Efsaneden gerçeğe, Elele Özgürlüğe*

 

 

Efsaneler elle tutulmaz, gözle görülmez oldukları için efsanedir

ve aynı  nedenle gizil güçlere sahiptir. Eleştirilemez, eleştirel düşünce

böyle bir ortamda yeşeremez, farklılıklara hayat yoktur. Efsaneden

yana olan kahraman, karşısında olan haindir.[1]

Nabi Yağcı

 

Tarihi ‘Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) son genel sekreteri Nabi Yağcı’nın Elele Özgürlüğe/ ‘Zarlar Atıldı Geri Dönüş Yok’[2] adlı eseri, kuşkusuz, çok farklı okumalara açık. Zira, eser bir yanıyla, bizi, anlatıcının şahsında -kişisel olanla örgütsel olanın iç içe geçtiği- geniş bir tarihçeye ve o tarihçeyi kuran olguların arkasındaki ‘siyasi/ ideolojik’ tavra tanıklığa çağırırken; bir diğer yanıyla da, kişisel/ siyasal hafıza kayıtlarını yürekten, samimi, açık sözlü dillendirişi ve sorgulayışıyla okuru da kendisi ile yüzleşip hesaplaşmaya heveslendiriyor. Farklı okuma seçeneklerinden; efsaneleşip hayattan soyutlanma kolaycılığına/zaafına düşmeden, hakikat(i) ile yüzleşip hesaplaşarak hayata doğru koşmayı seçen; kendini (ya da, örgütü) değil, hareketin kendisini özneleştirmeye heveskâr (hatta, sevdalı) bir komünistten söz etmeyi seçiyorum ben. Öyleyse, Yağcı’nın kişisel/siyasal tarihinin kilometre taşlarını hatırlayalım öncelikle.

İLLEGALİTE ÖNCESİ 

Nabi Yağcı, 1944 Tokat Niksar doğumlu. Sol ve Nâzım Hikmet’le tanışması, Isparta’da, lise yıllarında, ağbisinin de katkısıyla ve Yön dergisi ile gerçekleşiyor. ‘İllegalite’ ile tanışıklığını ise (herhalde yüzündeki o muzip gülümsemesi ile), o sıralar çıkan haftalık bir gazeteye takma isimle yazılar yazışına bağlıyor. Lakin, Nâzım’ı ‘vatan haini’, Orhan Veli’yi ‘şiire küfrü sokan adam’ olarak anıp edepli olmanın edebiyattaki sınırlarını çizen öğretmenine rağmen bu iki şaire gönül vermesi de (mezuniyet töreninde konuşma yapma hakkını kazanmış iki öğrenciden biri olarak, Veli’nin, “rakı şişesinde balık olsam”[3] dizesi ile konuşmasını nihayetlendirecek kadar) ‘illegalite’ye eğilim faslından olmalı. 

1962’de, ‘İstanbul okyanusuna bir damla olarak düşüp’ Hukuk Fakültesi’ne ve ‘ilerici-gerici’ tasnifinde -hâliyle- ilericiler kısmına yazılan; “farkına varmadan” sosyalistliğe terfi edip Hukuk Fakültesi Fikir Kulübü kurucusu olan ve ilk başkanı seçilen Yağcı, Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyeliği ile birlikte Fatih İlçe Yönetim Kurulu’na da seçiliyor (yaş, yirmi!). 1968 öğrenci olaylarında üniversite işgalinde faaldir. ‘Kanlı Pazar’da[4] (16 Şubat 1969) canını zor kurtarır. ’15-16 Haziran Büyük İşçi Yürüyüşü’nde yürüyüş kolundadır. Sendikalarda çalışmıştır. 12 Mart’ta duvar afişleri ile arananlar arasındadır. 1964’le 1974 arası TİP üyesi kalan Yağcı, 1974’te TKP üyesi olacaktır. Benim, ‘hareketin kendisine sevdalı komünist’ diye andığım Nabi Yağcı, o gençlik yıllarını (Vedat Demircioğlu’lar, Deniz’ler, İbrahim Kaypakkaya’lar…) -anlatı gününde- şöyle anar: “Fakat hemen eklemeliyim, acılı sonuçları olsa da ben o günleri, sabahçı kahvelerindeki sohbetleri, gündüz eylem akşam tartışma… o çok yoğun günleri, ayları, yılları, şu an heyecanla anıyorum, sadece heyecan da değil, bak şöyle söyleyeyim, sanki o günlerde ayrı bir dünyadaymışım da sonra bugünkü başka bir dünyaya gelmişim ama o dünya hâlâ oradaymış gibi, o dünyamızı çok özlüyorum, çok. İlk aşk, ilk göz ağrısı gibi”.[5]  

İLLEGALİTE 

“Birinci TİP içindeki yönetimden hoşnutsuz bir grup genç olarak (‘Partizan’ grubu) henüz genel af çıkmadan önce Kafdağı’nın ardındaki uyuyan güzeli bulmak için kelimenin mecaz değil gerçek anlamıyla yollara düşmüş” olduklarını söylüyor, Yağcı. ‘Parti’nin muhayyel/ imgesel karşılığını anlamaya çalışacağız ama Yağcı, kendisini Kafdağı’nın ardına doğru yola çıkaran güdüyü, Birinci TİP içindeki ‘sosyalist devrim/ milli demokratik devrim’ kavgalarından bıkkınlığa, cahil cesareti ile daldıkları çekişmelerden yorgunluğa ve sosyalizm mücadelesinde tayfalıkla sığınacakları bir gemi ve sakin bir limana ihtiyaca bağlamakla birlikte, kendileri için asıl çekici olanın, İ. Bilen dışında hiçbir yöneticisini, programı dahil hiçbir şeyini bilmedikleri Parti’nin efsanevi niteliği olduğunun altını çiziyor: “Bizi çeken TKP’nin mücadele pratiği miydi, hayır. Tek açıklaması var, illegal oluşu, komünist partisi oluşu ve enternasyonalist/ Sovyetçi oluşuydu”[6] 

Yağcı, 1974-75 arasında Türkiye içinde 50-60 TKP üyesi olduğunu, bu rakamın 12 Eylül Darbesi öncesinde dört bine yaklaştığını söylüyor. Dahası, 74’te Parti’ye kabul gördüğünde, henüz Parti hakkında hiçbir şey bilmezken İstanbul İl Komitesi’ne alınıyor. Komite’de yaşlı başlı, deneyimli birileri ile karşılaşacağını beklerken -hemen hepsi de  tanıdığı- kendisi gibi toy gençleri buluyor karşısında. Hatta, TİP’ten gelip kendisinden daha önce (‘burun farkı ile’) TKP’yi bulmuş olan Aydın Meriç’e, “Acaba eski parti üyeleri parti içinde ayrı mı örgütlüler?” diye sorduğunda yoldaşının katıla katıla güldüğünü de anıyor. Üstelik, ‘İl Komitesi Sekreteri’ payesi verilirken, -tanıştırıldığı toylara başka görevler tevdi edildiği için- olmayan il komitesini kurmanın da kendisine düştüğünü hatırlıyarak, “Yine anladım ki İstanbul’da bizlerden başka TKP’nin temel örgüt birimleri yok ve örgütlemek bize düşüyor” diye de ekliyor. Şokların ardı arkası kesilmiyor; A. Meriç, önce Merkez Komitesi’ne sonrasında da Polit Büro üyeliğine alındığını bildiriyor. “Nihayet en büyük şoku genel sekreter adayı yapıldığım zaman yaşadım.”[7] Ve, kollar sıvanıyor, Mustafa Hayrullahoğlu ile İstanbul’u üçe bölüyorlar: Maltepe-Kartal, Beykoz-Paşabahçe (oraları Nabi Yağcı -Parti adı ile Haydar Kutlu- alıyor); Topkapı, Zeytinburnu, Küçükçekmece (Şeref Yıldız’ın) ve Şişli, Bomonti, İstinye, Levent (oralar da Hayrullahoğlu’nun[8]).  

