‘GARABET’ DENEN OLGULARA PSİKANALİZİN PENCERESİNDEN BAKARSAK


‘GARABET’ DENEN OLGULARA PSİKANALİZİN PENCERESİNDEN BAKARSAK

 

 

Sayın Nilüfer Göle, ‘Demokrasi Üzerine Aykırı Sorular, Garabet Oluşumlar’ başlıklı yazısını (25 Mart 2014, t24) şöyle bitiriyordu: “Hem demokrasi hem de dinler tarihi, yenildiği zaman da bir insanın, bir toplumun kazanabileceği ilkeli bir duruş sergileyebileceğini hatırlatır. Hatta yenilgilerimizden nasıl başarıyla çıktığımız başarılarımızın sırrıdır, teminatıdır”.

 

Göle’nin, yenilgilerin/kayıpların, onlardan ders çıkarabilen bireylere ya da toplumlara, ‘ilkesel’ bir kazanç –bir tür, ‘yaşama ehliyeti’- olarak dönebileceğine işaret ettiğini anlıyorum. O anlayışla, son cümleyi de yeniden düzenlemekte yarar görüyorum: ‘Toplumsal ya da bireysel donatıyı, gelişme ve olgunlaşmayı belirleyen, yitimlerle yüzleşebilme yeterliliğidir’ (‘başarma’ sözcüğünün, -tüketim kültürünün/yarışmacı dünyanın başat değerini yansıttığı için- meramımıza uygun düşmeyeceğini düşünüyorum). 

 

Yapısal değerlendirme

 

Evet; psikanalizin kurucusu Sigmund Freud da, ‘Yas ve Melankoli’ (‘Mourning and Melancholia’, 1917) başlıklı metninde, öncelikle, ‘yas çalışması’nın (yitim gerçekliği ile yüzleşmenin, yitim ve yitirilenden üstlenilenle hayata tutunma deneyiminin) ne denli temel ve yapıcı kıymette olduğunu ortaya koymuştur. Melankoli ise, yitenle yitme hâlidir; hastalıklı olandır. Bir başka deyişle, yitime karşılık, yitirilene hasredilmiş (yitirilenin dışında varoluşsal özerklik ve bütünlüğü yeterince kurulamamış) kendiliğin (‘self’) gözden çıkarılma hâlidir (öyle ki, yitimin melankolik düzeydeki telafisi, bir ‘özkıyım’/intihardır). (1)

 

Öyleyse sorumuzu şöyle soralım: Toplumsal/siyasal duruşlarını ‘dinsel’ (ya da, dinsel/inançsal nitelikli) bağlanmaları içinden üretenlerin olası kayıplara karşı tavrı, hayata tutundurucu ve geliştirici uygun bir yas çalışması düzeyinde mi olacaktır; yoksa, ‘melankolik’ düzeye yakın mı?

 

Okuyanlar hatırlayacak, ‘Orta Yaşın Sağlıklı ve Marazlı (‘patolojik’) Narsisizmi’ (2o Mart 2014) ve ‘Kurucu İdealler ve Demokrasi’ (25 Mart 2014) başlıklı yazılarımda, bireyleşmenin/özneleşmenin bir ‘ideal’ eşliğinde (o ideali yansıtan öncelikle anne idi) gerçekleştirildiğinden dem vurarak, idealin kendini konumlandırışının ve idealle ilişkimizin kendilik kuruluşumuzdaki sağlıklı ve marazlı boyutları belirleyişine değinmiştim. Oradan da hareketle az önceki sorumuzun yanıtına doğru ilk adımımız şu olacaktır: Yitimle, kayıpla başa çıkmamızın nitel (yitimi, bir hayat deneyimi ve kendiliksel zenginleşme vesilesi kılma) düzeyini belirleyen kendiliğimizi/kendimizi nasıl kurduğumuzdur.

 

Demek ki; ‘hem demokrasi, hem de dinler tarihinde’ dersek, yitimle/‘yenilgi’lerle yüzleşmenin farklı kendiliksel konumlanışlarını aynı kefeye atmış oluruz ve bu, verili gerçekliği okumamızı bozabilir. Öyleyse, -demokrasinin, toplumsal sorunların özgürce sorunsallaştırımı olduğu kabulü ile- (2) soralım; ‘demokratik siyasi mücadele’nin öznesi ile ‘dinsel bağlanma’nın öznesi, kendi yatırım alanlarındaki yitimlerle yüzleşmelerini eşdüzeyli ilkelilikle (‘başarı’ ile) gerçekleştirebilirler mi?

