GEZİ’NİN UFKUNDAN BAKARKEN


  

31 Mayıs 2013’te, Gezi’de, yaşayageldiğimiz ‘mutlu, mesut ve normal’ hayatımızda bir kırılma oldu. Kırılma yerinden uç veren ‘kamu vicdanı’, ‘insan’a reva görülen ‘dünya hâli’ni makaraya aldı, bizatihi karnavallaştı, ‘itaatsizlik’ oldu, ‘direnme’ oldu; tüm ‘öfke’ ve ‘neşe’ yüküyle ‘hakikat’ –bilvesile- iktidara vurdu. İktidar itibarsızlaştı. İtibarsızlığı ‘güç zaafı’ telakki eden iktidar –sonrasında ve Gezi’nin yıldönümünde- tüm teçhizat ve güvenlik mevzuatı ile tekinsiz ‘Gezi Ruhu’nu göğüsleyip dağıtmaya kalkıştı -daha da itibarsızlaştı.

 

31 Mayıs 2014’te Taksim civarında –mahut ruhla birlik- dolanırken, kendi ‘dünya ailesi’nin adab-ı muaşeret hudutlarını dahi zorlayan (binlerce ve binlerce polisi, JİTEMci kılıklı/kılıksız ‘sivil’ eli beli sopalısı ile) meczuplaşmış bir iktidar gördüm ben. Devletin kaba güç gösterisi, muhayyel gücün göstereni idi âdeta: ‘Ey ruh! Nelere kadirmişsin sen!’

 

İşte; sevgili Şükrü Argın da, Gezi’nin Ufkundan: Liberal Demokrasinin Krizi, Kamusallık ve Sol (1) başlıklı –müstesna- çalışması ile söz konusu ruhu ağırlayanlardandı. Şimdi, dilerseniz, birlikte, bu ağırlayışa eşlik edelim.

450) gezinin ufkundan sukru argin

 

Sunuş: Efkâr-ı Umumiye’de, öncelikle, ‘sokak’ denen mekânın, ‘kolektif’in (‘halk’, ‘çokluk’, ‘kamu’ diye de anılacaktır) ‘ikâmetgâh’ı olduğu -Walter Benjamin’e atıfla (Pasajlar)- vurgulanmakta. Lakin bir vakitler, ‘pasajlar’, sokağa ve sokaktakine itibarla kamuya kendini açmışken, günümüzde, ‘kapitalizm’, -o raddede hayata musallattır ki- ticari mekânlar heyulası (AVM’ler) ile ‘sokağı iç etmiş’,  kamuyu kuşatarak ‘mahremiyet’imizin de içine etmiştir. Dolayısıyla, ‘üç-beş ağaç’ın sahiplenilişi, ‘neo-liberal’ arsızlığın mahalli pazara koştuğu ‘muhafazakâr pervasızlık’ karşısında ‘kamusal mahremiyet’in savunusudur da aynı zamanda. Mutlakçı saldırgan zihniyete -‘diğerkâmlığı’ esas alan- ‘etik’ bir karşı koyuştur.

 

Giriş bölümünde, Argın, söze, Gezi’nin, Cumhuriyet tarihinin en sevinçli, en keyifli ve en neşeli ‘kolektif ruh kabarışı’ olduğunu teslim etme özeni ile başlar. Metnini de o kabarış ‘ân’ına, ânda görünen ‘cevher’i küllendirmemeye hasretmiştir. Cevheri tutuşturan ‘öfke’, ‘liberal demokrasi’nin/‘reel politik pratik’in ‘krizi’nden; cevheri parıldatan ‘neşe’ ise, ‘muvakkat kamusallık’ deneyiminden, ‘kratos’a kafa tutup ‘demos’la buluşma saadetinden kaynaklanmıştır.