12 EYLÜL’E DOĞRU ve SONRASI 

Daha fazla parti örgütü, daha fazla üye, yığınsal 1 Mayıs kutlamaları, coşku, yükselen özgüven derken bir yanda da hızla 12 Eylül Darbesi’ne doğru yol alan bir Türkiye. Yağcı, geriye dönüp baktığında, 1977 1 Mayıs’ının, Çorum ve Maraş katliamlarının kendilerini nasıl bir gelecek beklediği yönünde yeterince uyarmamış olduğunu teslim ediyor: “Peki, parti olarak bizim darbeye karşı ışıklarımız yanıyor muydu [sabaha karşı darbe olacaksa gecesinde Genelkurmay’da ışıkların açık olduğu kabulüne gönderme ile]? Hayır. Biz neyi tartışıyorduk: Devrimci durum var mı, yok mu ve daha çok parti üyesi, daha çok parti örgütü, sol içi rekabette TKP’yi birinci yani öncü parti yapmak”. Dönem ruhu ile birlikte çarpıcı. Söyleşiyi gerçekleştiren Hüseyin Çakır ısrarla soruyor: “Yani partinin bir politik öngörüye sahip olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?” Yağcı, hiç duraksamaksızın yanıtlıyor: “Tam olarak onu söylüyorum”. Örgütlülüğü genişletmek tamam da, peki politik hedef nedir, fırtına koparsa geminin seyri için ne yapabiliriz yollu sorular gündemde değildir. Peki, “[d]iğer sol partiler de öyle miydi?” diye üsteliyor Çakır. “Öyleydi, sol içi şiddetli bir rekabetten başka kimsenin başka bir şey gördüğü yoktu”.[9] 

Neredeyse darbenin eli kulağındayken TKP’de bir ‘Zayıf Halka’ tartışması da kopuyor. Tartışmayı başlatan İngiltere parti örgütü sorumlusu Yörükoğlu’dur (Nihat Akseymen): Türkiye emperyalizmin zayıf halkası konumundadır, devrimci durumun nesnel koşulları oluşmuştur, yığınlarda devrimci kabarma vardır, TKP gecikmeden devrimci nihai koşuya kendini hazırlamalıdır. Yağcı’ya göre, her ne kadar ideolojik bir kavga gibi sunulsa da, “ideolojik görünümlü bir iktidar kavgası”dır olan. Zira, İ. Bilen yaşlanmış, yerine kimin geleceği kaygısı öne çıkmıştır. Aslında, diyor Yağcı, Yörükoğlu’nun Emperyalizmin Zayıf Halkası kitabı başlangıçta Türkiye’de sorun yaratmadı. Hatta, İşçinin Sesi diye bir gazete çıkarıyorlardı, resmi parti organı olan Atılım’ın donukluğuna kıyasla daha da cazibeli idi ve ikisini birlikte dağıtıyorduk. Ancak, “yavaş yavaş sorular da doğmaya başlamıştı. Devrimci durum var, harika, bize de hoş geliyor ama ne yapacaktık bunun için, kendi adıma giderek gördüm ki söyledikleri bir ajit-proptan ibaretti yani pratik karşılığı olmayan bir söylem”.[10]  

Mustafa Hayrullahoğlu da güçlü sezgileri ve kitle bağları ile devrimci kabarma değil, bir geri çekilme hâlini gözlemlemektedir. Çorum ve Kahramanmaraş katliamları, faşist saldırılar, çatışmalar… Durum, İngiltere’deki kabarmaya denk değildir. Yağcı; Lenin, Ne Yapmalı?, 12 Mart tecrübesi ve Bolşevik parti tarihinden esinle ‘Düzenli Geri Çekilme’ye yoğunlaşıyor ve Polit Büro’ya, ‘düzenli geri çekilme’ yönünde karar alınması gerektiğini iletiyor. Halbuki, PB (yıl 1979!), ‘askeri gerici[!] bir darbe’ de olabilir, demekte, devrimci bir kabarma da. Darbeye kalmış beş dakika ve Parti iki arada bir derededir. Parti’nin ülke içindeki en büyük il komitesinin kaygı ve görüşleri paylaşılmamaktadır. Yağcı, yurt içi ve dışı örgütsel kopuklukla birlikte Parti’nin politikasızlığı olarak tanımlar o dönemki vaziyeti. 1979 MK toplantısı için dışarıya çıktığında, Yağcı, ‘Barikatlara çıkacağız’ yollu romantik çıkış yapan Bilen’e memleketteki vaziyeti aktarırken, Yörükoğlu’na da geçmişte TİP’te yaşanan bölünmeyi, Parti’de iki ayrı ideolojik merkez olduğu görünümünü veren İşçinin Sesi’nin yayımının devamının uygun olmadığını hatırlatır. Bilen de kendisini dinlemeyen Yörükoğlu’na öfkelidir. Yörükoğlu MK toplantısına katılmadan ayrılır. Daha sonra MK’dan çıkarılan Yörükoğlu, İşçinin Sesi’nin asıl TKP olduğunu ilan ederek partiden büsbütün kopacaktır.[11] 

Partiyi koruma, düzenli geri çekilme önerisi ancak 1980 MK toplantısında gündeme alınır. Yağcı, MK öncesi PB toplantısında, geri çekilme için örgütsel yapı değişikliği fikrini paylaşır ama yeterince ciddiye alınmadığı izlenimindedir. Hatta, geri çekilme, kendini koruma eşiğinde (10 Mayıs 1980), “TKP’ye gir, TKP’yi güçlendir” çağrısı kabul edilir. Durum, Yağcı’ya perhiz ve lahana turşusu münasebetini hatırlatır: “Biz mevcut üyelerimizi nasıl koruyacağımızı düşünürken yeni üye için kampanya açıyoruz. Partiyi korumaktan değil, güçlendirmekten söz ediyoruz. Fakat yine de elimizde teknik anlamda olsa da bir geri çekilme kararı vardı ve ülkeye dönünce bu kararı uygulamaya giriştim”. Yağcı, geri çekilme ve korumanın önemli ölçüde başarıldığını paylaşırken, askeri darbeye karşı ciddi bir direnişin ortaya konulamadığını da kabul eder. Zira, darbeye karşı direniş parti için hiç mesele olmamıştır. ‘Devrimci durum var’ diyenlerden de bir ses çıkmamıştır: “Bu sorunu yani neden 12 Eylül darbesine karşı bir direniş olmadığını yalnız TKP üstünden değil, diğer sol örgütler ve genelde demokrasi güçleri açısından da sorgulamak gerekir”. Şubat 1981’de Almanya Demokratik Cumhuriyeti’ne (DDR) gittiğinde de (TKP Türkiye Örgütlenme Sekreteri sıfatı tazedir) düzenli geri çekilmeyi savunur. Mevcut koşullarında partiye darbe gelmesi durumunda yüzde seksen fire verileceği kanaatini paylaşır ve MK’nın 1980’de aldığı güvenlik önlemleri kararının bile birçok ilde uygulanmadığını belirtir. 12 Eylül darbesinin sonuçları ortadadır, direniş gösterilememiştir: “Bilen yoldaş, partinin zaafları yanlışları üstüne bir şey  duymaktan hiç hazzetmiyordu, katıldığım PB toplantılarında partimizin zayıflıklarının, örgüt, kadro sorunlarının tartışıldığını hiç hatırlamıyorum. Bilen iyi şeyler duymak istiyordu, yine öyle tutum aldı”. Sonuçta; üç yörede parti örgütlerinin tepeden gelen darbe ile çöktüğü, bir PB ve dört MK üyesinin yakalandığı; kendi il komitesinin (legalde adı bilinen partililerden oluşmayan yapısıyla), partili olan ve olmayan ama TKP’ye yakınlığı bilinen sendika başkanları ve bazı yöneticilerin (teslim olmayıp korunma altına alınabilmeleriyle) ele geçirilemediği, dördü dışında MK üyelerinin salimen dışarıya çıkarıldığı bilgisini paylaşır bizimle, Yağcı. Ve, etrafındaki çember daralıp ‘Çık artık!’ zılgıtını yiyince o da nihai çıkışını yapacaktır yurtdışına (1981’de). İşçinin Sesi’nin de sesi yükselmiştir: “Maalesef aynı günlerde İşçinin Sesi de içeride ağır işkencelerden geçen yoldaşlar için biz henüz hiçbir değerlendirme yapmamışken, ‘çözüldüler, TKP’yi bitirdiler ama parti yönetimi bunları gizliyor’ türünden yayınlar yaptı. Bunlar moral çöküşü daha da hızlandırıyordu”.[12] 