 

‘Kurucu İdealler ve Demokrasi’ başlıklı yazımı (‘Severim seni, Yaratan’dan ötürü’ deyişinden kalkarak) şöyle sonlandırmıştım: “Peki; toplumsal mensubiyetlerini, tanrısal bir üst ideale bağlılıkları ile kuran; birbirlerini o şarta bağlıkları içinde sevenlerin (ideale ve birbirlerine ait kılanların) toplumsallığı; müstakil kendilikleri tanımaya, yani, bireysel özgürlük ve özerklikler toplamı demek olan ‘demokrasi’ye müsait midir? ‘Severim seni, Yaratan’dan ötürü’ şartına bağlı ve onun, ‘pedagojik’ mümessilleri ile kendiliğini kurmuş bir ‘önder’ (hatırlayalım, o, ‘marazlı narsisistik’ takdimi) üzerinden kurulan ‘özdeşimsel bütünlük’, kendi dışına tahammüllü olabilir mi?” (3)

  

Hal ve gidişe bakış

 

Sayın Göle, yazısının, ‘Müslüman Vatandaş, Asker Devlet ve Liberal Yanılgı’ başlığı altında şu saptamayı paylaşıyordu bizimle: “Diğer bir ortak teşhis Müslümanların yeniden mağdur durumda kalmaktan endişe ettikleri, bunun için de AKP'ye daha bir sıkı sıkıya sarıldıkları görüşü. Erdoğan’ın toplumsal dinamikleri temsil ettiğine inanan aydınlar, Müslüman vatandaşın desteğini göster[ip] halk gücünün arkasında ol[uşuna işaret ediyorlar]. Öte yandan, AKP’li olmayan aydınlar da Müslüman vatandaşın zihinsel dünyasına, tedirginliklerine dikkat çekiyorlar. Nitekim AKP’li Müslümanlar on yılı aşkın bir iktidar sonrasında mazlum kimliğiyle konuşmaktan imtina etmedikleri gibi, eski günlere dönmekten, yani yeniden kendilerini yetim konumunda bulmaktan, devletsiz kalmaktan korktuklarını ifade ediyorlar. Dahası, iyi günlerinde hayran oldukları Erdoğan’a  bugün kötü günlerinde daha bir sıkı sarılıyorlar. Çocuklarını cemaatin okullarına gönderen kentli, iyi okumuş, hâli vakti yerinde bir genç eskiden Erdoğan ile ‘gönül bağım vardı’, bugün ise ‘öl dese ölürüm’ diyebiliyor. Kutsalına dokunulmuşçasına bir tepki veriyor”.

 

Öylesine ‘ölesiye bir bağlanma ki’, ayyuka çıkmış yolsuzluk iddiaları; öncesinde ve sonrasında yargıya müdahaleler, yargıdan kaçış ve HSYK değişiklikleri ile güçler ayrılığının ihlali; internet, twitter ve facebook’a yönelik yasakçı tavırlar… hasılı, hukukun üstünlüğü ve hukuk önünde eşitlik, devlet karşısında bireyin temel hak ve özgürlüklerinin önceliği ilkelerinin yok sayılışı ile girilmiş, -genel seçim ya da referandum havasına sokulmuş- bir yerel seçimde, ‘sandık’, tüm bu olan biteni, ‘önder’in şahsında aklama iradesi gösteriyor. Şaşalım mı? Göle’nin çok yerinde tespiti ile, böylesine –yeniden- ‘yetim kalma/yetim bıraktırılma’ korkusu orada biriktirilmişken, hayır; aksi olsa şaşmak gerekirdi (dolayısıyla, bir ‘garabet’ de söz konusu değil).

