Filmin devamı


 

1/ ‘7 Haziran Genel Seçimleri’nin en temel ve belirleyici sonucu, Halkların Demokratik Partisi’nin, 12 Eylül Rejimi’nin Kürtlerin -Meclis’te temsilinin- önünü kesmek için –bilhassa- koyduğu ‘baraj’ı aşması oldu. Ortaya çıkan sonuç, Kürtlerin, -anayasal engeli aşarak- ‘parti’ düzeyinde temsil hakkı kazanmalarının da ötesinde idi. Zira, HDP, ‘Türkiyelileşme’ hattında ilerlemiş, o ilerleyişi, ‘farklılıkların eşitliği’ temelinde, ‘Yeni (bir) Yaşam’ (‘Demokratik Cumhuriyet’) vaadi ile de buluşturmuştu: 12 Eylül’le birlikte otuz küsur yıldır mürüvveti sürdürülüp ‘Türklük/Müslümanlık’ temelinde yeniden tahkim edilmiş (‘Türk-İslam Sentezi’!) ‘Cumhuriyet’ için ne büyük tehdit!

 

Tehdit, ‘Seni başkan yaptırmayacağız!’ nidaları ile yükselmekte idi. Kürt sorununun –artık- sündürülerek siyasi kazanca tahvil edilemeyeceği (malzemenin tükendiği, yolun sonuna gelindiği) teslim edilmişti de zaten. ‘Çözüm’ süreci ve ‘müzakere’ye yönelik mutabakat masasının tez elden ve tümden devrilmesi kaçınılmazdı (‘Üstüne çıkıp müessir nutkumu savuramadıktan sonra ne yapayım ben öyle masayı!’). En yetkili ve mahir el tarafından masa devrildi (zira, ‘fiili başkanlık’ rejimi geçerli idi). ‘Kürt sorunu’ falan diye bir şey de yoktu artık. Yetmedi; HDP’ye  teveccühün kargaşa demek olduğunun altı çizildi. Üstüne, HDP’nin beslendiği damarın kan kıyamet olduğunu ihsas etmek ve seçim sürecini toza dumana bulamak üzere türlü saldırı/kumpas kuruldu: Yüz binin üstünde (HDP’ye gönül vermiş) insanın toplandığı alanda bomba bile patlatıldı! İnsanlar öldü, yaralandı, sakat kaldı.

 

İktidarın çokça gayri meşruluğuna maruz kalmışsa da meşruiyetin yegâne vesilesi addedilen ‘sandık’tan çıkan HDP, halkların demokratik aynasında, ‘Millî Mutabakat’ı tedirgin edici bir gerçek olarak yansımaktaydı artık. ‘Hakikat-i Millî’ye fevkalade hassas Milliyetçi Hareket Partisi, -hele hele kendisi kadar temsil gücü kazanmış- bir ‘Kürt’ partisine ‘Büyük’ Millet Meclis’inde yer olmadığını; bu, ‘siyasi şer odağı’nı yok saydığını beyan etti, büyük Türk milletine. Nihayetinde, seçim bir oyundu, belli kuralları ve sınırları vardı ve göstermelik olarak oyuna dahil edilmişlerin oyunun ruhunu ihlal etmelerinin âlemi yoktu –oyun bozanlar yok sayılmalıydı! Peki; yok sayılarak oyunun (da) dışına itilmek istenenler ve oyuncuyu oraya göndermiş altı milyon insan, ‘demokratik’ geniş bir kitle… onlar ne olacaktı?