GENEL SEKRETERLİK ve TKP 5. KONGRESİ 

Nabi Yağcı, kitabının da eksenini oluşturan ‘yasallaşma’ (komünistlerin yasal bir partiye doğru yol alışları) sürecinin ‘stratejik adımlar’ını (‘kilit taşları’nı) şöyle sıralıyor: Birincisi; (her tevkifattan sonra, -bilhassa da 1951 tevkifatında- Parti’nin örgütlü varlığının yıkılmasına karşın) TKP’nin 12 Eylül Darbesi’nin ağır saldırısına rağmen ülkede örgütlü varlığını koruyabilmesi; ikincisi; TKP’nin 51 yıl sonra (üstelik geniş katılımlı) bir kongre (5. Kongre) gerçekleştirebilmesi (açıktır ki, ikinci birinci ile mümkün olmuştur); üçüncüsü ise, ‘yenilenme’ kararı ile birlikte ‘TİP-TKP Yenilikçi Ortak Programı’nın oluşturulmasıdır.  

İlk adıma değindik. Yağcı, 5. Kongre’yi, ‘dış/hukuksal yasallık’tan önce ‘iç yasallık’ın temin ufku olarak görüyor. Komite üyeleri kendilerini kimin yönettiğini bilmeli (ülke içinde o sıra mümkün değilse de, yurtdışı yapılanma ve işleyiş öyle olmalıdır), yönetenler atama değil seçimle işbaşına gelmeli ve dolayısıyla, yönetim meşruiyetini parti içi kamuoyundan almalıdır. İşte, bu ihtiyaç, Parti’yi 5. Kongre’ye hazırlıyor. Hüseyin Çakır’ın, Bilen için Atılım’ın karakteristik olduğu Parti tarihinde kendisi için de Parti’nin ‘yeniden yapılanışı’nın anılıp anılamayacağını sorduğunda, Yağcı, ‘arkasına yasala çıkma’yı katmak koşulu ile öyle söylenebilir, diyor. 

1981 MK toplantısında, Yağcı, ‘düzenli geri çekilme kararı’nın zamanında alınamadığını, o nedenle kayıplar yaşandığını rapor ederken, “bütün hata ve zaafların gerisinde yatan temel etmenin ‘sol sekter ideolojik çizgi’ olduğunu yaz[ıyor].”[13] Eleştirilerine karşı çıkan olmadığı gibi, ülkede beş kişilik gizli MK üyesi saptama ve bunu Genel Sekreter ile paylaşma talebi de kabul görüyor.[14] Öte yandan, yaşlanan Bilen’in yerine biri düşünülmekte, SBKP ilgili yöneticileri Kutlu yoldaşa teveccüh göstermektedir. Bilen’e verdiği rapor, Moskova’daki eğitimde kendisine dair değerlendirmeleri, ülkedeki en büyük il komitesinin sekreterliğini yapmışlığı ve darbe sonrası en az zayiat vererek örgütünü ayakta tutmuşluğu SBKP’nin teveccühünde etkili olmuş olmalıdır. İçini kasvet basar; sürgünde ve kurtlar sofrasında ömür sürmek zor gelir: “Ben kendimi genel sekreter adayı olarak ne gördüm ne de ileri sürdüm. Dolayısıyla böyle bir destek arayışım hiç olmadı. Asıl beni rahatsız edici olan bir başka ülkede sığınmacı bir parti olmaktı, kendi ülkenizde var olmadıkça büyük abilerin olması da kaçınılmazdır”. Ve bu gelişmelerin ardından önce PB’de sonra da 1983 MK Toplantısı’nda Genel Sekreter olur (o sırada, komünist partiler dünyasındaki en genç genel sekreterdir)[15]. Kalıcı olarak yurtdışına çıktığında kendisini tam anlamıyla “şaşkın bir tavuk”, bir turist gibi hisseder. Hatta, daha sonra, Batı Avrupa parti örgütlerinden bir yoldaş, onunla tanıştığında biraz saf olabileceğini düşünmüşlüğünü bile paylaşır onunla. Samimi, dümdüz konuşması, ne düşünüyorsa söylemesi ve eleştirilerinde açık olması saflığına yorulmuştur. 

Sıra, geniş katılımlı kongreyi (5. Kongre) toplamaya gelmiştir (1983). Kongre büyük bir heyecan ile açılır. Bilen ve Kutlu yoldaş el eledir. Kucaklaşanlar, ağlayanlar vardır. Bilen açılış konuşmasını yapar. İlerleyen yaşında partisinin kongresini de görmek nasip olmuş; üstelik, tasfiye edilmemiş, Parti Başkanı seçilmiştir.[16] Seçilmiş bir merkez yönetimi vardır ve Yağcı’nın kendisi de artık seçilmiş bir genel sekreterdir. Kongre’nin Parti’nin yaralarını sardığını, yepyeni bir gelecek vaat ettiğini hisseder Yağcı. Kongre’nin kabul ettiği tarih tezlerinden biri de TİP ile birliktir. Kapı aralanmış ama henüz koşulları belirlenmemiştir. Yasallaşma ise, vurgulansa da, henüz, ‘merkeze alınmış stratejik bir hedef’ konumunda değildir. Kongre ile ilgili düşüncelerini şöyle noktalar, Yağcı: “Mustafa Suphi’nin 1920 TKP Birinci Kongresi’nde öne koymuş olduğu parti merkezini Türkiye’ye taşıma ve Türkiye’deki komünistlerin birliğini sağlama hedefi, TKP 5. Kongresi’nin sağladığı ivme ile 70 yıl sonra TBKP’nin [Türkiye Birleşik Komünist Partisi] yasal kuruluşuyla önemli ölçüde gerçekleşmiş oldu”.[17]  