 

Bu noktada, yine Freud’a dönelim. Grup Psikolojisi ve Benin Çözümlenişi isimli çalışmasında, bir topluluğun (topluluğu, küçük gruplar kadar ulusallık ölçeğinde de esas alabiliriz) bir ‘ideal’ etrafında kuruluşundan söz eder, Freud. Söz konusu ideal ne denli tarihsel derinliğe ve yoğunluğa sahipse, ne denli ‘dünyalık’ sağlamalara mesafeli ise, o denli koyu ve bağlayıcıdır. İşte, Göle’nin andığı, “eskiden Erdoğan ile ‘gönül bağım vardı’, bugün ise ‘öl dese ölürüm’” yollu bağlılık ifadesi, önderleri Erdoğan’ın [idealin taşıyıcısı] şahsında, ‘Yaratan’dan [idealin kendisi] ötürü birbirlerini sevenler’in (mütedeyyinler topluluğunun üyelerinin) aralarındaki bağlanmayı ve bağlanmanın koyuluğunu da anlatır bize. (4)

 

Evet; söz konusu aşkî bağlanmanın kökleri çok derindedir. Yüzyıllar boyu aynı Yaratan’a (‘mutlak ideal’e) ve onun taşıyıcısı hükümdara bağlılıkları ile toplumsal kendiliklerini kuranlar (ve birbirlerine bağlananlar), önce çöken bir imparatorlukla yetim düşmüş, ardından gelen Cumhuriyet’in kurucu ideallerine tâbi kılınmak ve devlete millet yaratma seferberliğine iştirak edilmek suretiyle de yetimlikleri ‘evlatlık’ katına tahvil olunmuştur. Şimdi; Cumhuriyet tarihi boyunca ‘evlatlık’ tımarı dahilinde yetimlikleri başlarına kakılanları, yetimlikten (maddi-manevi donanımları ile) ‘esas oğlan’ katına taşıyana aşklarından vazgeçirmek mümkün müdür? ‘Kurucu İdealler ve Demokrasi’ başlıklı yazımda şunu söylemiştim: “Dikkat edilirse, bu türden [‘Yaratan’dan dolayı] bir sevme/sevilme ilişkisinde, ‘aynı Yaratan’ın yaratıcılığına aidiyet ve mensubiyet’ şartı vardır. Bu, bir anlamda, o iltifata bağlanan cemaatin/toplumun ‘kurucu ideal’idir. Bir başka deyişle, o toplum, aynı ideal kabulüne mensup olanların ortak şarta bağlı olarak birbirlerini sevmesi ile kurulmuştur. Birbirlerine, onları biriciklikleri/‘bireysellik’leri içinde kuran ‘kendiliksel/dünyalık’ değerler değil; Yaratan’ın kulları olmak üzerinden sorumludurlar”.  Dolayısıyla; onlara itibarlarını iade edene, hilafsız ‘biyolojik ve ideolojik’ babaları olana aşkî bağlanmaları (5) yanında ‘bireysel özerklikler toplamı’ demek olan ‘demokrasi’ye dair sorumluluk beklentisi epeyce naif kalmaktadır (bir kez daha, ‘garabet’ diye anılan, zikredilen eşyanın tabiatı ile uyumludur).

 

Peki; hal, kötülüğü sıradanlaştıran gözü pek balkon konuşması ve babalarına, “Vur vur inlesin…” (öncesinde, “Yol ver geçelim, Taksim’i ezelim”) ya da, “Ya Allah bismillah Allah-ü ekber!”lerle mukabele eden kalabalığın nümayişi düzeyinde ise, gidiş nereye?

 

Göle, tehlikeye şöylece parmak basmakta: “Artık iktidar sırasının kendilerine geldiğini düşünmektedirler, kendilerinden önceki zenginlere, siyasilere, aydınlara, hocalara, abi ve ablalara kin beslemektedirler, onların sermayelerini, birikimlerini talan etmekten çekinmeyeceklerdir. Geleneklerle zincirlerini koparmış [zincirlerinden boşanmak üzere, diyelim], iktidar olmanın modern kibrini taşımaktadırlar, çoğunluk olmanın şuursuz coşkusuyla doludurlar. Unutulmamalı ki, bireyler hakikat ve adalet arayışından koptuğu ölçüde, vicdanlarının sesini dinleyecekleri yerde, liderlerinin sözlerini tekrar ettikçe, yıkıcı siyasi enerjilerinin manivelası hâline geliverirler. Miting alanında liderlerine biat etmiş kitlenin, polisin attığı gaz fişeği ile ölen Berkin’in annesini yuhalaması böylesine bir kötücül tehlike anıdır”.

