‘Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması’ndan Kürtlerin yoksanışına ‘çözündürme’ dersleri


 

“Law alone cannot prevent genocide,

but law must guide our efforts to stop it.” *

 

 

Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallolunmuştur/ ‘Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar’ (1) adlı çalışmasında, Osmanlı Hükümeti’nin, Birinci Dünya Savaşı koşullarında, ‘Ermeni Meselesi’ni aradan çıkarışının hikâyesini, ‘Başbakanlık Osmanlı Arşivi Dâhiliye Nezâreti’ kayıtlarındaki izlerini takip ederek ortaya koymuştu. Başa ‘dert’ olan ‘Ermeni Reformu’ taleplerinin, Paşa’nın (Talat) tabiriyle, ‘esaslı bir şekilde sona erdirilmesi ve tamamen yok edilmesi’nin hikâyesi idi serimlenen ve malzeme tümden yerli (ve herkes açık olan) kaynaktan tedarik edilmişti.

 

Akçam, Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması/ ‘Sessizlik, İnkâr ve Asimilasyon’ (2) adlı çalışmasında ise, yine özgün bir müdahalede bulunuyor ve bir yandan kendi (son fasıl Osmanlı) tarihimiz içinden yol alırken, bir yandan da, ‘asimilasyon’ ve ‘soykırım’ edimi arasındaki münasebeti sorguluyor. Dolayısıyla, Akçam’ın yeni çalışması,  bugün bizler için, Cumhuriyet’in ‘Kürt politikası’ hattından yürürken, Erdoğan’ın şahsı, ikbal kaygıları ve kadim devlet geleneğinin buluşması olarak tecessüm eden ‘İttihatçı’ (‘kurucu’) damarı -tarihsel tecrübemiz içinde- anlamamız ve süregiden tehdidi idrak edebilmemiz açısından da aydınlatıcı ve uyarıcı olmakta.

 

Benim bu yazıda muradım, ‘kavramsal irdeleme’, ‘zorla asimilasyonun dayanakları ve uygulama’ başlıkları altında Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması meselesini (yani, ‘zor’la ‘kırım’ arasındaki ilişkiyi, ve söz konusu ‘zor’a neden/nasıl işlerlik kazandırıldığını) anlamak ve anladıklarımla, hem ‘zorla asimilasyon’ kavramına, hem de, ‘Kürt Sorunu’na –yeniden- ışık tutmaya çalışmak olacak.

 

 

Kavramsal irdeleme

 

Önce temel kavramımızı hatırlayalım: Rafael Lemkin’in çalışmaları sonucu Birleşmiş Milletler düzeyli bir sözleşmeye (1948) bağlanan ‘soykırım’ nedir? (3) Bir ‘soy’, hangi koşullarda/ölçüde ‘kırım’ fiiline maruz kaldığında ‘fail’ ‘soykırım’ suçu işlemiş olur? En temel ölçüt, ‘kasıt’tır (yani, fiilin, kendiliğinden/tasavvur dışı değil, soya kastedici mahiyette, bilerek, isteyerek gerçekleştirilen türde oluşu –mens rea). “Yani, suçu işleyen kişinin, hedef olarak aldığı grubu kısmen veya tamamen imha etmek amacıyla hareket etmesi gerekmektedir.” (4) Bir diğer temel ölçüt ise (actus reus), fiilin fiziki boyutta müessir olmasıdır. Şöyle söyleyelim; fiziki boyutta tesirli olan bir fiille soya kastedilmişse, işlenen, bir ‘soykırım’ suçudur. Demek ki; 1. öldürme, 2. bedensel veya zihinsel zarar verme, 3. yaşam şartlarını değiştirme, 4. doğumları engelleyici tedbirler alma, 5. o gruba mensup çocukları bir başka gruba nakletme fiillerinden biri gerçekleştirilmek suretiyle, hedef alınan grubun kısmen veya tamamen imhasına kastedilmişse, işlenen suç, bir soykırımdır. (5)

 

Peki, bir başına, bir soya mensup olanları ‘zorla din değiştirme’ye maruz bırakma fiili, bir grubun kısmen ya da tamamen ‘imha’sına yönelik kastın fiili olabilir mi? ‘İnançsal dönüşüm’ bir ‘asimilasyon’ [‘çözünme’], ‘zorla din değiştir(t)me’ ‘zorla asimilasyon’un [‘çözündürme’] bir örneği ise, soruyu şöyle soralım: ‘Zorla asimile etme’, soykırım suçunun bir fiili olarak kabul edilebilir mi? (6)

 

Dikkat edilirse, yukarıda anılan ‘beş’ fiilden ‘çocukların zorla bir başka gruba nakli’ (bu, bir ‘zorla asimilasyon’ fiilidir) dışarıda bırakılırsa, ‘zorla asimilasyon’ bir soykırım suçu/eylemi olarak anılmamaktadır. Öyleyse, ‘Ermenileri zorla Müslümanlaştırma’ fiili nereye konulacaktır?

 

İşte, Akçam’ın anılan çalışmasının özgünlüğü, bize mahsus olan ‘zorla asimilasyon’ örneğinin (‘zorla Müslümanlaştırma’) neden/nasıl soykırım suçunun fiili olduğunu ortaya koymasındadır. Bakalım.