YENİLENME, ÜLKEYE DÖNME KARARI, TİP-TKP BİRLEŞMESİ ve DÖNME 

TKP, 5. Kongre’ye kadar parti içi meselelerle boğuşmuş, Kongre ile birlikte merkezi otoritenin güçlenmesiyle dışa açılmaya yönelmiş ve o yönelimle birlikte Avrupa örgütleri stratejik önem kazanmaya başlamış; Türkiye demokrasi güçleriyle, cezaevleriyle dayanışma faaliyetleri etrafında sol güçler, hatta, İslamcı çevrelerle de eylem birliğine girilmiştir. Avrupa’daki komünistler, sosyalistler, sosyal demokrat partiler, yeşiller, aydınlar ve bazı sivil toplum kuruluşlarının desteği sağlanmış; meşruiyet kazanmak ve yasallığa yükseltmek üzere dış kamuoyunda partinin görünürlük kazanması gözetilmiştir. TKP’nin 65. kuruluş yıldönümü çerçevesinde Duisburg’da düzenlenen salon toplantısı için Yağcı şunları söylüyor: “TKP kendi parti üyelerinin ve herkesin katılacağı bir toplantı düzenliyordu ve  parti genel sekreteri de ilk kez kalabalık önünde çıkıp konuşacaktı”.[18] TİP ve TSİP’le birleşme görüşmeleri ise, 1984’te Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi (TKSP), Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP), Kürdistan Öncü İşçi Partisi (PPKK) ile “Türkiye ve Türkiye Kürdistanı Sol Birliği”ne evrilir. Kısa adı ‘Sol Birlik’ olan platform her yıl toplanır. Hatta, Sol Birlik adıyla gazete de çıkarılır. O minvalde, TKP, PKK’nin Avrupa’daki diğer Kürt örgütlerine şiddet uygulamasının kabul edilemez olduğunu; kendi kaderini kendisi belirlemek üzere Kürt halkının demokratik mücadelesinin destekçisi olunacağını vurgular. 

Öte yandan; Avrupa örgütlerinin de, ülkedeki örgütlenmenin de DDR’den yönetilemeyeceği giderek daha derinden hissedilmektedir. Yağcı, bu saptamanın, salt teknik bir mesele olmadığı inancındadır; ülkeye dönüş ütopyası harlanır: “TKP’nin legale çıkması politik bir hedefti ama ülkeye dönüş farklı bir şeydi, politik olmaktan çok insani bir boyuta sahipti. Bunu ancak Leipzig’de yaşayanlar derinden hissedebilirlerdi”. Daha organik ifadesiyle, Yağcı, yurtdışında kalmanın çürüme ile eşdeğeli olduğunu düşünmektedir: “[E]ğer reel politika perspektifine gelmiş olmayıp da devrim bekliyor olsaydık ülkeye gitme fikri kafamda hiç uyanmazdı, güzel günlerin geleceğini bekler dururdum”. Üstelik, 12 Eylül diktasının hegemonyasında oluşan çatlak da (Özal hükümetinin kuruluşu, Avrupa’ya yakınlaşarak dışa açılma eğilimi, Soğuk Savaş’ın sonlanmış oluşu, barış ve yumuşama ortamı, vs.) dönüş için elverişlidir: “Nihayet bir gece karar verdim, ben illegal olarak gitmeliyim, böylece parti kamuoyunda Türkiye’ye dönüşü bir hayal, bir özlem olmaktan çıkarmalı, üzerinde hepimizin düşüneceği reel bir hedef hâline getirmeliydim”. Hedefe doğru hareket geçer. Sovyetler’in, kardeş partilerin ve PB’den bir kişinin dışında (eşi dahil) kimsenin bilgisi olmaksızın, bir ‘Ulusal Konferans’ gerçekleştirmek üzere 1986 Haziran sonunda ülkeye gizli giriş yapar. Bir küçük masa ve 15 delegenin oturacağı kalaslardan müteşekkil konferans salonunda gerçekleşen (“ülkesinde geçirdiği harika üç ay”ın müsebbibi) konferansta, tezler üzerine görüş ve eleştiriler serdedilir; yasallık konusu pek işlenmese de yanlış olduğunu kimse iddia etmez, TİP’le birleşmeye de ilkesel bir itiraz gelmez. “Böylece” der, Yağcı, “kişisel olarak da, genel sekreter olarak da politik hayatımın doğrudan bana bağlı çok önemli bir sayfası yazılmış oldu”.[19] 

Darbe sonrası koşullarda yığınsallık süngüsü düşmüş, DİSK, TÖB-DER, vd. yığın örgütleri ortada yokken birlik (güçlü bir parti) yakıcı bir ihtiyaç hâline gelmişse de, 5. Kongre’deki muğlak birlik kararı sonrası, süreç, TİP-TKP’nin en tepedeki heyetlerinin düzenli olarak bir araya gelmeleri ile dört yıl sürmüştür. Birlik politikasını ve TKP’nin tutumunu nihai olarak belirleyen 1987 MK toplantısıdır. Partinin adı TBKP (Türkiye Birleşik Komünist Partisi) olacak, örgütsel sorunlar eşitlik sistemiyle halledilecek; legal partilerde olduğu üzere, genel başkan (Behice Boran) ve genel sekreter (Nabi Yağcı) olacaktır. Benimse, kitapta, son düzlükte yaşananlara dair satırları okurken ziyadesiyle etkilendiğim kesit, toplantılar sürerken verilen çay molasında, Boran’la Yağcı arasında geçen konuşmadır. Yağcı, “Boran yoldaş Türkiye’ye dönmezsek buralarda çürüyeceğiz,” der. Devamı şöyle: “Boran bir süre yüzüme baktıktan sonra bana ‘Nabi’ diye hitap etti, halbuki her zaman ‘Kutlu yoldaş’ derdi, ‘Nabi gerçekten dönebilecek miyiz?’ Nabi derken söyleyişinin tınısında sanki bir annenin çocuğuyla konuşması vardı, sorusunda ise acıyla karışık bir merak. Benimle o an resmî konuşmuyordu, sanki ana oğul iki politik göçmen dertleşiyordu. Dönebilmeyi merak etmekte haklıydı, ben gençtim ama onun önünde çok uzun bir zaman yoktu. Ben yalnızca, ‘bize bağlı’ demekle yetindim, ne diyebilirdim ki? Kim derdi ki, Boran ölümüyle bizi ülkemize taşıyacak?[20] 

Nihayetinde, Brüksel’de (Boran’ın ikamet ettiği şehirde) bir basın toplantısı ile birleşme kamuoyuna açıklanır: 7 Ekim 1987. Hekimin katılmasının intihar olacağını söylemiş olmasına rağmen toplantıya katılan Boran, daha 70’li yıllarda işçi sınıfının iki devrimci partisinin birlik sorununu çözemeyişlerinin demokrasi mücadelesini zayıflattığının altını çizer. Toplantı tamamlandıktan birkaç gün sonra Yağcı Hollanda’ya doğru yola çıkar. Boran’ın kalp krizi ile öldüğünü haber alır, geri döner (10 Ekim 1987): “Boran yatağında yatıyordu, üzerindeki örtüyü açtım, beyaz saçları alnına dökülmüştü, yüzünde bir huzur gördüm, sanki uyuyor gibiydi. Alnından öptüm.” Yağcı, Türkiye’ye dönme vaktinin geldiğine o ân karar verir. Ardından Moskova’ya gider, SBKP’nin ünlü teorisyenlerinden ve MK üyesi V. Zagladin ile görüşür. Zagladin, “TKP’nin ülkesine dönmesini öteden beri hep arzulamıştık. Kararınızı yerinde bir karar olarak görüyoruz, elbette riskleri var, o nedenle karar size ait olacak. Eğer demokrasi var diye dönüyorsanız bu yanlış olur, eğer demokrasi için dönüyorsanız bu doğrudur. Türkiye’ye demokrasi kolay gelmeyecek.” TİP ve TKP olarak Berlin’de dönüş tarzını konuşmak üzere bir toplantı yapılır. TKP PB, dönüşün genel sekreterlik düzeyinde yapılması gerektiğine karar vermiştir. TİP’li yoldaşlar kararsızdır. Kongre ile birleşimin taçlandırılmadığı bir aşamada genel sekreterler düzeyinde yurda gidişin birliğe zarar vereceğinden endişe edilmektedir. Yağcı, asal amacı legale çıkmak olan partinin illegal kongre yapmasının doğru olmadığını, birleşme kongresinin ülke içinde yapılması gerektiğini savunur. Üstelik, gecikme hâlinde, Boran’ın cenaze töreninin yarattığı kamuoyu duyarlılığı yitirilecek, belki de rejimin provokasyonlarına fırsat verilmiş olacaktır. Boran’dan sonra sorumluluğu yeni üstlenen Nihat Sargın’ın “kılı kırk yaran” tutumuna karşın şöyle düşünür, Yağcı: “Aslında formel açıdan Sargın’ın yaklaşımı hiç de yanlış sayılmazdı, eğer olağan koşullar altında olsaydık. (…) Ne var ki, alacağımz karar öyleydi ki kılık kırk yaramazdık, riskli bir karardı, bütün mesele bu riski göze alıp almamaktı”.[21] Yağcı, kuşkuları varsa, TİP-TKP adına ülkeye yalnız gidebileceğini belirtir; kabul edilmiyorsa, TKP adına yalnız gideceğini söyler. Sonuçta, genel sekreterler düzeyinde gidilmesine karar verilir. 