 

Az önce sorduğumuz soruya dönersek; bir topluluk, böylesi bir ideal/leştirme üzerinden ve bu derinlikte kendilik değerlerini kuruyorsa/kurmuşsa; mensupları, o derinlikteki değerler üzerinden birbirine bağlanmış ve bireyliklerini –topluluk kimliği içinde- eritmişlerse, o topluluk, ‘ideal’ adına kaybı (ya da kayıp tehdidini), ‘ölüm-kalım’/ ‘olmak ya da olmamak’ raddesinde (‘sadist-[melankolik] mazoşist’ düzeyde) (6) yaşamaya meyyaldir –tehlike budur!

 

‘İdeal’le ilişkilerinden maddi-manevi ‘güç’ ve ‘hegemonik kimlik algısı’ devşirenlerin –hele hele idealin taşıyıcısının narsisistik öfke ve saldırganlığı ile kışkırtıcı olduğu koşullarda-  haktan, hukuktan, adaletten yana olmaları kolay kolay beklenemez –tehlike budur! 

 

Ne yapmalı/nasıl yapmalı?

 

1/ Öncelikle başlıktaki sorunun, toplumun bir kesiminin –siyasi yönelim ve tercihleri bağlamında- bir başka kesime karşı yaşadığı ‘yenilgi’nin yenilgiye uğratılması (‘başarma’) kaygısı ile sorulmaması; sorunların sorunsallaştırımına doğru yol alınması gerektiği unutulmamalı (zira, bir kesime karşı ‘başarı’ kaygısı ile üretilecek  siyaset, ‘biz’ ve ‘onlar’ üzerinden yürüyecek; bu ise, nefret, çatışma, şiddet ve ayrışmayı körükleyecektir) (7);

 

2/ Mukabil siyaset, hâli hazırdaki muhafazakâr hegemonyanın dilini muhatap alıp yeniden üreterek tedavül değeri kazandırmamalı; ‘politik meşruiyet ve araçları’na itibarla, ‘tepkisel’ değil, ‘müstakil’ bir dil kullanılmalı;

 

3/ Mukabil siyaset, muarızının –toplumsal/tarihsel dinamiklerden de beslenerek- ortaya koyduğu ‘güç’e dayalı/‘otokratik’ tavrı ile eşdeğerli, cemaatleştirici/ayrıştırıcı/indirgeyici ‘grup-idealleri’ (sözgelimi; ‘Cumhuriyet’in kadim/kurucu idealleri: devlet güdümlü/seçkinci laiklik, kutsal devlet, tüm boyutları ile tektekçi ulusalcılık, Kemalizm, TSK’cılık, vs.) üzerinden kurulmamalı; siyasetin dili, -ideal kutsaması yapmaksızın- herkesin tüm farklılıkları ile eşitliklerinin tanınması ve saygı görmesinin kaçınılmazlığı temel kabulüne dayalı olmalı; idealini devlette bulma (ideal üzerinden devlete yamanma) kaygısının değil, devlete rağmen (alabildiğine devleti eksilterek) tüm kesim ve bireylerin özgürlük ve özerkliklerine yaslanmanın esas alındığı bir siyasi tavır öne çıkarılmalı (8);

 

4/ Son seçim sonuçları ile bir kez daha ortaya çıkan ve ‘garabet’ diye anılan büyük resim, ‘şiddet’e/‘güç’e dayalı irade ile hiçbir toplumsal gerçekliğin sonsuzca bastırılamayacağını, bastırılanın –uygun koşullarda- bir şekilde geri döneceğini, dolayısıyla, toplumsal uzlaşı ve barışın yeni bir şiddet dalgası ile kurulamayacağını herkese bir kez daha göstermeli; nihayetinde, sağlıklı, kalıcı ve yapısallaşmış bir ‘barış’ için, ‘insan(lığ)a karşı’ işlediğimiz tüm suçlarımızla (soykırım, tehcir, pogromlar, darbeler, işkenceler, faili ‘meçhul’ler, vs.) yüzleşip hesaplaşmamız gerektiğini bize bir kez daha hatırlatmalı; özgürlükçü, eşitlikçi, barışçıl bir toplumun ancak arınmış toplumsal vicdanlarla kurulabileceği unutulmamalı (9);

 

5/ Hâsılı; hâkim siyaset dili, -bugünden tezi yok- tüm toplumsal/tarihsel çatışmalarımızın sorunsallaştırılıp aşılmasına müsait yeni bir ‘anayasa’ /toplumsal sözleşme ihtiyacına (‘Demokratik Cumhuriyet’e) işaret eden bir dil olmalıdır. (10, 11)