 

Dalga genişliyordu. İşin şakası yoktu. Türkiye’nin dört bir yanından, üç yüzü aşkın ‘sosyalist genç’, Kobanê gerçeği ile buluşmak üzere Suruç’a geliyordu. ‘Kobanê düştü düşecek’li büyük ve derin devlet aklını masumiyeti ve insancıllığı ile değersizleştirip Kürt coğrafyasına ‘Batı’yı taşıyan üç yüzü aşkın genç! Tehdidin büyümesine nereye kadar müsamaha gösterilecekti? Danışıklı dövüş ortağı IŞİD eliyle o hamle de berhava edildi. El çabukluğu marifet; HDP’si, Demirtaş’ı, hatta, Cihangir’i ile şeytanlar geçidi tertip edilip Kandil’in tepesine çöküldü. Ol ahvalde (‘millî seferberlik’ ilan edilmişken) HDP mi kapatılaydı, yoksa, Demirtaş, ‘muhtar bile seçilemeyecek’ kıvamda oyunun dışına mı atılaydı? Nasıl olsa, bir tür ‘ara rejim’ ve ‘darbe hukuku’ geçerliydi ve ‘millî mutabakat’ erbabı karar ehliydi –ötesi teferruattı!

 

Yeniden bir ‘siyasi soykırım’a soyunulmuştu.

 

2/ Umut veren yeni dalgaya karşın, yazık ki, bu ülkenin ‘demokrasi ve barış’ mücadele deneyimi de, o mücadele bağlamında yaşanmış olanlara ilişkin hafızası da yeterli derinlikten yoksun ve sınırlı. ‘Millî Mutabakat’ rejimi, reisi ve derin mürettebatı ile, ‘90’larda –eni konu- seyre durduğumuz filmin yeni bir uyarlamasını –muhtaç olunan gişe umuduyla- sunmakta bize yine.

 

Filmin, ‘yaratıcı’ cesaretini epeyce geçmişten tedarik ettiğini söylemek ‘aşırı yorum’ olur mu acaba?

 

Taner Akçam, ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’/ Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar’ isimli çalışmasının ‘Giriş’inin hemen başında şunları söyler: “Tüm bu çalışma boyunca gösterilmeye çalışılan şu olmuştur: Osmanlı Hükümeti’nin Birinci Dünya Savaşı yılları boyunca Ermenilere karşı politikaları, savaşın getirdiği zorunlu bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmamış, bunun çok ötesinde, ‘dert’ olarak tanımlanan Ermeni reform sorununun, Talat Paşa’nın kendi sözleriyle, esaslı bir şekilde sona erdirilmesi ve tamamen yok edilmesi amacıyla gündeme getirilmiştir”.

 

Cumhuriyet, ‘Kürt sorunu’nu bir türlü esaslı bir şekilde halledemedi!

 

Akçam, ekler: “Fakat Ermenilere karşı uygulanan politika kendi başına, salt onlara karşı gündeme getirilmiş değildi ve Anadolu’nun etnik-dinsel yapısının yeniden düzenlenmesi olarak tanımlanabilecek daha genel bir politikanın bir parçası olarak uygulanmaya konmuştu”.

 

Hıristiyanları sürdük ya da kırdık. Müslümanlıkları üzerinden çözündüremediğimiz (asimile edemediğimiz) Kürtler ne olacak peki?

 

‘Sonsöz Yerine’nin son paragrafında şunları vurgular Akçam: “Yaşanmış acıları anlayan, nedeni ne olursa olsun, dini, etnik kökeni farklı diye insanlara karşı işlenmiş cinayetleri kınayan bir dil geliştirilmedikçe sorunun çözümü doğrultusunda sağlıklı adımların atılması mümkün olmayacaktır. Yani öncelikle ihtiyacımız olan şey, ahlâken, vicdanen kabul edilemez bir eylemle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini görmek ve buna uygun bir dil geliştirebilmektir”.

 

Bize göre sorunun ‘esaslı şekilde’ çözümü, farlılıkların, -eşitlikçi kabulle- ‘birlik ve beraberliği’ zenginleştirici bir şans olarak takdir edilmesinden; -en nihayetinde- ‘bir’in/‘birey’in ‘varoluşsal özerkliği’nin tesliminden geçer.

 

“Türkiye’nin tarihle yüzleşmeye bu denli tepki göstermesi ve öfke duyması tutumunda ürkütücü olan yan, böyle bir tavrın ciddi bir ‘tekrarlama potansiyeli’ ihtiva etmesidir,” der, Taner Akçam.

 

Tarihi tekerrürden alı koyacak, siyasi, ahlaki, vicdani bir inisiyatif umuduyla.