyarının, ‘Gezi Direnişi’nin ‘sırtı

çantalı’larına yapıldığı açık. Ata’nın ima edilen ‘hitabı’ndaki -ve her daim

olduğu üzere- milleti/ahaliyi talim ve terbiyeye tâbi ‘erginleşmemiş’

bir kalabalık addeden hassasiyeti ile de uyarlı; küçük bir tarih dersi ve

yaşanmışlığın üzerinden söz alıp muhatabını ‘çocuk’ yerine koyan da bir

hitabet bu.

 

Şöyle sesleniyordu, Özaltınlı: “Ben yirmili yaşlarımda ‘devrim’ peşinde

koşarken bu ülkede ‘milliyetçi cephe’ hükümetteydi. Başbakan Demirel,

koalisyonerleri Erbakan ve Türkeş. Muhalefette Ecevit’in CHP’si… Her

Allah’ın günü onlarca genç sokaklarda ölüyordu… Parlamento, seçimler

umurumuzda değildi. Ya biz devrim yapacaktık ya faşizm kazanacaktı!

O ‘uyduruk’ parlamento teferruattı. Ne büyük bir yanlışmış. O berbat

parlamento ne büyük bir nimetmiş…”

 

Parlamenter demokrasi ve seçimler yolu ile mücadele kaygısını (da)

siyasi eylemliliğine katanını katmayanını, devrimi ‘mutlaklaştırılmış

bir ideal’ olarak görenini görmeyenini, parlamento içi bazı unsurlarca

da sahip çıkılan ‘faşist saldırı’ karşısında ‘özsavunma’ konumunda

olanını olmayanını, şiddeti meşru addedenlerle ‘barışçıllığı’ mihengi

bileni… birbirine karıştırıp aynı kefeye boca eden bu ‘indirgemeci’

yaklaşımı bir yana koyuyorum. Ve, soruyorum: Çoğunluğunu,

12 Eylül mirası Siyasi Partiler ve Seçim Yasası üzerinden tedarik

etmiş, söz konusu zihniyetin ‘Anayasal’ kolaylaştırıcılığına

sığınarak ‘iktidar’ olmaktan ‘mütehakkim’ olmaya tırmanmış;

bizatihi, ‘parlamento’yu, ‘denetleyici’ ve adil/demokratik ‘yasama’

erkinden uzaklaştırıp (itibarsızlaştırarak), işi, ‘halkı ve kamusal olanı’

soyma ve talana vardırmış bir AKP pervasızlığı karşısında; demokrasi

ve özgürlüklerden, denetlenebilir/hesap sorulabilir ve şeffaf bir

devletten yana ‘yapısal/ilkesel’ tavır almak yerine, ‘anakronik ve arkaik’

göndermelerle mesnetsiz bir ‘darbe tehditçiliği’ tutturmanın hikmeti

ne ola? Ya da, meclis iradesini ‘otokratik/despotik’ siyasete tahvil

edenlerle ‘siyaseti savunma’ya soyunmak ne anlama gelmekte?

Bir dostumuz (Şükrü Argın) attığı ‘tweet’te şunu yazmıştı: “İki muktedir

dans ediyorsa, madun tüm dikkatini bu ayak oyunlarına bağlamak

yerine, onların üzerinde tepindiği zemini çekip almaya hasretmeli”.

Bense, aynı âlemde, “Neo-liberal küresel siyasette her yol/suzluk

mübah ve mümkündür –yeter ki, ‘kamusal irade’ sandık odasında

tutula!” diye yazmıştım.

 

Doğrusu, ‘komünistlikten, soldan/solculuktan nedamet getiren’ yaşlı

ağbilerin, şahsi dönem sıkıntılarını gençliğe hitabetle dağıtma eğilimleri

ve ısrarlı mesailerinden –bir eskice kuşak insanı olarak- bana da epey

gına geldi. Tabii ki, solu, solun tarihsel/olgusal gerçekliğini eleştirel

olarak ele alalım, dersler çıkaralım. Lakin, sizin çıkardığınız dersin

karşılığı, ‘eşitlikçi, demokrat ve özgürlükçü’ eleştirel duyarlıkla solu

günümüz siyasetine katmak değil de, dönüp dönüp sola çakma fırsatı

kollamaksa; askeri, Cemaat’i, AKP’si… tüm iktidar ve ikbal kaygıları ile

üzerinde tepinilen ‘kadim’ devlet zihniyet zeminini tepişenlerin ayağının

altından çekip almak değil de, seçilmiş muktedire ‘aidiyet’ duygusu ile

berikilere ders vermekse; şehvetle eleştirdiğiniz solun tahtında mahut

zihniyeti yeniden üretiyor olmayasınız siz? Halka ve halkın denetimine

kendini kapatan bürokratik yapıların (burada, AKP tarafından yeniden

üretilen geleneksel devlet ve lider zihniyetinin –geçmişte, ‘parti

bürokrasisi’ ya da ‘önder tapıncı’nın olduğu üzere) arkasında durmak;

kitlenin (‘Multitudo’nun) ‘eleştirel-kurucu-katılımcı gücü’nü (‘potestas’

karşısında ‘potentia’yı) küçümsemek… olmasın yaptığınız?

Dahası; hadi biz, tüm içtenliğimizle, ‘parlamento’ çatısı altında olan

biteni eleştiriyoruz –zira, gerçekçi bir kıymetlendirmenin, kıymet

yükleneni eleştirmekle mümkün olduğu kanaatindeyiz. Peki; tüm

gemilerini yakıp AKP limanına sığınanların şunca kıymet yükledikleri şeyi

bir türlü eleştirememelerinin izahı ne ola? Mazideki o ‘sol’ hastalığın

yeni bir hecmesi olmaya: Eleştirel mesafe koymadan tutkuyla bağlanma

ve bağlandığı şeyi kutsama?!

Bizim işimizse dostlarım; ‘samimiyet ve hakikat’e itibarla –

alabildiğine- demokrasi ve özgürlüklerden, açıklık ve dürüstlükten

yana olmak; bizi ‘aidiyet’lere mahkûm edecek tutkusallıklardan

arınıp ‘ilkesellik’le (ve, ‘yapısal dönüşüm’ talepleriyle) siyasi tavır

almak; kâh soygunları, kâh cinayetleri (Gezi, Roboski, Hrant, vs.) örtbas

etme pişkinliğiyle ‘millileştirilmiş devlet’e ve ‘mili irade’ye sığınanları

teşhir etmek; çürüyüp kokuşanı tasfiye iştahı ile -sandık odasına

kapatılmışlarla birlikte- kamusal siyasi iradeye ‘serbestiyet’ kazandırmak

olmalıdır –derim.

Yahut; -hiç olmadı- ‘masumiyet karinesi’ne muhtaç duruma düşenlere,

ihtiyaçlarının ‘mahçubiyet karinesi’ olduğunu hatırlatmak…

 

_________________________

 

* Bu yazı bir hafta önce kaleme alınmıştır.