 

Çalışmanın I. Bölüm’ü, Gezi’nin Ufku: Nereden Bakmalı?’da, Argın, ufka doğru bakışın üç farklı ‘algı çerçevesi’nden söz edecektir. Bu üç farklı algılayış, sırasıyla, Gezi’de, bir komplo, skandal ya da, bir olay mütalaa etmekle maruftur. Malûm, ‘komplo’ algısı, mevcut iktidara aittir. ‘Olay’ algısınınsa, Gezi’ye ruhunu verenlerle ilişkilendirilmesi kaçınılmazdır. Arada kalan, ruhsuz, müphem duruşları ile yaşananı ‘perdeleyen’, yaşananı bir tür ‘beklenmedik bir kaza’, ‘skandal’ olarak değerlendirenlerse, ‘liberal’ler ve ‘Kürt Hareketi’dir: “İkinci ufuk, epeyce ikircikli; dolayısıyla biraz alacakaranlık bir bakış. Bu konumun iki asli temsilcisi olduğunu düşünüyorum: Kürt Hareketi ve kritik referandumda ‘yetmez ama evet’ diyerek iktidara ‘yola devam’ vizesi veren liberaller”. (2)  

 

Argın, bu ‘ikircikli’ algı çevrelerinden Kürtler’i anlamaya ya da mazur görmeye daha yakındır. Zira, ‘zorlu mücadeleler’ sonucunda masaya oturttuğu muhatabının meşruiyetini tehdit eden ‘Direniş’ karşısında Kürtler’in duraksaması ‘gayet doğal’dır. Ancak, liberallerin (‘yetmez ama evetçi’ olarak anılmışlardı) duraksayışları tuhaf ve sorunludur. Tuhaftır, çünkü, o vakte, AKP’den ‘liberal/burjuva demokratik bir devrim’ beklemekte iken, böyle, ummadık bir ‘kaza’ ile karşılaşmışlardır –bir ‘skandal’dır yaşadıkları. İşte, ‘olay’a istifhamla yaklaşan bu liberal ‘müphem (‘mütereddit’ –ya da, ‘sinameki’- mi deneymiş?) özne’, skandal tedirginliğini karşı-fikriyatla telafi etmeye, -komplocu ‘inkârcı’larla aynı kapıya çıkacak tarzda- tedirginliğini fikri bulandırmalarla yatıştırmaya çalışacaktır. Badiou’nun, ‘Thermidorculuk’ dediği politik tavırdır da budur; durumu kendi içinden değerlendirmek yerine, kendi ön ihtiyaçlarına göre bükmek: “İşte, ‘şiddet hareketlerine karşı ahlakçı vaaz’ veya siyasetin düşünülemez kılınmasıyla ortaya çıkan ‘insancılık telkini, etik ve insan hakları’ üzerine (fazladan atfedilen) liberal-demokratik değer (premium)”… o vesile ile imal edilmiş fikriyattandır. (3) Nasıl, devletlûnun (‘tepkisel özne’) tepkisi ‘masumlaştırma’ (‘çevreci masum çocuklar…’ falan) cihetinde ise, liberal ‘müphem özne’nin tavrı da, ‘mutenalaştırma’ marifetiyle, “Gezi Direnişi’nin politik veçhesini budamak; deyiş yerindeyse, ‘olay’ı ‘durum’u kurtaracak biçimde ‘temize çekmek” olacaktır -olmuştur. Ya da, ‘mevcut gerçekliği önce kendi Gerçeği, sonra da, hakikatin namevcudiyetiyle yüzleştirmek, tüm mevcudiyeti namevcudiyetin girdabına sürüklemek’ yerine, skandal dediğini hâle yola koyma, mevcut haldeki kilitlenmenin anahtarını ‘içeride’ arama gayretidir onlarınki. Olmadı; ‘yönetilme biçimimizin ta kendisine direnme’nin karşılığı olan ‘siyasi itaatsizlik’e ‘sivil itaatsizlik’ yakıştırma telaşı. (4)

 

Argın’a göre, başından Gezi’ye dek, ‘Yetmez ama evet’çilerin AKP siyasetine mündemiç ‘liberal/demokratik’ bir dönüşüm vehmi taşımış olmalarıdır, temel yanılgıları: “Bu devrim yanılsamasının, büyük ölçüde ‘liberal’ konumunun neo-liberalizm ve asıl önemlisi neo-liberal küresel kapitalizm hakkında bilinçli ya da bilinçsiz körlüğünden kaynaklandığını düşünüyorum”. Dahası, söz konusu çevre, neo-liberal küresel hareketin, bırakınız solun muhtelif açılımlarını, ‘klasik liberal fikriyat ve pratiği’ de karşısına aldığı; “liberalizmin ‘ekonomik’, ‘siyasi’ ve ‘kültürel’ boyutları arasında klasik paradigma içerisinde yapılagelen ayrımın günümüz koşullarında artık analitik olarak dahi imkânsız hale geldiği gerçeği”ne de kördür. (5)