 

‘BM Soykırım Sözleşmesi 1948’in az gerisine gittiğimizde, BM Sekreterliği’nin hazırladığı ilk taslak metinde (1947), ‘kültürel soykırım’ diye bir suç kategorisine rastlıyoruz. Bunda, Lemkin’in taslağın hazırlanmasındaki ısrarı belirleyici olmuş. Zira, ısrarının arkasında şu var: Soykırım, tek bir olay değildir. Bir süreçtir, zamana yayılmıştır. Kavramı tanıttığı kitabında da şunu vurgulamıştır zaten: “[E]ğer genel olarak söylemek gerekirse, soykırım bir milletin hemen imhası demek değildir (…) daha çok, ulusal grupların imha edilmesi amacıyla, bu grupların varlıklarının ana temellerini yıkmaya yönelik farklı eylemlerin koordineli planı olarak tasarlanmış” (7) bir fiildir soykırım. Dolayısıyla, Lemkin’in ısrarının belirleyici olduğu ilk taslak metninde, soykırım fiilleri üç ana başlık altında toplanmıştır: 1. fiziksel soykırım (fiziksel imhaya yönelik dört ayrı suç), 2. biyolojik soykırım (kısırlaştırma, ve/ya zorla kürtaj, erkeklerle kadınları ayırma), 3. kültürel soykırım (‘ulusa-dinsel’ özelliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik suçlar –çocukların başka gruplara dağıtılması, ulusal dilin konuşulmasının engellenmesi, ulusal dildeki kaynakların imhası ve yayımının yasaklanması, dini ve tarihi eserlerin tahribi, kültür temsilcisi kişilerin sürülmesi… gibi).

 

Sonuçta, 1948 sözleşmesinde, ‘kültürel soykırım’ kategorisinde anılan suçlardan bir tek, ‘gruba mensup çocukların zorla bir başka gruba nakledilmesi’ alıkondu. Bu suç, içerdiği ‘biyolojik/ fizik’ boyutuyla soykırım fiilleri içinde yer alıyordu belki ama ötekiler niye dışarıda bırakılmıştı? Akçam şöyle açıklıyor: “Bunun en önemli nedeni, sömürgeleri olan ve/veya bünyesinde çok sayıda göçmen barındıran devletlerin, kültürel soykırım suçunun hem kendi ülkelerindeki hem de sömürgelerdeki faaliyetlerini içereceğinden korkmaları idi”. (8) Ve giderek, daha sonraki yıllarda yapılan çalışmaların merkezine, anılan çerçeveyi karşılayan ‘Holokost’ yerleşti; herhangi bir fiilin soykırım sayılıp sayılamayacağının hükmü Holokost’a bakılarak verildi: ‘Fiziki imha yolu ile ırksal açıdan temizlik’ olmuş mudur, olmamış mıdır?

 

Lemkin’in hikâyesini toparlarsak; Axis Rule in Occupied Europe kitabı genel anlamda değerlendirildiğinde, ‘zorla asimilasyon’un Lemkin tarafından soykırım suçuna katkıda bulunan bir fiil olarak kabul edildiğini, [ama 1948 sözleşmesinde yer alacak olan ötekiler gibi] bir başına anlam kazanmadığını söylemek mümkün. Evet; 1944’te yayımlanan kitapta ‘zorla asimilasyon’ konusunda bir muğlaklık ya da çekince var, fakat 1947’deki (BM sözleşmesinin hazırlanış sürecindeki) ilk taslak metinde, Lemkin, ‘kültürel soykırım’ başlığında ısrarlı; ama sonuç, 1948 metni ve ‘kültürel soykırım’ yok. Akçam, Lemkin’in –daha sonra- bitiremediği Soykırım Tarihi kitap çalışmasında da konuyu ele aldığına değinir ve Lemkin’in, ‘asimilasyon’la, uzun sürece yayılmış doğal asimilasyonu kastettiğini; ‘kültürel soykırım’dansa, zamanla bir erime/yok olma değil, âni bir kırılmayı anladığını aktarır. Lemkin’e göre, “ilk önce soykırım, bir kültürün imhası anlamında bütüncül ve şiddetli bir değişimdir; [ve bu] kültürel soykırımı yapanların önceden tasarlanmış hedefidir” (9) ‘Soykırımsallık başlığı altında yanıtlamak üzere, geçerken şunu sorayım: Hadi, ‘doğal’daki ‘örtük zor’u bir yana koyduk; peki, ‘âni’ değil ama zamana yayılmış bir ‘zor’ olarak kültürel/etnik kimlik unsurlarının/dayanaklarının –taammüden- yok edilme fiili ne olacak? Evet; ‘bir grubun kısmen ya da tamamen (‘fiziksel/bedensel’ düzeyde) imhası’na yol açmıyor ve sürece yayılmış  ve/fakat ‘zor’ kullanılıyor; buna ne diyeceğiz?