 

 

_____________________________

1. Bu noktada, ‘ruhsal gelişme ve büyüme’nin de, bir gelişim evresine çakılıp kalmama, o evrenin doyum nesneleri ve yaşantılarını terk etmeyi/kaybetmeyi göze alabilme ile mümkün olduğunu hatırlatmış olalım. Bir başka deyişle, büyümek, kaybedilenden kendimize kattıklarımızla (uygun bir ‘yas çalışması’ yapmak suretiyle) yola devam etmek demektir. Böylelikle, daha önceki yazılarımda da andığım, anne ile hudutsuz bütünlük yaşantısının (cennetsi ‘primer narsisizm’in) ya da anne memesi ve kucağının, kısaca, ruhsal gelişim evrelerindeki temel doyum nesnelerinin (uygun yas çalışması ile) terkinin, geçmişin -geleceği kazanmak üzere- kaybının göze alınışı anlamına geldiğini de söylemiş oluyoruz. (Konuyu ‘göç’ bağlamında ele alan bir yazım için, bkz., ‘Psikanalitik Duyarlıklı Bakışla Göç ve Kendilik’, Birikim, sayı 256-257, 2010 –ya da, ‘haluksunat.com’ içinde, ‘Kitaplaşmamış Yazılarım/ Siyaset-Felsefe’)

 

2. Bir ‘demokrasi’ tartışması için, bkz., ‘haluksunat.com’ içinde, ‘Son Konan On Yazı/ 3. Antalya Felsefe Günleri/ İzlenimler ve Sunum’.

 

3. Freud, Grup Psikolojisi ve Benin Çözümlenişi (Group Psychology and the Analysis of the Ego, 1921 [The Standard Edition, cilt XVIII, London: Hogarth Press, 1986]) isimli çalışmasında, öndere bağlılıkları üzerinden birbirlerine bağlananlardan söz ederken, “Bu türden temel bir grup, kendi ben-idealleri yerine bir ve aynı nesneyi koyan ve sonuç olarak kendi benleri üzerinden birbirleriyle özdeşleşen belli sayıda bireyden oluşur,” (agy., s. 116) der. Metindeki ‘özdeşimsel bütünlük’ü öyle anlayalım.

 

4. Freud, anılan çalışmasında, doğrudan cinselliği dışarıda (dünyevi tutamağından yoksun) bırakan, tüm idealleştirici (yüceleştirici) yatırımın âşık olunana hasredildiği (benliksel özdeğerliliğin boşaltılıp âşık olunana adandığı) gözü dönük aşk ilişkisinden söz eder –‘aşkın gözü kördür’ ya da ‘aşkın leylalık raddesi’. Hipnozda da, kişinin kendi farkındalığını temin eden kendine yatırımı kesintiye uğramakta, tüm yönlendirici değerler hipnotistte toplanmak suretiyle kişi kendisini hipnotistin telkinine terk etmiş olmaktadır. Freud, önderlere ya da önderlik eden fikirlere bağnazca –kendinden geçercesine- bağlanmaların da aynı işleyişe sahip olduğunu söyleyecektir.

 

5. Üstelik, Tayyip Erdoğan, Göle’nin da altını çizdiği üzere, “Erbakan’ı tasfiye ederek, babayı öldürerek” yükselen siyasi dalga üzerinde babalığı üstlenmiş; bilvesile Hocaefendi’yi (‘Pensilvanya’) de aradan çıkarmak suretiyle babalığını katmerlendirmektedir de. Dahası; Gülen Cemaati’nin seçim sonuçlarına pek tesir edemediğine bakılırsa, babalık topuzu, Cemaat üyeleri ve sevenleri indinde de Erdoğan’a doğru kaymamakta mıdır? (Bu arada, ‘yetimlik’ meselesinin Türk romanına yansıyışları için, bkz., Jale Parla [örneğin, Babalar ve Oğullar/ ‘Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri’, İletişim Y., 1990] ve Nurdan Gürbilek’in [örneğin, Kör Ayna Kayıp Şark, Metis Y., 2004] çalışmaları.)