DÖNME SONRASI YAŞANANLAR/ EL ELE ÖZGÜRLÜĞE

Kitabın önemlice bir bölümü dönüş sonrası yaşananlara ayrılmıştır: Gözaltı/sorgulama, tutukluluk, DGM’de (Devlet Güvenlik Mahkemeleri[22]) yargılanma/savunma, TBKP’nin yasal kuruluşu ve geniş sol birlik partisi yönelimi. Okumamızın bütünlüğü ve nihai değerlendirmemiz için gözden geçirelim. 

Gözaltı (sorgulama/işkence) faslını geçersek, tutukluluk sürecindeki önemli adımlardan (kazanımlardan) biri, dava henüz başlamadan, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkının kullanılışıdır. Türkiye’den bu hakkı kullanmak üzere yapılan ilk başvurudur ve o bağlamda devleti mahkûm eden ilk karardır. Mahkeme; işkence, uzun tutukluluk ve düşünce özgürlüğüne dair itirazlarında başvurucuları haklı bulmuştur. 

DGM’de (bazı ek tutuklamalarla dava ‘gizli örgüt kurma teşebbüsü’nü yargılamaya dönüştürülmek istense de -ki, boşa çıkarılmıştır) Sargın ve Yağcı’ya iki iddia ile suç yüklenmeye çalışılacaktır: Komünist parti kurma girişimi ve Kürt halkının özgürlüğünü savunucu tavır alınması. Dışarıda parti örgütlerinin yığınsal dayanışması sürer ve anti-komünizm üzerinden oluşturulan ‘düşüncenin suç addedilmesi’nin sorgulanışı kamuoyuna taşınırken, Sargın ve Yağcı da, savunmalarını iki iddiaya mukabil yürütürler. Mevcut yasalar kapsamında, evet, komünist parti kurma teşebbüsü suçtur; ancak, zaten onlar da, mevcut yasaların suç kabul ettiği şeyin çağdaş demokrasi anlayışı içindeki gayri meşruluğuna itirazla (‘sivil/siyasi itaatsizlik’ göstererek[23]) ‘suç’ işlemeyi göze almışlardır ve o nedenle mahkemenin huzurundadırlar. Kürt meselesine ilişkin olarak da, Yağcı, yalnızca yasal komünist partisi kurmak değil, Kürt halkının özgürlüklerini savunmak için de ülkeye döndüklerinin altını çizer. Kaynağa başvurmadan fikir serdedenler için, Yağcı’nın (Mahkeme’nin 32. oturumundaki) savunmasından alıntılıyorum: “Biz, Kürt ve Türk halkının, Türkiye’nin toprak bütünlüğü içinde özgürce, yan yana gönüllü yaşamasını istiyoruz. Dilini, kültürünü özgürce geliştirebilmesini istiyoruz.” Dikkat edilsin; “Politik yaşama, ülkenin yönetimine Kürt ulusal kimlikleriyle katılmalarını istiyoruz. Bunlar suçsa, suç işlemeye devam edeceğim; ta ki, Kürt halkı özgür olana dek. Bunun için yasakların kalkması ve bütün tabuların yıkılmasını savunuyorum. Bunları savunmak  ve bu uğurda mücadele etmek suçsa elimde olmayarak suç işlemeye devam edeceğim”.[24] 

Duruşmalar sürerken (1989) bir gelişme de, Moskova’da, ‘TİP-TKP Birleşme Kongresi’nin (İllegal TBKP 1. Kongresi) yapılmasıdır. Bu, ilkesel olarak, alınmış karara da, dönüş süreci içinde yürütülen mücadeleye de aykırıdır. Yağcı, cezaevinden gönderdiği bir notla kongreyi doğru bulmadığını bildirir. (Sargın ise, -dönüş öncesi olduğu gibi- bu kongrenin sağlayacağı bazı kolaylıklar olabileceği fikrindedir -ikircimlidir.) Ancak, tahliye sonrası, yoldaşlarından sorup soruşturduğunda yazdığı notun muhataplarına ulaşmadığını öğrenir. Biraz karanlık bir durumdur. Yağcı, 1989-90 yıllarında parti içinde yaşanan bunalımla TBKP’nin yeniden içe döndüğü, dışarıdaki solun bunalımlarının bulaşmasına müsait bir vasat yaratılmış olduğu kanaatindedir. ‘Yasallık’ temel politik hat iken, TBKP yönetimi ‘karasızlığa’ düşmüştür. Parti yönetimi, “komünist partisinin yasallaşmasından vazgeçin” diyenlerle parti tabanının “militan hayır” deyişi arasında sıkışmıştır. Parti’ye yazılan mektupta, ‘birlik olmadan yasallaşmanın kazanılamayacağı’ düşüncesinin yanlışlığı karar altına alınmalıdır denir. Yasallık kazanılana dek TBKP’nin varlığını koruyacağı, yasalda kurulacak partinin bir ‘komünist’ partisi olacağı, adında ‘komünizm’ olmak kaydıyla TBKP adında ısrar edilmeyeceğinin altı çizilir.[25] 

Sargın ve Yağcı, yasallık mücadelelerinin tıkanma noktasına geldiğini düşündükleri noktada, tahliye oluncaya kadar sürecek bir “ölüm orucu”nda karar kılarlar. 141-142-163’ün kaldırılması, Komünist Parti üzerindeki yasağın kalkması ya da kalkacağının açık işaretlerinin görülmesine dek sürecektir oruç. Söz konusu işaretlerin alındığı kanaatiyle yirmi gün sonra oruç sonlandırılır. Nihayetinde, ülkeye döndüklerinde Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın ‘terörist’ ilan ettiği Sargın ve Yağcı, tutuklu kaldıkları iki buçuk yılın sonunda (“Düşüncenin suç olmaktan çıkarılması hususunun uzun süredir kamuoyunda tartışıldığı…” diye uzayıp giden gerekçeli kararla) tahliye edilirler. 