 

Akçam da, haklı olarak, ‘Ermeni Soykırımı’nın ‘zorla asimilasyon’ bağlamındaki farklılığını ortaya koyma ihtiyacındadır. Evet; genç kızların kaçırılıp zorla evlendirilmeleri, zorla din değiştir(t)meler… bunlar 19. yy. Osmanlısında da yaygındır ama o süreçteki bu türden fiillere ‘soykırım’ demek herhalde mümkün değildir (ona göre). Ancak, “önemli olan, zorla asimilasyon eylemlerinin farklı dönemlerde, farklı politikaların parçası olarak gündeme geldiğini görebilmektir. Ermeni soykırımı özelinde zorla asimilasyon, Lemkin’in sözünü ettiği, grubun ‘varlığının temellerini yıkmaya yönelik farklı eylemlerin koordineli planının bir parçası olarak’ gündeme getiriliyordu”. (10) Dolayısıyla, ‘zorla asimilasyon’, soykırım süreçlerinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmelidir ve nitekim, “1915-1918 Ermeni soykırımı süreci boyunca da Ermenilere yönelik, merkezi ve sistemli, zorla asimilasyon politikası izlenmiştir”. (11)

 

 

‘Zorla asimilasyon’un dayanakları ve uygulama

 

Öyleyse, dönemin Osmanlı siyasi coğrafyasında, ‘zorla asimilasyon’un, ‘merkezi, eşgüdümlü, planlı ve sistemli’ bir şekilde ve Ermeni varoluşunun temellerini yıkmaya yönelik uygulanmasını koşullayan neler vardı, anlamaya çalışalım. (12)

 

‘1915-1918 Ermeni Soykırımı’ sürecinde Ermenilere yönelik ‘zorla asimilasyon’ politikası üç ayrı şekilde uygulanmıştır: 1. ‘gönüllü’ ve/ya zorla din değiştirme, 2. 12 yaşından küçük çocukların zorla Müslüman yapılması, yetimhanelerde ya da dağıtıldıkları Müslüman evlerinde Türk-İslam kültürüne göre yetiştirilmeleri, 3. genç kızların zorla Müslüman erkeklerle evlendirilmeleri.

 

Peki, bu uygulamalar ‘âniden’ mi hayata geçirilmiştir? Yo, hayır. Bilhassa da, Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları Doğu Anadolu’da, saldırılara maruz kalan Hıristiyan halkın din değiştirmeye zorlanması ya da kadın ve kızların kaçırılarak Müslüman adamlarla evlendirilmeleri sonucu Müslümanlığa geçiş (ihtida) tüm Osmanlı tarihi boyunca sıkça rastlanan bir haldir. Ancak, ne zaman ki, çöküş sürecinin dayattığı ‘modernleşme’ eski köye yeni âdetleriyle dadanmış, ne zaman ki ‘Tanzimat’ marifetiyle ‘liberal’ usullerden bilistifade Hıristiyanlığa dönüş talepleri –ve dolayısıyla, Batı’nın müdahaleleri- artmış… mertliğin de tadı kaçmıştır (tatsızlığın bir boyutu da odur ki, Müslümanlıktan dönenin [mürted] katli de vaciptir!). Lakin, anlaşılan o ki, huylu huyundan kolayına vazgeçmemiştir. Nitekim, 1878 Berlin Antlaşması’nda (‘Ermeni Reformları’ kapsamında) olsun, 1895’te üç büyük devletin (İngiltere, Fransa, Rusya) Ermeni vilayetlerine yönelik ‘reform’ talebi ile verdikleri notanın 10. maddesinde olsun, Osmanlı Hükümeti’ne hatırlatılan, 1856 Islahat Fermanı’ndaki Müslüman-Hıristiyan eşitliğini sağlamaya yönelik taahhütlerini yerine getirmesidir.

 

1895 Aralık ayında İngiliz Elçiliği’ne sığınan Sait Paşa’nın aktardığından da anlaşılmaktadır ki, Osmanlı kendi bildiği usullerle oyunu sürdürmek kararındadır; Ermeni sorunu reformlar yoluyla değil, kanla çözülecektir. 1897’deki, “Ermeni sorunu kapanmıştır” ifadesi de (13), Abdülhamit’in, reform beklentileri ile can sıkıcı olan Ermenilerin katliamlarla susturulmasından, yıldırılmasından yana olduğunu gösterir.

 

İşte; ‘1915-1918’, o tarihsel/toplumsal sürece dayanan politikaların (‘zorla asimilasyon’ uygulamalarının) bitirici hamlesidir. Yalnız, “1915-1918’de değişik olan, bu [merkezin ve yerel idarecilerin göz yumması ile gerçekleşen] politikaların merkezi hükümetin Ermenileri imha planının bir parçası olarak gündeme sokulmasıydı [üstelik, savaş koşullarında dış baskı da söz konusu değildi]. Lemkin’in deyimiyle, bu uygulamalar, bir grubun ‘varlığının temellerini yıkmaya yönelik koordineli plan olarak tasarlanmış’ farklı eylemlerden sadece bazıları idi ve bu niteliği ile 1915-1918’de gündeme getirilenler ile 1894-1896 döneminde yaşananlar arasında niteliksel bir fark vardı”. (14)

 

Neler yapıldı? Mayıs-Kasım 1915 arasında Ermenilerin, sürgünlerin yapıldığı Anadolu sathında temmuz başına kadar din değiştirme koşulu ile kalmalarına izin verilmiş; sonrasında, din değiştirseler bile sürülmüşler; sağ ulaşılan yerlerde (Suriye, Irak) ise, Kasım 1915’e dek din değiştirmeye dair özel bir politika uygulanmamıştır. O tarihten sonra –özel soruşturma koşuluyla- yeniden din değiştirmeye müsaade edilmiş, 1916 baharına kadar süren bu politika daha sonra değişmiş, Ermenilere iki seçenek dayatılmıştır: Müslümanlık ya da ölüm. (15)

 

‘Zorla asimilasyon’un az önce sayılanların ötesinde bir başka ayağı da, Ermenilerin sürüldükleri yerlerde (Halep, Rakka, Rasül Ayn, Der Zor, vb.) uygulanan iskân politikalarıdır. Yerleşim yerlerinin demiryollarına 25 km’den az mesafede olmaması, Ermeni nüfusunun yerleşim yerindeki Müslüman nüfusun %10’unu geçmemesi, aynı bölgeden gelen Ermenilerin parçalanarak değişik yerlere gönderilmeleri, yeni yerleşim yerlerinde Ermeni okullarına müsaade edilmemesi, çocukların devlet okuluna gönderilme zorunluluğu, gazete, eğitim ve iletişim dilinin Türkçe olması mecburiyeti, yeni kurulacak Ermeni yerleşim yerlerinin birbirinden en az beş saatlik mesafede olması, etrafa hâkim ve savunmaya müsait yerler olmaması uygulanan iskân politikaları örnekleridir.

