Gezi Günlüğü

Gezi Günlüğü

 

 

 

‘Gezi (direniş) Günleri’nden herkes kendine göre dersler çıkardı –çoğu, görmek istediğini gördü; bir kısmımız da, görülmesi gerekeni.

 

Daha önce de bu mahfilde muhtelif vesilelerle altını çizmeye çalıştıydım; ‘tutkusal’ bağlanmalar, gerçeğin gözünün içine bakmaktan alıkoyar insanı -tutuklaştırır. Olgusal gerçekliğin ardındaki ‘hakikat’e doğru yol almaksa muradımız; tutkusallıklardan sıyrılmak, ‘içtenlik’ ve ‘ilkesellik’le yola koyulmak olmalıdır yordamımız. ‘Demokrasi mücadelesi’nin niteliğini belirleyecek olan da bu minvaldeki hal ve gidiştir.

 

Geçen cuma sabahı (Antalya’dan, ‘Felsefe Günleri’nden döndüğüm gecenin sabahı) mutadım olduğu üzere yürüyüşe çıkmış, Gezi Parkı’nın oradan geçerken, fevkalade masumane akordeon çalıp şarkı söyleyerek -bir gece önce oraları tarumar ettiğini öğrenmiş olduğumuz- polise ‘direniş’ ezgileri mırıldanan gençleri fark etmiştim. Etraf, ta gerilerdeki İTÜ Taşkışla binası, Divan Oteli…’ne kadar, Taksim’e açılan tüm yollar ve yol başları, panzerler, TOMA’lar, ürkütücü teçhizatı ile çok kalabalık bir polis gücü tarafından tutulmuştu. Tarafların en baştaki konumlanışı böyleydi: Hak talebinde bulunan barışçıl küçük bir kitle ile, orantısız güç kullanmaya (‘açık şiddet’ uygulamaya) hazır (teyakkuz hâlinde) ‘devletin güvenlik gücü’. (Çok daha öncesinde, -Cihangir/ Beyoğlu’nda yaşayanlar ve dayanışanlar olarak- zaten, orada, Park-Taksim, vs. üzerinden, yaşamakta olduğumuz mekâna ve hayata pervasızca müdahale eden, olası müdahalelerine dair kabaran iştahından doğru bizi haberdar etmiş olan ‘devletlu’’ya nasıl, şarkılarla, türkülerle, danslarla, ağaçlara örülen giysilerle… sivil toplumsal bir tepki/ sahip çıkışla karşılık verildiği de belleğimizde idi –ayrıca.)

 

Ve sonra… o polis, korkunç bir şekilde, sivil/ barışçıl toplumsal tepkiyi kırmak üzere ‘saldırdı’. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, -‘milli irade’ dediği- çoğunluğun teveccühünü kendi narsisistik/ büyüklenmeci şahsında ergitip farklı olana tahammülsüzlüğe tahvil ettiği şeyi, polis, kendi diline tercüme etmiş ve söz konusu iradeyi tasarruf etmekte idi: Kovalayarak, kıstırarak, pusu kurarak gözüne gözüne biber gazı sıkmak, dövmek, tartaklamak, tutuklamak, vs. marifetiyle.

 

Sonra… o gençlere, o naif muhalefet ve talepkârlığa katılmak, onlarla dayanışmak üzere bu şehrin binlerce insanı; AKP iktidarının Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şahsında tecessüm etmiş (kaya gibi somutlaşmış), kendinden başkasına eyvallahı olmayan, ‘Ben ne dersem o!’ yollu, kendinden farklı olanı ‘şahsiyetsiz, onursuz, değersiz’ (en iyi ihtimalle, ‘ıslaha muhtaç’) bir güruh addeden tutumunun biriktirdiği öfkeyi sırtlanan ‘herkes’ aktı Taksim’e (‘Ağrı Dağı Efsanesi’ idi âdeta!). Polis aynı tahammülsüzlükle, Taksim’e açılan her yolda, hiç tereddütsüz, ‘şiddet’le müdahale etti o insanlara.