 

Argın’ın, (‘neo-liberal küresel kapitalist’ ahvalde) klasik anlamında ‘liberal’ çizgide durduklarını varsayanların, AKP ile eleştirel mesafeyi (mahut saldırının siyasi/kültürel… hayatın tüm alanlarına nüfuz edişini de görmezden gelerek) kuramadıkları ve dolayısıyla, Gezi Direnişi’ne, (bence, ikirciklilik falan da değil; doğrudan AKP’ye yatırımları üzerinden) ‘skandal/kaza’ (daha doğrusu, ‘komplo/inkâr’) vehmiyle yaklaştıkları tespitine tümüyle katılıyorum. (6) Ancak, öylece tanımlanmış çevre ile, 12 Eylül Anayasası değişiklik önerilerinin somut olarak kendisini destekleyen, mevcut iktidar ve yönelimlerine karşı muhalif/mesafeli duruşunun altını ‘Yetmez’ ile çizen, o suretle kendisini toplumsal müzakerelere/tartışmalara açık tutan (önyargıların belirleyiciliğinin ötesinde, siyaset üretmeye yatkın) çevrenin özdeş tutulmasını, birlikte atıldıkları bir ‘Yetmez ama evetçiler’ sepeti tanımlayışını ise, ne gerçekçi ne de (‘kamusal vicdan’a sadakat açısından) sağlıklı buluyorum.

 

Yine aynı minvalde, Argın’ın; ortak siyasi coğrafyada ve bütünde Türklerle birlikte yan yana yer alma iradesini ve ilkesel olarak silahlı mücadeleye son verdiğini beyan eden Kürt Siyasi Hareketi’nin, barış ve demokrasi mücadelesini merkezi-bürokratik müzakereciliğe indirgemesi ve oradan hareketle müzakere yürüttüğü devletin/hükümetin Gezi’de yansıyan demokrasi ve özgürlük (ve kamusallık) düşmanı tavrını muarızı ve muhatabı olarak almamasını (‘ikircimli’ hâlini yani) mazur görme tutumuna (hele hele, kamusallık algısının ulus-ötesi telakki edildiği bir dünyada) pek katılamadığımı da söylemeliyim. (7, 8) Ancak, hemen şunu da eklemeliyim; bir dipnotla Argın, “Burada şahıslardan değil konumlardan söz ettiğimi özellikle vurgulayayım (…) ‘liberal’ sözcüğünü kullandığım her yerde şahısları değil belirli bir duruşu kastediyorum. Zira Gezi’de kendisini ‘liberal’ olarak adlandıran birçok kişinin aktif olarak bulunduğunu biliyoruz” da demektedir. (9)

 

Şimdi de, -kaldığımız yerden- ‘sadık’ ya da ‘katılımcı’ öznenin Gezi’de neyi bulguladığına bakalım. Liberal Demokrasinin Krizi: Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz! başlıklı II. Bölüm’ün başlarında, Argın, -bir ‘katılımcı özne’ olarak- çok isabetli bir şekilde, Gezi’de olana, ardışık zamanı imleyen kronos değil, ‘zamansız zaman’ı/‘zamanın zamanı’nı imleyen kairos’un merceğinden bakmayı önerir: “sonsuz bir ân, içi tepeden tırnağa ‘Olay’la dolu zaman”. ‘Olay’ınsa dört veçhesi vardır; ‘sivil’dir, ‘kendiliğinden’dir, ‘çoğul’dur ve ‘post-politik’tir. Berikiler açık; ‘post-politik’ ne peki; hatta, ‘kontra-politik’? Şöyle: “Şüphesiz, sadece mevcut politik sisteme değil, onun içinde yer aldığı politik kültüre de itiraz eden bir hareketin ‘apolitik’ ya da ‘anti-politik’ değil, tam tersine ‘kontra-politik’ olarak nitelendirilmesi çok daha yerinde olacaktır”. Elzemdir, zira, “Gezi’nin ‘kontra-politik’ doğasını hakkıyla idrak edebilmek için, hem onun duruşunu ‘politize etmeye’ çalışan geleneksel sol tavra, hem de onu ‘depolitize’ etmeye çabalayan sağ ya da sol liberal tavra uzak durmak, onların her ikisinin de alamet-i farikası olan dar politik bakıştan kurtulmak gerekir”. (10)