 

Zorla yerlerinden yurtlarından edilen (tehcire maruz bırakılan) insanların hem yol boyu, hem de iskân edilme koşullarında yaşadıkları kaçınılmaz mağduriyetlerin de –öngörülebilirlikleri çerçevesinde- söz konusu politikalara dahil edilmeleri gerekir. Konvoylara saldırıların ötesinde, yerleşim yerlerinin kötü koşullarında dizanteri, tifüs gibi hastalıklar birer katliam vesilesi, o anlamda Ermenilerin imhası siyasetinin bir parçası olmuştur. (16) Bir süre sonra –anılan koşullarıyla da olsa- iskân politikasından vazgeçilir. Hesap vahimdir. Konunun eldeki çalışmanın kapsamı dışında olduğunu belirten Akçam, şunu iddia eder: “İttihat ve Terakki Suriye’ye sınırlı sayıda Ermenin ulaşacağını ve bunların da yeni yerlere fazla sorun teşkil etmeden, Müslüman nüfusun %10’unu aşmayacak tarzda yerleştirilebileceğini hesap ediyordu. Suriye’ye ulaşan Ermeni sayısının tahmin edilenin çok ötesinde olması ve bu insanların yerleştirilmesi durumunda yeni bir ‘Ermeni sorunu’nun çıkabileceği ihtimali, İttihatçı yöneticileri iskân politikasından vazgeçmeye itmiştir”. Ve, özellikle de Mart-Nisan 1916 sonrası Suriye’de kalan Ermenilerin imhasına yönelik yeni bir katliam dönemi yaşanmıştır. (17)  

 

8-10 yaşındaki kız çocuklarının ırzına geçilip öldürülmelerinin yanı sıra, sürgün ve imhalarda görevli üst düzey yöneticilerin kendilerine harem kurmaları, seks partileri düzenlemeleri, kadınların her türden istismarı olağan uygulamalardandır. Müslümanların jandarmaların izniyle mola yerlerinde konvoylara üşüşüp, “Gâvurlar satılık çocuklarınız var mı?” diye bağrışmaları, seks kölesi olacak kadınların çıplak ve açık artırma ile pazarlanışları (müşterilerin sadece Müslüman erkekler olmasına izin verilmektedir) birçok anıda yer almıştır. Zabel Yeseyan, raporunda, zorla kaçırılıp götürülen ve Müslüman evlerine dağıtılan kadınların, kız ve erkek çocukların sayısını 200.000 olarak vermiş; 1921’de, İstanbul Ermeni Patrikliği ise Müslüman evlerden henüz kurtarılmamış yetim ve genç kız sayısını 63.000 olarak belirtmiştir (Milletler Cemiyeti raporuna göreyse aynı yıl Müslüman evlerde saklı yetim sayısı 73.350’dir).

 

 

Zorla asimilasyon’dan Kürtlerin yoksanışına ‘soykırımsallık’

 

Alman büyükelçisi Wolff-Metternich, 1916 Eylül’ünde verdiği raporda, Ermenilerin dinlerinin zorla değiştirilmesinde belirleyici güdünün, dinsel bağnazlık değil, Ermenilerin Osmanlı Müslüman ahalisi içinde eritilmesi kaygısı olduğunu ifade eder. Eritilme kaygısının arkasında ise, Akçam’a göre, ‘yönetilebilirlik’ endişesi vardır. Yönetimde olan İttihat ve Terakki açısından “esas sorun, İmparatorluğun devamı için varlıklarını hayati bir tehdit telakki ettikleri Ermenilerin sorun olmayacak bir düzeye indirgenmesiydi. Ermeni topluluğunun, kültürel, siyasi ve sosyal bir çevre olarak yok edilmesiydi”. Ancak, mesele o ki, Ermeniler salt bu yolla ‘yönetilebilir’ sayıya indirgenemeyecek kadar çoktur! “İşte fiziki imha bu aşamada devreye giriyordu. Dolayısıyla, asimilasyon politikası ile fiziki imha arasındaki dengenin ‘yönetilebilirlik’ ilkesi ile sağlandığını iddia etmek yanlış olmayacaktır”. (18)

 