 

Bu öfkeli kalabalıkta, birçoğumuz, ‘AKP’ye gıcık, ulusalcı, Kemalist, Ergenekoncu, vs.’yi gördü. Evet; onlar da vardı. Giderek çoğaldılar hatta. Bayraklar, kalpaklı Atatürklü olanları, falan, falan. Dahası; olan bitene ‘sosyalist devrim mücadelesi’ ruhu yakıştırma telaşıyla koşa koşa oralara gelmiş olanlar da.

 

Bizim onlarda ne gördüğümüzden çok, sanırım, onların, o eylemlilik, direniş ve dayanışma içinde birbirlerinde ne görüp ne yaşadıkları idi önemli (ve bizim görmemiz gerekli) olan: Kendi olma alanlarına, şahsiyetlerine, onurlarına ‘insanca’ sahip çıkışları, en temel noktada aynı duygularla mücadele ve dayanışma içinde olan ‘öteki’ni fark edişleri.

 

Radikal sol demokratik hassasiyet; ‘varoluşsal özerklik’, insan/ birey olma onuru, özgürlük ve eşitlik özeni ve savunusuna yaslanacak öncelikle. O en temel duyarlıkları, ‘milliyetçiliğe, ulusalcılığa, Mustafa Kemal’in askeri olmaklığa’, vs. bağlamış olanlar olabilir. Hemen oracıkta teşhis ve mahkûm etmek değil (o gençleri); onlardaki ‘eşit ve özgür’, ‘insan olarak onurlu ve saygın’ olma ihtiyacını (da) açığa çıkarıp yoldaşlık etmek; o ruhu, ulvileştirilmiş değerlere, kutsanmış kurumsallıklara değil, ötekini anlamaya, öteki ile dayanışmaya, yani, hayata akıtabilmek, gerçek bir ‘demokrasi mücadelesi’nin yakıtı kılabilmek olmalı asıl mesele(miz). Dahası; bugün kendisine ‘devlet’ eliyle yaşatılanların, bir vakit, o Gezi Parkı’nın toprağına gömülü Ermenilere ve ailelerine de yaşatılmış; kendisi için direndiği Park’ın, aynı devlet zihniyetiyle bugün olduğu gibi o  gün de ‘gasp’ ve ‘talan’ edilmiş (ve dahi, devletin aynı devlet) olduğunu fark etmeye; dürüst ve içtenlikli yüzleşmeler ve hesaplaşmalarla, özsaygılı ve onurlu bireyler olmaya akıtabilmek o iştiyakı.

 

‘Karşılaşmalar’ başlıklı yazımda, 1 Mayıs’ta yaşatılan şiddeti, iktidarın kendinden farklı olana tahammülsüzlüğü olarak değerlendirmiş ve titizlendiğimiz ‘barış süreci’ için tedirgin edici bulduğumu ifade etmiştim. Vurgumu, ‘barış adına ihtiyaç duyduğumuz huzur’u kaçıran (zemini, ‘AKP alerjisi’ olarak da anılan) bir tavır olarak değerlendirenler olmuştu. ‘Gezi Parkı’ süreci de bende (ne yazık!) aynı tedirginliği uyandırdı: Bu, barışı sahiplenmeye de, barışı toplumsallaştırma ve kalıcılaştırmaya da müsait bir tutum değil.

 

Eğer bir başbakan, farklı bir siyasetin Taksim’e koşuşturduğu ‘çapaçul güruhu’ olarak değerlendirdiği yüz binin karşısına ‘kendilerinin’ bir milyon çıkarabileceğini söylüyorsa (söyleyebiliyorsa!), bu, yalnızca, gündemdeki Kürt-Türk barışı adına değil, en genel anlamında toplumsal barış adına da son derece tedirgin edicidir. Bir başbakan, halkın, yaşadıkları mekân ve hayatları ile ilgili demokratik ve barışçıl taleperinin karşısına doğrudan şiddete başvuran polisini çıkardığı yetmiyormuş gibi, kendi mukabil ‘sivil’ güçlerinden de söz edebiliyorsa, (adını anmak bile istemem ama) gidiş hayırlı bir gidiş değildir –dikkatli oluna!

 

Başbakan Erdoğan’ın pervasızlıklarını mazur gösterme ya da yapıp ettiklerine illa bir hikmet vehmetme gayretinde olanların da kulakları çınlaya.