                     

 

Kitabın III. Bölüm’ü ise, Kamusallık ve Sol: Hakikatin Vahasına Hoş Geldiniz! başlığını taşıyor. Eğer, diyor Argın, liberal demokrasinin krizinin önümüze yeni imkânlar çıkardığını düşünürsek yanılırız; ‘hayırlı bir vak’a ile karşı karşıya olmadığımızı, karanlık bir çıkmaza düştüğümüzü aklımızdan çıkarmamalıyız. O nedenle, ‘olay’a bakarken de, ‘euphoria’ ya da Slavoj Zizek’in de hatırlattığı üzere, ‘kendimize âşık olma hallerine düşmemek’ icap eder. Daha sonra daha da açık uyaracaktır, Argın: “Başka bir deyişle, sistemi dışlayan değil, sistemin dışladığı insanların ‘kontra-demokratik’ eylemleriyle karşı karşıyayız ve bu eylemler, tam da bu sebeple, büyük ölçüde ‘hariçten demokrasi’ deneyimleri olarak görülebilir. Mevcut demokratik sisteme paralel, alternatif bir sistem değil, daha ziyade bu sistemden dışlanmışların ‘hariçten gazel okuma’ya cüret ettikleri bir demokrasi deneyimi…” Partisiz, örgütsüz, öndersizdir bu deneyim. Alain Badiou’nun tabiriyle (en saf hâli ile Paris Komünü’nde görülen) bir ‘hareket komünizmi’dir yaşanan (‘komünist hareket’ değil, ‘hareketin komünizmi’): ‘Ortak kaderin –eyleyerek- müşterek yaratımı’ (Argın’ın, ‘komünizm’ yerine, ‘kamusallık’ demeyi tercih ettiğini [ki, daha sonra, ‘Kamu’yu, ‘yok-özne’ ile de karşılayacaktır]; ‘ortak kaderin müşterek yaratımı’ndan ziyade, ‘müşterek kaderin ortak reddi’ deyişinin daha doğru olacağını düşündüğünü de ekleyelim). Argın, ısrarla şunun da altını çizecektir: “Bu kamusal med-cezir hareketlerinin, bu kontra-demokratik kamusal eylemlerin politik gücü, fiziki kamusal alanlardaki kısa süreli mevcudiyetinden geldiği gibi/kadar, oralardaki uzun süreli namevcudiyetlerinden de gelir, gelebilir” (yıldönümü için aktardığım manzara da kanımca onu imlemektedir). “Kamu’nun şahsi ya da kolektif mevcudiyetini bastırıp sindirmek göreceli olarak kolaydır; fakat arkasında bıraktığı boşlukla baş etmek pek o kadar kolay bir iş değildir. Zira ‘kamu’nun yokluğu sistemin bağrında bir ‘kara delik’ olarak açılır ve zamanla tüm sistemi girdabına çekip yutma potansiyeli taşır”. (11)

 

Peki, ol ahvalde ‘sol’un tavrı ne olmalıdır? Argın, solun, bu tekinsiz med-cezir zemininde ‘devrim stratejileri’ geliştirmek ve takip etmek değil, ‘direniş taktikleri’ arayıp bulması; temel hedefinin ‘kitleselleşmek’ değil, ‘kamusallaşma’ olması; kamunun temsilcisi değil, parçası olmayı benimsemesi; kamusal dertleri sol politikasına vesile değil, mesele edinmesi; hareketin ‘siyasal itaatsizlik’ boyutunu ihmal etmemesi; ‘kontra-demokratik’ eylemlerin ‘halk egemenliği’ni canlandıran ve harekete geçiren niteliğini unutmaması gerektiğinin de altını çizecektir. (12, 13)

 

 

 

Evet; Gezi’nin yıldönümünde, geldiğimiz noktada, yurttaş alabildiğine ‘çıplak’. Tüm erkleri –neredeyse- kendinde ve tek adamda toplamak, polisi ve paramiliter (milis!) güçleri ile temsilin ötesinde devletin ta kendisi olmak ve ‘sa(n)dık’ kitlesini teyakkuz hâlinde tuttuğunu beyan etmek suretiyle safi hoyratlık kesilmiş bir yürütme erki dikilmiş karşısına çıplak yurttaşın! Durum vahim. Önümüzde, cumhurbaşkanlığı -ya da başkanlık- seçimi var. Kırılgan bir eşikteyiz. Mevcut hal ve gidişat dahilinde, ‘demokratik-özgürlükçü-barışçıl’ bir mihver etrafında, ‘insan’ı ve ‘insani değerler’i esas alan ‘kamusal vicdan’ın inisiyatif alması kaçınılmaz. 