Akçam, ‘zorla Müslümanlaştırma’ fiilini, ‘yönetilebilirlik’ kaygısı ile göze alınan fiziki imha politikası planının bir parçası olması vasfı ile ‘doğal’ asimilasyondan (ve, ‘zor’a dayalı olsa da, ‘imha’ fiili öncesi yaşanan ‘asimilasyon’dan) ayırıyor. Ermenilerin kültürel var olma dayanaklarını kıran bu eylem, “bir halkın yaşam koşullarını toptan ortadan kaldırmayı hedefleyen koordineli eylemlerin bir parçasıdır,” diyor ve kişisel olarak duyarlılığımı yükleyeceğim ayrım noktasına parmak basıyor: “Bu anlamda, [örneğimizdeki, ‘zorla Müslümanlaştırma’] birçok ulus-devlet tarafından gündeme getirilen Lemkin’in ulussuzlaştırma diye tanımladığı egemen ulusun kültürel değerlerini zorla dayatma pratiklerinden farklıdır”. Ve devamla vurguluyor; “[bu] nedenle, örneğin tüm bir Cumhuriyet dönemi boyunca gündeme getirilen Türkleştirme pratikleri ile soykırım sırasında gündeme getirilen zorunlu asimilasyon pratiklerini birbirinden ayırmakta fayda vardır. Pratik olarak aynı eylem tarzından, aynı araçtan (dili kullanmayı yasaklamak, Türk-İslâm kültürüne göre eğitmek, vb.) söz ediyor olsak bile, bu araçlar soykırım sırasında bir halkın imha edilmesinin bir parçası olarak kullanılmaktadırlar”. (19)

 

‘Zorla Müslümanlaştırma’ edimininin, soykırım ‘sırasında’ (bu ifade, Lemkin’in 1947 Sözleşme taslağındaki süreç vurgusundan Soykırım Tarihi’ndeki âni kırılma ölçütüne yakınlaşmayı yansıtmaktadır) bir halkın imhasının parçası olma hüviyetini andıktan sonra, Akçam, –yukarıda da değindiğim- müstakbel soykırım failini fiiline hazırlayan tarihsel/toplumsal/siyasal ‘süreç’ üzerinde durur: İttihatçıların, Hıristiyanların ikinci sınıf vatandaş görüldüğü (kültürel, siyasi ve hukuki ayrımcılığın belirleyici olduğu) bir İslami-kültürel iklimde büyüdüklerinden, İslam temelli ‘millet-i hâkime’ konumunu, ‘Türklük’le (seküler bileşen) başgöz ederek yeni bir ‘millet-i hâkime’ konumuna taşımaları zor olmamış; dolayısıyla, ‘ırkçı mütalaalar’dan uzak kalıp Hıristiyanların Müslümanlık kapısından geçmek suretiyle (“geçişkenlik”) gözden kaybolacaklarını kolaylıkla tasavvur edebilmişlerdir. (20) Bunu, Akçam, “ellerindeki devletin nasıl korunacağı”nı bilen (bağlayıcı bir ‘ideoloji’ye sahip olmayan) İttihatçıların [“devlet milliyetçisi”dir onlar] pragmatik ehliyeti olarak anar. Ancak, bu ehliyet, “soykırım sırasında uygulamaya konulan [zorla] asimilasyon politikasının zihinsel arka planını [da] oluştur[muş]” (21) ve dolayısıyla, İttihatçı ruh ve ekip, ‘devlet elden gidiyor’ kaygısı ile ‘zorla Müslümanlaştırma’ politikasından, -‘tehdit ve güvenlik’ gerekçeli- doğrudan imhaya geçişte de zorluk yaşamamıştır.

 

Akçam’ın Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması çalışmasının Cumhuriyet ölçekli yakın geçmişimiz ve günümüze tuttuğu ışık, tam da az önceki tespitten kaynaklanmakta: Soykırımları önleyebilmek için, ‘doğal’ kabul edilen asimilasyonlardaki ‘örtük zor’a ve ‘zorla asimilasyon’lardaki –uygun koşullarda imhanın parçası hâline gelebilecek- ‘soykırım’ edimine zemin hazırlama yatkınlığına ‘duyarlı’ olmak! O nedenle, ben, ‘zorla asimilasyon’la, onun ‘soykırım’ın parçası hâline geldiği fiili aşama arasındaki tasarrufların, ‘soykırımsal’ edimler olarak nitelenmesi ve dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum (kanımca bu tutum, ‘Sözleşme’nin adı ve ruhu ile de bağdaşımlıdır: ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi [‘prevention’] ve Cezalandırılması Sözleşmesi).

 

Şöyle söyleyelim; zamanında Ermenilere yönelik saldırılar, baskınlar, talanlar, kadınların kızların kaçırılması, zorla (ya da, ‘zorda bırakarak’) Müslümanlaştırmalar yaşanmışsa, bu tutumun arkasındaki ‘millet-i hâkime’ hiyerarşisini (‘doğal’ asimilasyon vasatını); koşullar uygun olduğunda gerçekleştirilen katliam/soykırım edimlerinin ardında ise –onları uygulanabilir kılan- ‘zorla asimilasyon’ tecrübelerinin olduğunu teslim etmemiz gerekir. Öyleyse, Akçam’ın vurgusunu şöylece dönüştürelim: “Bu nedenle, örneğin tüm Cumhuriyet dönemi boyunca gündeme getirilen Türkleştirme pratikleri ile soykırım sırasında gündeme getirilen zorunlu asimilasyon pratiklerini birbirinden” tanısal düzeyde ayırmakla birlikte iki düzey arasındaki ‘içsel’ bağıntıları görünür kılmakta “fayda vardır”.