Tahliye sonrası, TBKP’nin seçilmiş merkez yöneticileri toplantıya ve TBKP’nin kuruluş başvurusunu yapma karar ortaklığına çağırılır. Şu bildirilir: “Yönetim yoktur, partiye bir yönetim kurulu kazandırabilmek için derhal TBKP’nin yasal kuruluşunu gerçekleştireceğiz. Ardından da kongreye giderek seçilmiş bir yönetim çıkaracağız. O tarihe kadar TBKP yönetimi kalmamıştır”. Başvuru kabul edilecek midir? Edilmezse ne olacaktır? Hiçbir zaman B planı olmadığını söyleyen Yağcı, şunları ekliyor: “Zarlar atılmıştı ve geri dönüş yani yasal komünist partisinin kuruluşundan vazgeçmek ne aklımdan geçiyor ne de mümkündü. İntihar olurdu bu. (…) Şu kesindi eğer reddedilseydik ölüm orucuna devam ederdik, bu kez cezaevi dışında”.[26] Başvuru dilekçesi 4 Haziran 1990’da kabul edilir ve ilk yasal komünist partisi resmen kurulur. Murada erilmiştir. Daha sonra, 141, 142, 163 kaldırılır (12 Nisan 1991. Onların yerine ‘Terörle Mücadele Kanunu’ getirilecektir). DGM’de sündürülen dava ise 9 Temmuz 1992’de sonlanır ve Sargın ve Yağcı beraat eder. Ancak, onlar beraat etse de, kuruluş dilekçesi kabul edilmiş olan partileri beraat edemez; Anayasa Mahkemesi 23 Temmuz 1991’de TBKP’yi kapatma kararı vermiştir. Suç, partinin adının ‘Komünist Partisi’ olması ve Kürtçülük üzerinden bölücülük yapılmasıdır. Dert değildir; kapatılan nihayetinde bir ‘yasal komünist partisi’ olmuştur. Dahası; AİHM, itirazlarını kabul eder, devlet mahkûm edilir ve Anayasa’da yapılan değişiklikle komünist partisi yasağı kalkar. Anayasa Mahkemesi’ne TBKP’nin kapatılması ile sonuçlanan davanın yeniden görülmesi için başvurulsa da başvuru kabul edilmez. Lakin, dileyen herkesin -gönlünce- komünist partisi kurmasının yolu açılmıştır.  

DEĞERLENDİRME 

Nabi Yağcı’nın kişisel/siyasal tarihinin kilometre taşlarını aktarmaya çalıştım. Yasallaşma (komünist partisine yasallık kazandırma) sürecinin, hukuki kazanımlar sonrası, Türkiye sosyalist/komünist mücadele serüvenine yansımalarını ele almak bu yazının kendisi için belirlediği çerçevenin dışında. Anılan kilometre taşlarının yol göstericiliği ile, Nabi Yağcı’nın, bir ‘birey’ ve ‘komünist’ olarak tavrının siyasi örgütlülük ve mücadele anlayışına yansımalarını ayrıştırıp irdelemekse, Türkiye sol/komünist entelektüelinin sorumluluğu olmalı.[27] 

Her şeyden önce, Yağcı; değişim, yenilenme ve yaratıcılığın; verili olanla yetinmeyip cesaret ve gerçekçilikle hayata müdahil olmanın yolunun -kaçınılmaz olarak- kendi (ve içinde yer aldığı hareket) ile yüzleşme ve hesaplaşmadan geçtiğini bilenlerdendir (bilmek de değil; şahsi donanımları ile siyasi edimini -o minvalde- kendinde buluşturabilen bir komünisttir[28]). Gerçek bir ‘illegal’ parti örgütlenmesinin nasıl olması gerektiğinin sezgisini, darbe koşullarında ‘düzenli geri çekilme’nin kaçınılmazlığının teşhisini mümkün kılan da, üzerine tahayyül ve tasavvurlar geliştirilecek bir parti kimliğinin var kalımını temin eden de, ‘efsane’nin imgesel kuytuluğunda çürüyüp gidilmekte oluşun adını koyduran da (unutmayalım; bir ‘genel sekreter’dir), olmuş ve olmakta olanla yüzleşme/hesaplaşma ehliyetidir. 

‘Emperyalizm çağının Marksizmi Leninizm ve Leninist parti modeli’ ya da ‘proletarya diktatörlüğü aşılmıştır’ın konjonktürel izahı da değil; andığım yüzleşme ve onun inşa ettiği farkındalıktır, Yağcı’nın dayanağı: Özgürleşerek özgürlük mücadelesi vermek, değişerek değişime soyunmak; halkı özgürleştirmek -kurtarmak- değil, halkla birlikte özgürleşme iştahına tutunmak (“Sen daha kendi yasallığını dahi kazanmamışken halkı kurtarmak lafları şimdi bakıyorum da ne büyük haddini bilmezlikmiş. Halk için bir şey yapmak başka bir mesele, onu kurtarmaya soyunmak başka…”). Dolayısıyla; ‘tarih bilgisi’ değil, ‘tarih hissi/ farkındalığı’; ‘siyasi tarih’ değil, ‘sosyal mücadelelerin tarihi’ ve ‘değişim’in bizatihi kendisinin kıymeti: “Değişimden çok söz etmekle birlikte sol olarak değişimi başlı başına teorik bir sorun olarak görmediğimizi fark etmiştim. (…) Değişim kavramını hep bir bağlam içinde kullanmıştık, demokratik değişim, sosyalist değişim, devrimci değişim gibi”. Yağcı, koşullar, bağlamlar, vs. değişse de, değişmeyen sorunun, ‘özgürleştirici değişim’ (özgürleşme edimi) olduğunu keşfediyor (‘demokratik, sosyalist, devrimci’ gibi, bizi -değişimin kendisini- sorgulamaktan alıkoyan nitemlere ya da bağlantılarına değil; söz konusu değişimin, doğrudan, ne denli ‘özgürleştirici’ olup olmadığına dikkatimizi yoğunlaştırmamızı istiyor bizden): “Değişmeyen sorun ise insanın özgürleşme sorunuydu ve insanlık tarihi özgürlük için mücadeleler tarihinden ibaretti. (…) Böyle bakınca kölelerin özgürlük mücadelesiyle bizim yasallık mücadelemiz arasında bir mahiyet farkı kalmıyordu gözümde”. Mücadelelerin toplumsal hüviyetine itibarı da oradan -aynı duyarlıktan- mülhem: “Bizde tarih yazımı ve anlatımı siyasi tarih üstünedir. Sosyal mücadelelerden söz edildiği yerde bile bunlar siyasi mücadelelerin türevi olarak ele alınır”. Ve oradan, ‘yasallık’ mücadelesinin bütün bu duyarlıklardan beslenen derinliği de kendini göstermekte; özgürlükten alıkoyanın gayri meşru yasacılığını/yasakçılığını teşhir ve tasfiye etmek üzere ‘sosyal mücadele’, ‘vicdani düzeyde ret’, gayri meşru olana (‘sivil’) itaatsizlik; iktidarı değil, tahakkümün içini boşaltmayı talep eder olmak: “Bu ayrımı [siyasal ve sosyal mücadelelerin ayrımı] yasallık mücadelemizin pratiği içinden çıkarıyorum. Siyasi mücadeleler dar iktidar odaklı mücadelelerdir, oysa sosyal mücadeleler, mücadele eden kitleler adını öyle koymasalar da düzen karşıtı muhalefet odaklıdır, yani doğrudan iktidar olmayı hedeflemez”. Solun mütemadiyen iktidar odaklı stratejilere mahkûm oluşu, iktidarlar karşısında yapıcı bir muhalefeti öremeyişi de anılan maluliyetten kaynaklanmaktadır: “Fakat muhalefeti örme işi salt çağrılarla tepeden olacak iş değildir, eski usul cepheler kurmaktan söz etmiyorum. Bu tür çağrılar hiçbir zaman başarılı olamamıştır. Sol kendi etrafına çağırmamalıdır, kendisinin de içinde olacağı platformların yaratılmasına çalışmalıdır. En önemlisi sokağın desteği gerekir”.[29] 