 

6. Freud, Grup Psikolojisi’nde, ortak ideal üzerinden birlikteliklerini (‘dava arkadaşlığı’) kuranların, idealin gözdesi olma duygusu ile birbirlerine –alttan alta- ‘nefret’ de beslediklerini; bağlanmanın yoğunluğu oranında, birbirlerine yöneltebilecekleri şiddeti –kendi bütünlüklerini dışarıdan (‘dış güçler’) tahkim etmek üzere- ‘düşman’a  yöneltme eğiliminde olduklarını da vurgular. René Girard da, kardeş kavgalarının, farklı olandan ‘kurban’ yaratmak suretiyle hâle yola konulduğunu söyleyecektir (bkz., Kutsal ve Şiddet, Kanat Y., 2003). Ve dahi, Müslüm Baba’yı rahmetle, bedenlerine jilet vuran yetimlik ruhları da anlayarak analım, derim bu noktada.

 

7. Taraf’taki yazısında (‘Siyasette ‘nefret’ ögesi’, 30 Mart 2014), geleneksel siyasetimizde ‘nefret’in baskınlığına değinen Murat Belge, şunları vurguluyordu: “Neden böyle bu iş? Neden böyle bir nefret? Menderes’in idam edilmesini hâlâ haklı bulan, onaylayanlar var. Menderes’ten ölesiye nefret edenlerle aynı zamanda İnönü’den, Halk Partisi’nden eşit derecede nefret edenler de eksik değildi. Yıllar geçti, önderler değişti, ama siyasette bu şiddet dozu uzun boylu değişmedi”. Bir önceki dipnotumuzla da bağlantılı: “‘Nefret’ diyorum ya, ‘sevgi’ de öyle (…) ‘Sevgi’ ile ‘nefret’ birbirinin karşıtı olarak bilinir ama ikisi bir arada bir diyalektik birlik de oluştururlar”. Öncesinde, sevgilerinin timsali olarak, işi çocuklarını dahi kurban etmeye vardıranlar olduğundan dem vurmuş olan Belge, sözlerini şöyle bağlıyor: “Seçim sonuçları bir şeyleri değiştirecektir, öyle ya da böyle. Ama şu ‘nefret’ ögesini siyasetin içinden çıkarıp atamadıkça, asıl önemli değişim gerçekleşemez”. Tabii, nefretten sökülen sevginin, katlanan ve kanatlanan bir sevgi olduğunu anlamak için de Spinoza’ya (Etika) müracaat edilmelidir. Ve tabii, anılan minvalde, Müslümanların da, ‘maddi ve siyasi’ güç tapıncına yenik düşmüş vicdanlarını ıslah için, önce Kutsal Kitap’a, müsait olduklarında da, yine Spinoza’nın, Teolojik-Politik İnceleme’sine müracaatları (Hocaefendi ve müridlerinin de ol cihette vaziyeti mütalaa etmeleri) tavsiye olunur.

 

8. Bu madde ile ihsas edildiği üzere, ‘muhafazakâr-mukaddesatçı’ sağın karşısında yer alan geniş sol yelpazenin de, -‘dinamik’ açıdan- eşdeğerli idealler etrafında toplandığını, muarızı ile ilişkisini ‘nefret’ üzerinden kurduğunu, ideal tapıncı ile ‘insan’ı ıskalayıp millete ayar çekme sevdasına kapıldığını, kapıldıkça milletin kıyısına pek yanaşamadığını, millete gitmek üzere yola çıkıp mesnetsiz bağımsızlıkçılıklar/anti-emperyalizmler (‘dış düşman’ grup içi dayanışmanın yakıtıdır!), kalpaklı Atatürk’lü bayraklar, Nutuk’lu Che’lerle cezbeye geldiğini… velhasıl, dini itikatların o tarafta da cari olduğunu –bir kez daha- anmak isterim.

 

9. Tabii, bu noktada, toplumsal uzlaşı/sözleşme arayışı eşiğinde ve toplumsal vicdanın arınma sürecinde, mevcut iktidarın, hakkındaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle yargı önünde hesap vermesi –talebi- kaçınılmazdır.

 

10. Pinochet diktasına mukabil siyaset dilinin renk ve iklimine dair bir seyirlik olarak, bkz., No filmi (Pablo Larrain, 2012).

 

11. Yazarın kişisel seçimleri hakkında bilgi: Hayatındaki ilk oyu TSİP’e (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi), son oyunu da HDP’ye (Halkların Demokratik Partisi) vermiştir.