 

Güne dönersek; Kürt halkının kimliksel/varoluşsal temellerinin, o anlamda ‘kültürel/sosyal ve siyasi’ taleplerinin Cumhuriyet tarihi boyunca hangi kırımlara maruz bırakıldığı, Kürt siyasi mücadele tarihinin yaşadığı badireler bu yazının kapsamı dışında. (22) Ancak şu aşikâr ki, gayri Müslimlerini muhtelif yollarla ‘halleden’, Alevileri dahil kalanını yüzde 99 Müslümanlaştırabilen Cumhuriyet devletinin ‘İttihatçı’ ihtilaçları karşısında en büyük ‘baş ağrısı’ Kürtler oldu. Din kardeşliği marifetiyle ümmet içinde çözünsünler istendi, olmadı. Dağ menşeli, karda ‘kart-kurt’ diye ses de çıkarabilen bir Türklük türü üzerinden Türklüğe çözünsünler istendi, olmadı. Üstelik, bilinmeyen bir dilden -analarından edinme olduğu iddiası ile- ‘Kürtçe’ diye bir dilde direttiler. Türlü çeşitli anayasal hükümlere rağmen, ‘anayasal eşit yurttaşlık, anadilinde eğitim, özyönetim/ [demokratik] özerklik’ talep eder oldular.

 

Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması ve ‘Soykırım’ hikâyesine tanıklıkla geldiğimiz eşikte şu sorunun çengeline takılmamak elde değil: Eşit yurttaşlık, tanınma ve özyönetimsel talepleri ile direnenlerin diyarına –sokaklarına, bodrumlarına, evlerine, ev önlerine, kahvaltı masalarına…-, tankıyla, topuyla, tüfeğiyle, JÖH’ü ve PÖH’üyle çöken devletin –kimseleri umursamadan- ‘temel insan hakları’nı (en temelinde ‘yaşam’ hakkını) göz göre göre –göstere göstere- gözden çıkarışına şimdi ne ad verilmeli? Birleşmiş Milletler’i ile, Uluslararası Ceza Mahkeme’si ile, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Mahkemesi ile, uluslararası hukuksallık ve adalet anlayışı ile… her şey dünyanın gözü önünde ve göz göre göre iken, ne demeli? (23)

 

Diyeceğim şu: Egemen devletler arasında terazilenmiş uluslararası hukuksallığı, evet, bir imkân olarak hep yoklayalım (24); ancak, barışçıl, özerk varoluşsallıklarla örülmüş, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir yaşam talebimize hayat verecek (dolayısıyla, ‘soykırım, insanlığa karşı suç, savaş suçları ve saldırıları’ önleyecek) ve teminat altında tutacak olanın, ‘biz’lerin demokratik siyasi mücadele ve direnişi olduğunu da asla unutmayalım. (25)

 

 

 

                         ____________________

* Laws Against Genocide/ ‘preventgenocideinternational’.

 

1. Taner Akçam, İletişim Y., 2008.

 

2. Taner Akçam, İletişim Y., 2014.

 

3. Taner Akçam’ın, 15 Eylül 2015’te, ‘Uluslararası Hrant Dink Ödülleri’ töreninde yaptığı konuşma metninden yararlanarak aktarıyorum: ‘İnsanlık suçu’ olarak 1948’de kabul edilmiş olan ‘soykırım’ kavramına doğru yolculuk, uluslararası hukukun, ‘insanlık hukuku’ ve ‘insanlığa karşı suçlar’ tanımlamalarıyla başlar. ‘İnsanlık hukuku’, 1899 ve 1907 ‘Lahey Sözleşmesi’nde, ‘Martens Hükmü’ olarak yer alır ve dayanağı, Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan yurttaşlarına yönelik yaptığı katliamlardır. ‘İnsanlığa Karşı Suçlar’ (‘Crime Against Humanity’) ise, ilk kez 24 Mayıs 1915’te, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Ermenilerin katli ile ilgili yaptıkları ortak açıklamada yer alır (ve daha sonra ‘Nürnberg Mahkemeleri’nde Nazi yöneticilerinin yargılandığı üç temel suçtan biri olmuştur). Tümüyle gayri resmi (‘Totally Unofficial’) yaşamöyküsünde, Lemkin, ‘soykırım’ kavramına yönelik çalışmasını ivmelendirenin, Talat Paşa’nın 1921 Mart’ında bir Ermeni genç (Tehlerian) tarafından öldürülmesi ve yargılanması süreci olduğunu söyler (“Mahkeme suç işleyen Türk faillerin yargılanmasına dönüştü […] ve dünya, Türkiye’de yaşanan trajik olayların gerçek bir resmiyle karşılaştı. Ermeniler öldürülürken işlerine öyle geldiği için bilerek sessiz kalan ve Türk savaş suçlularını serbest bırakarak olup biteni saklama niyetinde olan dünya, şimdi bu dehşet verici gerçeği dinlemeye mecbur kalıyordu”).

 

4. Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması/ s. 79.

 

5. Anılan ‘Sözleşme’ (9 Aralık 1948’de kabul edilmiş, 12 Ocak 1951’de yürürlüğe girmiştir) maddeleri özgün hâli ile şöyledir: Md. II/ Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, bu hâliyle (‘as such’), tamamen veya kısmen yok etmek kastıyla gerçekleştirilen aşağıdaki fiillerden herhangi biri soykırım suçunu oluşturur: a. Grup üyelerini öldürmek, b. Grup üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel zarar verme, c. Grubun fiziksel varlığını tamamen ya da kısmen ortadan kaldıracağını öngörerek yaşam şartlarını kasten değiştirme, d. Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlem alma, e. Gruba ait çocukları zorla bir başka gruba nakletme. Md.III/ Aşağıdaki eylemler cezalandırılır: a. Soykırım, b. Soykırım yapmak için işbirliği/anlaşma (‘conspiracy’), c. Soykırım yapmak üzere doğrudan ve açıkça kışkırtma (‘incitement’), d. Soykırıma teşebbüs etme (‘attempt’), e. Soykırıma iştirak etme (‘complicity’). (Bkz., www.preventgenocide.org [preventgenocideinternational/Laws Against Genocide].)