Hasılı; Nabi Yağcı’da; ‘komünist ideal’ini ufka yerleştirirken, ideali taşıyıcısında (parti, ideoloji-pratik) mutlaklaştırıp kutsamayan; tüm özgürleştirici (ve eşitlikçi) mücadeleleri ufka doğru yolculuğun kendiliğinden bileşenleri bilen; yenilgi ve kayıpların mateminde kendini kaybedip melankolilere duçar olmayan; değişme ve yenilenmeyi becerebilen bir komünist örneği görüyorum ben.[30] 

“Tanrılara hesap vermek bizim kuşağın omuzlarına bindi. Yıkılmaz sanılan dünyamızın çöküşünü gördük ve bu yetmezmiş gibi bu çöküşün faturasın ödemek de bize düştü,” diyor, Yağcı. Tanrı mertebesinden hesap soruculara tüm tevazuu ve açık yürekliliği ile hesap vermekten de gocunmuyor. Ama şunu da hatırlatıyor, tüm zarafetiyle: “TKP’ye hatta daha geniş alarak komünist harekete emeği geçmiş herkes saygıyı hak eder. Bu ülkede değil komünist olmak demokrat olmak bile eza cefa çekmek anlamına gelir. O nedenle saygıyı laf olsun diye söylemiyorum. Saygı eleştiriye elbette mani değil ama bir çizginin altına düşmemektir saygı”.[31]

Sokrat’tan, “Bir insanın yaşamının değeri, yaşamını adadığı değerlerle ölçülür,” diye alıntılıyor Yağcı. Ve ekliyor: “Geriye öyle bakıyor ve o nedenle hoşnutluk duyuyorum. Kim tersini söyleyebilir, daha insanca bir yaşam için mücadeleden gayri hiçbir hesabımız olmadı”.[32]

 

*Birikim dergisinin Mayıs-Haziran 2018 tarihli 349-350. sayısında yayımlanan bu yazı, derginin özel izni ile paylaşılmıştır.

 ____________________________________________

[1] Elele Özgürlüğe, s. 334.

[2] Belge Y., Şubat 2018. Söyleşiyi yapan (bana kalırsa, anlatının kurulmasında ‘kolaylaştırıcı’ olan) Hüseyin Çakır.

[3] Kitabının ‘Güneşin Sofrasındayız’ başlıklı, yurda dönüş sonrası mapusaheneden tahliyelerinin ilk gününün akşam yemeğini anlatırken şunları söylüyor, Yağcı: “Kara bulutların ardından güneş soframıza vurmuştu. Havada sevincin ve özgürlüğün kokusu vardı ve bir de önümdeki masada rakının kokusu. İki buçuk yıl sonra ilk kez içecektik, tadını unutmuş muydum acaba, hayır unutmamıştım” (s. 293). ‘Spinoza Günleri’ başlığı altında ise, Spinoza ve Psikanaliz ve Hayat (Yirmidört Y., 2008) adlı kitabımın önsözünden şu satılarımı alıntılamış: “Meserret’te (Nabi Abi’nin hayırlara vesile olması niyetine düzenlediği, Haliç’e bakan o sevinçli mekânda) günleri batıra batıra, ardından rakıları devire devire Spinoza çekeliyoruz -çarşambaları” (s. 178): ‘Raki şişesinde balık ve dostların arasında olmak’.

[4] “bu meydan kanlı meydan/ ok fırladı yaydan/ kalkın ayağa, kalkın/ biz şehirden, siz köyden” (Ruhi Su’nun, Kanlı Pazar’a ağıtından. Elele Özgürlüğe, s. 167).

[5] Elele Özgürlüğe, s. 156.

[6] Elele Özgürlüğe, s. 336.

[7] Elele Özgürlüğe, s. 337, 338.

[8] Hayrullahoğlu, Yağcı’dan sonra İstanbul Sekreteri olmuş ve gizli Merkez Komite’ye kabul görmüştür. Hayrullahoğlu için Parti’nin, “inandığı bir gelecek ideali ve sevdiği insanlar” demek olduğunu anan Yağcı, gördüğü işkencelere rağmen partisi ve yoldaşları için canını veren Hayrullahoğlu’nu, “tam da bugünün ihtiyacı olan insancıl bir sosyalist, komünist, solcu, devrimci”, bir, “komünist derviş” olarak yâd ediyor: “Ne yazık ki, bütün çabamız, birçok koldan araştırmamıza karşın Mustafa’nın yakalanışı üstündeki sır perdesini kaldıramadık. Bu durum canımı çok yakıyor” (s. 145-146).

[9] Elele Özgürlüğe, s. 346.

[10] Elele Özgürlüğe, 348.

[11] İ. Bilen’den sonra genel sekreter olduğunda, Yörükoğlu’nun oklarının ‘Partizan grubu’ adı altında kendisine yöneldiğini anıyor, Yağcı: “Sargın ile Türkiye’ye dönüşümüzde bizi ‘hain’ ilan ettiler. İşçinin Sesi’nin manşeti tamı tamına böyleydi” (s. 355).

[12] Elele Özgürlüğe, s. 357, 362, 363, 368-369.

[13] Elele Özgürlüğe, s. 386.

Yağcı, 1977 Konya Konferansı olarak bilinen konferansta da sendikalar ve yığın örgütlerindeki sekter tutumları(nı) eleştiren bir rapor yazmış olduğunu ekler.

[14] Bu noktada, Yağcı’nın dile getirdiği ilginç bir nokta da, TKP’nin ‘illegal’ bir parti olmayı bilmemesi hâlidir. Yardımcı Genel Sekreter olarak Moskova’da aldığı özel ders sırasında fark eder ki, o vakte kadar yaptıkları bir tür ‘illegalcilik’tir. Kitle örgütü yöneticilerinin, fabrika ve sendika temsilcilerinin doğrudan parti üyesi olmamaları gerektiğini öğrenir. Daha önce, önerildiği halde Parti’nin bu meseleye itibar etmemesi ilginçtir. Dikkat edersek, Yağcı, ‘düzenli geri çekilme’de kendiliğinden o doğruya yönelmiştir. Bir tatil sırasında Portekiz Komünist Partisi’nin efsanevi genel sekreteri Alvaro Cunhal ile karşılaşıp sohbet ettikten sonraki kanaatini şöyle paylaşır: “Görmüştüm ki, Portekiz KP küçük bir çekirdek ama geniş bir sempatizan ağı ile örülmüş bir parti. Kıyaslarsam biz bayağı irice bir legal parti oluyorduk, illegal oluşumuz sözde kalıyordu. Böyle bir partiyi korumanın neredeyse imkânsız olduğu gün gibi ortadaydı” (s. 391).

[15] Elele Özgürlüğe, s. 396.

Hoş: “Komünist partilerin bir toplantısında genel sekreter sanarak yanımdaki yaşlı tercümanın elini sıkmışlardı. Hatta 40. doğum günümde Alman yoldaşlar bana ne hediye vereceklerini şaşırmışlar çünkü genel sekreterliğin en alt sınırını 50 yaş ve üzeri olabilir diye düşündükleri için 40 yaş için belirlenmiş hediyeleri yokmuş” (s. 400).