 

 

                   

 

______________________

1. Agora Y., Mayıs 2014.

 

2. Agy, s. 5-6.

 

3. Hani, şu, penceresinden bakıp ‘tamam anladım; işte, şiddet düşkünü arkaik sol’ deyip ‘olay’a penceresini kapatan tavır (ilgilisi için, bkz., ‘Sol Adına Dertlenmenin Muhtelif Yolları’, ‘haluksunat.com’ ya da ‘kuyerel.org’).

 

4. Zizek’se ‘protestocu’ları uyarmakta: “[direnişçiler] sadece hasımlarının değil, aynı zamanda kendilerini destekler görünüp muhalefeti etkisizleştirmek, zararsız bir ahlaki jeste dönüştürmek için çabalayan sahte dostlarının da farkında” olmak durumundadır (agy, s. 22.  Paragraftaki diğer alıntılar, s. 16-17’dendir).

 

5. Agy, s. 35.

 

6. Bkz., ‘haluksunat.com’ ve ‘kuyerel.org’da yer alan yazılarım: ‘Neo-liberal Âlemde Sol Ne Âlemde?’, ‘Ruh İşbaşında/Sol Entelektüel Yabancılaşma, I-II-III’, ‘Yeni Solun Hayatla İmtihanı’, vb.

 

7. ‘Yetmez ama evet’çi olan benim (ve benim gibilerin), ‘AKP ve barış alerjisi’ olarak teşhis edilen ve burada altını çizmeye çalıştığım duyarlıkları için de, bkz., ‘haluksunat.com’ ve ‘kuyerel.org’da yayımlanan yazılarım: ‘Barış Hemen Şimdi –ve Daima (ya da Barışı İçeriden Kurmak’, ‘Özgürlükçü ve Eşitlikçi ‘Demokratik Toplum Kuruluşu’ İçin Barış’, ‘Cihangir Pürtelaşt’tan Mektup, I-II’, ‘Karşılaşmalar’, vb.

 

8. Argın, kitabının II. Bölüm’ünün başlarında, “‘olay’a sadakat gösteren ‘katılımcı özne’ konumunu tartışırken malum devletlû zihniyetle değil, daha çok müphem ‘liberal’ bakış açısıyla müzakere yürütmeye çalışacağımızı söylemiştik,” (s. 22) derken, hassasiyetinin nerede olduğuna da işaret etmiştir. Öte yandan, Argın, ‘küreselleşme’ sürecinin etkisi ile günümüzde ‘kamu’nun giderek ‘ulus-ötesi’ bir boyut kazandığını; dolayısıyla, ‘ulusal’ sınırların artık ‘kamu’nun bir böleni olarak hesaba katılması gerektiğini de söyleyecektir. Tekil yurttaş da, ‘evrensel’ düşünüp davranabildiği ölçüde ‘kamu’nun üyesi olacaktır (s. 58).

 

9. Agy, s. 23. 

 

10. Agy, s. 24, 30. Argın, daha ileride Gezi’yi Badiou’nun ‘hareket komünizmi’ ile karşılarken şunu da ekleyecektir: “Gezi Olayı’nın sadece komünist siyasal hareketle değil, genelde sol hareketle dahi tüketilebilir olmayan, dahası tüketilmemesi gereken bir ‘özne’si, ‘fail’i olduğunu düşünüyorum” (s. 50). 

 

11. Agy, s. 46, 80 ve 81.

 

12. Kitabın, doğrudan Gezi üzerine yazılmamış olsa da, değinilen bazı meseleleri açtığı için kitaba taşınmış dört ‘Ek’ yazısı var.