 

6. Akçam, ‘asimilasyon’un, ‘dağılma, yayılma’ anlamındaki diffusion karşılığı kullanıldığına işaret eder. Ve terimle kastedilen, ‘doğal/sürece yayılmış’ bir asimilasyondur; ‘zor’ yoktur. Ben, bir maddenin, çözücü nitelikteki başat bir sıvı ile karşılaşması sonucu –toplam madde kaybı olmadan- o sıvı içinde gözden kaybolması (tezahürü itibarıyla onu ‘o’ yapan bağlarından yoksun kalması -erimesi) hâlinin karşılığı olan ‘çözünme’nin, asimilasyon karşılığı da kullanılabileceğini; söz konusu işlemin zora başvurularak gerçekleştirilmesini ise, ‘çözündürme’ olarak karşılayabileceğimizi düşünüyorum.

 

7. Rafael Lemkin, Axis Rule in Occupied Europe, Carnegie Endowment, Washington (1944), s. 79’dan nakille, Akçam, Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması, s. 80. Alıntılardaki italik vurgu bana aittir.

 

8. Ermenilerin Zorla…/ s. 83.

 

9. Agy., s. 90.

 

10. Agy., s. 94.

 

11.  Agy., s. 77.

 

12. ‘Türk resmi tezi’, Ermeni tehcirini ‘gerçek’ bir tehdidin varlığı ile açıklamaya çalışır. Böylelikle, tez sahibi, kendisini, Yahudi tehdidini ‘paranoya’ zemininde yaşadığını iddia ettiği Nazilerden ve Holokost hikâyesinden (bir anlamda, ‘ırkçı iştiyak’tan) ayırmak ister. Akçam ise, çalışmasında, ‘zorla asimilasyon’a gerekçe addedilen söz konusu ‘gerçek’ tehdidi, ‘Ermeni varoluşunun temellerini yıkmaya yönelik’ azmin menşei olarak irdelemeye çalışacaktır. Ve haklı olarak –İttihatçıların da Nazilerin de kendilerine göre gerçek tehditten hareket ettiklerini vurguladıktan sonra- şunu da ekleyecektir: “Tehdidin paranoya ürünü değil de gerçekten var olduğu iddiasının, katliamlara gerekçe olarak kullanılması ise tartışmaya değmeyecek değerde bir görüştür” (agy., s. 238).

 

13. ‘Kürt sorunu yoktur!’ diye ünleyip masa deviren devlet zihniyetinin yaklaşık 100 yıl öncesinden işitilen sesi gibidir âdeta.

 

14. Agy., s. 112.

 

15. Din değiştirmelerine izin verilen Ermeniler hükümet gözünde güvenilmez kalmaya devam etmiştir; denetim altındadırlar. Müslümanların serbest dolaşım hakkı vardır, ihtida etmiş olanların yoktur. Seyahat izne tâbidir ve o izin de yerel yöneticiden değil, İstanbul’dan bakanlıktan alınacaktır. Tek istisna, Müslümanlarla evlenerek Müslüman olan Ermeni kadınlar içindir.

 

16. Halep Konsolosu Rössler, Bab’daki toplama kampında 1916 Ocak ayında iki buçuk günde 1.029 Ermeninin öldüğünü söyler. Aram Andonian, Radjo, Katma ve Azaz kamplarında 1915 sonbaharı boyunca tifüs ve açlıktan ölenlerin sayısını 60.000 olarak verir. Suriye kampları konusunda en ayrıntılı çalışmayı yapan Raymond Kevorkian, 1915 sonbahar-1916 Şubat arasında Suriye yolları ya da kamplarına düşen 850.000 Ermeniden 300.000’inin öldüğünü söyler.

 

17. Agy., s. 162-163.

Konu aslında ayrıntılı bir şekilde, Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’da (‘İskân politikalarında %5-10 uygulaması’, s. 55-62 ve ‘%5-10 uygulamasının önemli bir sonucu’, s. 62-67 başlıkları altında) ele alınmıştır. İlgili kesit şöyle sonlanır: “Cevabı verilemeyen veya dolaylı olarak verilmiş olan soru, [Der-Zor’a ulaşmış olan] bir milyonun üzerindeki Ermeni’nin, [ulaşılan yerdeki] 1.680.721 Müslüman’ın %10’u hâline nasıl sokulacağıdır”(!).

 

18. Ermenilerin Zorla…, s. 185.

‘Yönetilebilirlik’ oranını tutturmanın tayin edici önemini, Talat, Ağustos 1915’teki telgrafında açıkça belirtmektedir. Ermenilerin bulundukları yerden başka yerlere gönderilmeleri işleminden hükümetin beklentisi, “hükûmet aleyhine teşebbüsât ve fa’âliyette bulunamamalarını ve bir Ermenistan hükûmeti teşvîki hakkındaki [milli emellerini] tâ’kib edemeyecek bir hâle getirilmelerini te’mîn esâsına ma’tûf”tur (s. 187).