[16] Eşi Çiçek Yağcı ile dokuz ay Bilen’le aynı evde kalırlar. Daha sonra ayarlanan ev ise iki adım ötededir. Bir efsane ile o denli yakın yaşamanın hoş olmadığını söyler Yağcı. Bir not; Zeki Baştımar’ın memleketle ailesi üzerinden süregiden bağlarına karşın Bilen’in öylesi bağlardan yoksun oluşu Türkiye’deki parti örgütleri ile yakından ilgilenmeyişini açıklayabilir diye düşünür Yağcı. Öte yandan; Baştımar, kibar, başkalarını dinleyen, hoşgörülü bir genel sekreter olarak bilinse de, Yağcı, Baştımar’ın tüm o kibarlığı ile birlikte aşırı ihtiyatlı bir karaktere sahip olduğunu; eleştiriye tahammülü olmayan, hoşgörülü olduğu da söylenemeyecek olan Bilen’in gerçekleştirdiği 1974 atılım hamlesini Baştımar’ın -olsa- gerçekleştiremeyeceği kanaatini paylaşır bizimle (s. 410-11).

[17] Elele Özgürlüğe, s. 422.

[18] Elele Özgürlüğe, s. 425.

[19] Elele Özgürlüğe, s. 440, 443, 444, 452.

[20] Elele Özgürlüğe, s. 458.

[21] Elele Özgürlüğe, s. 461, 464-65, 467.

‘Nihat Sargın’ın ‘kılı kırk yarma’ tavrının, bana, Yağcı’nın, Zeki Baştımar-İ. Bilen karşılaştırmasını hatırlattığını söylemeliyim (bkz.,  dipnot 16). Bir de, Ernest Hemingway’in, “Bir adamı farklı kılan, aldığı risklerdir” sözünü. Ayrıca, bir not; dönüşle birlikte TKP’nin Sesi radyosunun kapatılması kararı alınır. Amaç, yasala çıkmaktaki kararlılığı göstermektir. Dava sürerken de Bizim Radyo’nun yayınına son verilecektir (bkz., s. 468 ve 222).

[22] Devlet Güvenlik Mahkemeleri, ilk kez, 1961 Anayasası’na 1973 yılında eklenen bir maddeyle, daha sonra da 1982 Anayasası ile işlerlik kazanmış; devletin iç ve dış güvenliği ile ilgili olduğu iddiası ile kurulan davalara bakmakla görevlendirilmiş; Avrupa Topluluğu’nun olduğu kadar, Avrupa Sözleşmesi’nin de demokratik gerekleri ve yapısına uygun olmayan mahkemelerdir.

[23] Sivil itaatsizlik eyleminin Türkiye’deki ilk örneğinin TBKP’nin yasallaşma süreci olduğunu belirtiyor, Yağcı (s. 504).

[24] Elele Özgürlüğe, s. 242-243.

[25] TİP-TKP birleşme süreci ile ilgili geniş bilgi için, bkz., TİP-TKP Birliği ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi/ Hüseyin Çakır, Belge Y., 2017.

[26] Elele Özgürlüğe, s. 295, 303.

[27] Psikanaliz deneyimimden hareketle (esinle) Marksist kuram ve siyasi edimselliğe bakışımın mahsulü olan ilk kitabımın adının Birey Sorunsalı/ ‘Psikanaliz ve Eleştirel Bir Bakışla Marksizm’ (Papirüs Y., 1999) olması herhalde hassasiyetimi yansıtıyordur (hatta, Birikim dergisinde yayımlanmaya değer bulunuşları ile o kitabın mayasına elzem olan cesareti katan yazılarımın başlıklarının, ‘Yabancılaşma ve Birey’/ I-II [Birikim, Nisan ve Mayıs 1996], ‘Tahakküm Hiyerarşileri ve Marksizm’ [Birikim, Nisan 1997] olması da). Nabi Yağcı ile dostluğumuzu başlatanın ve hassasiyet ortaklığı yaratanın Birey Sorunsalı oluşu da. 

[28] Söyleşinin bir yerinde, Hüseyin Çakır, geçmişte ‘tarih bilinci’ denirken, Yağcı’ya, ‘tarihi hissetmek’ deyişinin hikmetini sorduğunda verdiği yanıt da bizi öyle bir kanaate taşır: “Tarih bilinci değil söylediğim, bilinç sözünden zaten artık hazzetmiyorum, fazla ideolojik, fazla burnu büyük bir ifade bu. Eski alışkanlıkla kalemimin ucundan kaçmış olmasının dışında bilinç sözünü kullanmam, onun yerine farkındalık diyorum” (s. 33).

[29] Alıntılar için, bkz., s. 113-114 arası.

Yağcı, ‘sosyal tarih’ anlayışının kıymetine işaret ederken, doğrudan tarihin sosyalliğini kuranların (o tarihi yaşayanların) hissedişlerinin, hafıza kayıtlarının, söz alışlarının (‘sözlü tarih’, ‘bireysel tarih’, ’alttakilerin tarihi’) kıymetine de işaret etmiş oluyor. Aslında, kendisinin bu kitapla yaptığı da o -ve o nedenle çok kıymetli. ‘Ek’ öncesi kitabın son satırları da (neredeyse kitabın tamamını kuşatan) tam bir sözlü tarih örneği: “Türkiye’ye dönmezden önce Almanya gezimde halkla sohbet ederken, başörtülü yaşlıca bir ana en önde oturuyordu, beni dikkatle dinlemiş, gözünü bana dikmiş, bakmış bakmış şöyle demişti: ‘Komünistler de bize benziyormuş’” (s. 573). Öte yandan; Yağcı’nın, -geçmişteki kendi siyasi tarihleri ile ilgili duyarsızlıklarına karşın- belge/arşiv çalışmalarına da mesai hasrettiğini görüyoruz. ‘Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın (TÜSTAV) kurucularından olmakla birlikte, TKP’nin Komintern arşivinin Hollanda’da koruma altına alınmasını, tasnifini ve 40 bin sayfalık bir kopyasının kendi arşivlerine katılmasını sağlayan da Yağcı’dır (bkz., s. 124-127).

[30] ‘Sol’ ve ‘melankoli’i için, bkz., ‘Modernlik, Sonrası ve ‘Sol Melankoli”, ‘’Sol’ Yolculuğun ‘Yas ve Melankoli’ Bağlamında Sorgulanışı’ ve ‘Sol Melankoli Kime Ne Söyler?’ başlıklı yazılarım (Varlık dergisi, Temmuz, Ağustos, Eylül 2017).

[31] Elele Özgürlüğe, s. 31, 410.

Konuya ilişkin, bkz., ‘Antidemokratik/Otoritaryen Kişilik ve Solda Kıyıcılığın Ruhsal Çözümlemesi’, Halûk Sunat, Birikim, Nisan 2018.

[32] Elele Özgürlüğe, s. 38.

Bitirirken; Nabi Yağcı’nın, Parti’yi arayışını, Parti üzerinden idealle kurduğu ilişkiyi, mücadele anlayışını; insana, ülkesine ve Spinoza’da (da) bulduğu tasavvufa yatırımını ‘psikanalitik duyarlık’la ele almak isterdim. Şimdilik mümkün değil. Ama, bana, Gomidas’ı, Nâzım’ı ve Hrant’ı çağrıştırdığını söylemeliyim. Bir değini de söyleşinin ‘biçimsel’ yapısına ilişkin olsun: Çakır’ın sunumundan da anlaşıldığı üzere, fazlaca yüz yüze görüşme yapılmamış. Ancak, yazılı da olsa, muhayyel dinleyene anlatılıyor oluşu anlatımı sıcak, samimi ve akıcı kılmış. Bir diğer anlatısal özellik de, anlatıda, düz bir zamandizinselliğin seçilmemiş oluşu. Bu da anlatıyı çokkatmanlı, çağrışımsallığa açık kılmış. Öte yandan; ‘dönme’ye dair bir ‘hikâye hattı’nın kuruluşu da, metne, romansal bir tat (olay örgüsel bir gerilim) katmış.