 

Bunların ilki olan, ‘‘Daemon’suz Toplum, ‘Demos’suz Demokrasi’ başlıklı bölümde, Argın, ‘Gezi Ruhu’na özgüllüğünü kazandıran ‘Daemonic’ halden söz etmektedir. Hareket noktası, Şerif Mardin’in (1984) işaret ettiği, ‘cinsiyetin kudreti’, ‘yaratıcının inadı’, ‘kızgınlığın yakıcılığı’ ve ‘iktidar hırsı’ gibi, insana yaratıcılığını da, kahrediciliğini de veren saklı bir güç olarak ‘daemonic’ melekelerdir. Mardin’e göre bizdeki ‘daemonic’ tavır yoksulluğu İslam’ın Sünni yorumu ve cari müesseselerinden kaynaklanmaktadır (belki biraz ‘tasavvuf’ ehli dışarıda bırakılabilir). Argın’sa, ‘daemonic’ tavrı ‘politik’ olanla ilişkilendirmek yanlısıdır. Ve, şunu da vurgular; ‘daemonic’ olan, ‘mutlak kötü/şeytan’ ve ‘mutlak iyi/melek’ üzerinden örülü ‘melodram’a indirgenemez; doğası gereği, o, ‘trajik’ olandır. ‘Sandık orji’lerine uzak, ‘protesto’ dünyasına yakışandır (‘yıkıcı’lığı ile ‘kurucu’dur). Meselemiz, ‘melodramatik’ dayatmalara karşı, ‘hayatın trajik doğası ile barışık demokratik bir dünya’ talebine sarılmak olmalıdır.

 

İkinci ek, ‘Meşru İdare, Adil Hukuk ve Sorumlu Yurttaş’ başlığı altında düzenlenmiş. Demokratik rejimin bekası, sayılan bu üç bileşenle mümkündür. Hatta, denebilir ki, üçü birdir ve üçüncüsü (‘kararlı yurttaş eylemleri’yle sorumluluğu üstlenen unsur) tümünün güvencesidir. Özellikle de, ‘yürütme’nin erkler ayrılığına baskın olduğu günümüzde, ‘karşı-demokrasi’ (Rosanvallon) pratikleri ile somutlanan ‘yurttaş sorumluluğu’ önemlidir.

 

‘Yenilenen Neo-Liberal Menü: ‘Az Devlet, Çok Piyasa’dan ‘Çok Piyasa Üstü Makul Devlet’e’ başlıklı üçüncü ekinde, Argın, Şili’deki 1973 darbesinden başlayarak, ‘neo-liberal iktisadi’ gelişmelerle ‘devlet’in yapısal dönüşümü arasındaki rabıtayı nakleder. Devletin giderek ‘saf’laştığı, ‘şirket’leştiği, ‘demokrasinin sürekli devalüe edildiği’ bir süreçtir yaşanan.

 

‘Kamusal Alanın ‘Balkanizasyon’u: Neo-Liberal Kent Tasarımı’ başlıklı dördüncü ve son ek bölümünde ise, Argın, ‘neo-liberal küresel’ saldırı ile, mekânların sahicilik ve yaşarlıklarını yitirişinin altını çizecektir. Kamusal anlamı taşıyan ‘temsili mekân’ların yerine, göstermelik ‘mekân temsilleri’ (Henri Lefebvre) geçmiştir artık. Malum zihniyet, katılımcı politik eylemselliği de, kentin merkezindeki toplanma alanlarından görünmez yerlere sürmüştür.

 

13. Argın’ın, hem ele aldığımız çalışması, hem de ‘Ek’lerdeki değinileri ile buluşmamızı zenginleştirecek bir okuma için, bkz., ‘Krizden Önce, Krizden Sonra’: Yaşlanan İnsanlık, Gençleşen Kapitalizm, Agora K., 2009. Benim, ‘Yetmez ama evetçi’ soykütüğüne kayıtlı biri olarak ‘Gezi’ye dair yazdıklarım içinse, bkz., ‘Gezi Günlüğü, I, II’ (blog ve ‘kuyerel.org’), ‘Bir Efsane ve Gezi Direnişi’ (Birikim Güncel, 28 Haziran 2013),  Etika’dan Demokrasiye/ Teolojik-Politik Edimselliğe Yol Alırken (I, II) (Birikim Kasım 2013/ 295 ve Ocak 2014/ 297. sayıları), ‘Demokrasi: Politik Güç, Meşruiyet ve İnsan Hakları’ (Murat Özbank’ın, Gezi Ruhu ve Politik Teorisi üzerine/ t24, 28 Ocak 2014), ‘Gezi/ 17 Aralık Vak’aları/ Demokratik Eylemlilik ve Spinoza’ (t24, 6 Şubat 2014).