 

19. Agy., s. 230-31.

 

20. Daha önceki (Sırp, Yunan, Romen, Bulgar) ‘reform’ talepleri merkezi idare tarafından sertlikle bastırılmış, katliam boyutlu sertlik dış müdahaleye kapı açmış ve süreç Hıristiyan ulusların ayrılması ile sonuçlanmıştır. Ermeniler özelinde de kaygı (özellikle de Balkan Harbi sonrası ve bölgede özerk Ermeni vilayetleri kurulmasını öngören 1914 tarihli reform antlaşması ile birlikte) aynıdır.

 

21. Agy., s. 234, 235.

 

22. Doğu Anadolu cephesinden, ‘İstiklal Mücadelesi’, anayasal süreçler, Lozan, AİHM, parti kapatmalara ilişkin bir yazı için, bkz., ‘Şu Kürtler Ne İstiyor Kuzum?’, kuyerel.org, 22 Ocak 2016; ‘Kürt Sorunu’nu, Osmanlı modernleşmesi ve Ermeni ‘reform’ talepleri, Ermeni Soykırımı ve Kürt siyasi taleplerinin serencamı bağlamında değerlendiren geniş bir yazı için, bkz., ‘Barışı Iskalamak’, Birikim Güncel, 29 Ekim 2015; Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’dan hareketle -‘milli mutabakat’ cephesinin kadim duruşu dahilinde- Kürtlere yönelik katliam tehdidine işaret eden bir yazı için, bkz., ‘Bir Hayalet Dolaşmakta Üstümüzde’, Birikim Güncel, 18 Ağustos 2015; anadilinde eğitim hakkına ilişkin bir değerlendirme için, bkz., ‘Dile İlişkin İnsan Hakkı ya da İnsanlığa Karşı Suç, Radikal/ ‘Yorum’, 8 Ekim 2010; zorunlu göçler ve kendilik ilişkisi bağlamında bir çalışma için, bkz., ‘Psikanalitik Duyarlıklı Bakışla Göç ve Kendilik’, Birikim, Ağustos-Eylül 2010, sayı: 256-257. (Anılan metinler için, haluksunat.com’dan yararlanılabilir.)

 

23. Türkiye Cumhuriyeti; ‘Soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçu’nun faillerinin yargılanabilirliklerini sağlamak amacıyla kurulan ilk daimi uluslararası ceza mahkemesi olan Uluslararası Ceza Divanı’na (‘Roma Statüsü’) taraf değildir; Lozan’ın ihsas ettiği hakları Kürtlerden esirgemek üzere ‘gayri Müslim’ ibaresine sığınmıştır; AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini 1990’dan bu yana kabul etmiş, ancak, hak ihlalleri ile ‘Sözleşme’ye taraf ülkeler arasında Mahkeme’yi en ziyade meşgul eden ülke olmuştur (2010, karar bekleyen başvuru toplamlarına göre Rusya’dan sonra ikinci olup 1987-2010 yapılan 2573 başvurunun 2245’i ihlal kararı ile sonuçlanmıştır). ‘Uluslararası hukuksallık’la gönül bağımıza örnek olsun; hatırlanacağı üzere, Darfur’da 300 bin kişinin ölümüne, 2.5 milyon insanın göç etmesine neden olan Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’in İslam Konferansı’na katılmak üzere İstanbul’a gelişine, başta AB olmak üzere Batı’dan ve insan hakları örgütlerinden yoğun tepkiler geldiğinde dönemin Başbakan’ı (bugünün ‘fiili Türk Tipi Başkan’ı) Erdoğan, Beşir hakkındaki soykırım iddialarını reddederken karinesini de şöylece ortaya koymuştu: “Müslüman soykırım yapmaz!”

 

24. Ozan Değer, Uluslararası İlişkiler Akademik Dergi’deki, ‘Soykırım Suçu ve Devletin Sorumluluğu: Uluslararası Adalet Divanı’nın Bosna-Hersek v. Sırbistan-Karadağ Kararı’ başlıklı makalesinde, Divan’ın, soykırımı önlemenin pozitif yükümlülüğünün ülkesel yetki ile sınırlı olmadığı, aksine evrensel bir niteliğe sahip olduğu ‘Soykırım Sözleşmesi’ yorumunun literatürde ‘son derece ilerici’ bir yaklaşım olarak değerlendirildiğini vurgular.  Divan, soykırımın küresel düzeyde kovuşturulabilmesinin, ‘geleneksel ulusal egemenlik yaklaşımı’ ile ‘evrensel insan hakları yaklaşımı’ arasındaki diyalektiği gözetmekle mümkün olacağını da vurgulamıştır (ciaonet.org).

 

25. Yazımı bitirirken, ‘Ermeni Soykırım’ının, bir ‘Dünya Savaşı’nın içinde; ‘Dersim Soykırımı’nın, bir ‘Dünya Savaşı’nın eşiğinde yaşandığını; ve bugün de –maalesef- büyümeye teşne bir savaşın yalımlarının –Kürt siyasi coğrafyasına- vurduğunu hatırlamadan edemedim. Bu arada; ‘Sünni-muhafazakâr-Türk’ iktidarın ,‘Sünni-laik-Türk’le ‘millet-i hâkime’ ortaklığı içinde –eşitlik, demokrasi, özgürlükler temelli çözüm taleplerine kapalı, ‘bölünme/ayrılma’ya hassas kalıtsallığı ile- Kürt’ü tasfiye/“topyekûn imha” eğilimine (PKK’nin, ‘savaş, çatışma’ya itibar edişini de eleştirerek) işaret eden Ömer Laçiner’in, ‘Kopuş’ (Birikim, Ocak 2016, sayı: 321) yazısını da hatırlatmış olalım.