Kamusal alan, demokrasi, falan (*)


Türkiye cumhurunun asal belirleyeni (‘karakteristiği’), sözün özgürce salındığı, farklılıkların özgürce birbirine seslenebildiği bir ‘kamusal/lık’tan; bir başka deyişle, ‘toplumsallık’ kip ve terkibinden yoksun oluşudur. 

Ne demek istediğimi açmak üzere, Mücahit Bilici’nin (uhrevi bir hassasiyet ve dünyevi bir hakikatlilikle yazılmış) yazısından yararlanmak isterim (Taraf, 24 Ocak 2015). “Kamusal alan,” der, Bilici, “Özne’nin kendisini görmek ve göstermek için ikinci bir özneye okuyacak bir meydan açmasıyla başladı”. Dikkat edilirse, Bilici, ustalıklı bir söyleyişle, kamusallığın, -görünmek için olduğu kadar, ötekinde kendini görmek; meydan okuyucu olduğu kadar meydan verici- karşılaşmalara açılmış bir meydanda gerçekleştiğini vurgulamakta ve vurgusunu, ‘teolojik’ duyarlılığı ile buluşturmaktadır: “Yani insanın yaratılması ve Allah ile insanın karşı karşıya gelmesi ile kamusal alan doğdu”. Oradan da mülhem; kamusal alan, iki irade arasındaki mesafede temellenir -öncelikle. Bir başka deyişle, kamusal alanın zuhur edebilmesi için, ‘irade’nin teklikten (‘tek’in tekelinden) çıkması, çoğullaşması icap eder: “Kamusal alan iradelerin duruşmasıdır. İki irade arasındaki mesafe ise bir meydandır”. 

Somut karşılığıyla, ‘kamusal alan’, bir ‘meydan’dır nihayetinde. İradelerin karşı karşıya gelme ve duruşmalarının ihtiyaç duyduğu bir açıklık olarak meydan. Ya da, ‘aleniyet’e meydan açmak üzere kurulmuştur kamusal alan. “Meydan’ın özelliği, açılan bir şey olmasıdır, açıklıktır. Hamurun açılması yahut bir uçurumun belirmesi gibidir.” 

Peki, kamusal alana nasıl çıkılır? Nereden, nasıl? 

Jürgen Habermas’ın Kamusallığın Yapısal Dönüşümü’nün (1) hatırlattıklarını şimdilik bir yana koyarsak, Bilici şöyle betimliyor: “Diğer her şey, tabir caizse, Allah’ın iradesine yapışıktır. Allah’ın kendi iradesinden koparttığı ve kendisiyle arasına mesafe koyduğu varlık ise insandır. Bu da ancak iradeden bir parçanın insanla gitmesi ile mümkündür”. İnsan dışındaki tüm varlıkların salt bedenden ibaret olduğunun altını çizer, Bilici: “Diğer herkes bedendir, bir tek insan baş’tır. Sadece başlar ve başı olanlar kamusal alana girebilir. Malikiyet hanesinin başı olmayanlar ve köleler kamusal alana giremez”. Demek, Tanrı, ‘mutlak’ iradesinden bir parçayla da tedariklendirmek suretiyle salmıştır insanı meydana; amma ve lakin, ‘malikiyet hanesinin başı olmayanlar, köleler’ söz konusu iradeden yoksun bırakılmışlardır (tuhaftır; yola çıkarken mi öyledirler, yoksa, yolda mı baş’larına bir şey gelmiştir -‘takdir-i ilahi’). 

İman ve itikatta bizim gibi zaaflı olanlar için hoş bir eğretileme (‘métaphore’) gibi dursa da, Bilici’nin teolojik betimlemesinin dünyevi duruşmaya davet edici vasfı ihmal edilmemelidir: Duruşalım: “Kamusal alan, varlıkta/ doğada iradeyle açılan bir yaradır ve insanın ondaki eylemeleri o yarayı kapatma hamleleridir”. ‘Meydan açma’, ‘meydan okuma’ derken, ‘İlahi/ Mutlak Hakikat’ten kopmuşların, yetim düşmüşlerin baş’larının çaresine bakmak, yaralarını tamir etmek üzere toplaştıkları bir meydanlık olmaktadır, kamusal alan.  Sürgündür onlar; kendilerine tanınan irade ile kendilerinin de dahil oldukları büyük iradeden kopmuş; o mutlak iradeyle aralarında oluşan bir tür açıklık, yaralı bir mesafe ile sürülmüşlerdir dünyaya: “İnsanın “dünya sürgünü” ile kamusal alan açılmıştır. Kamusal alanın amacı iradenin sarf edilerek mesafenin kapatılmasıdır. Tarih, bu mesafenin yazılarak kapatılması[ndan ibarettir]”. 

Bense, kamusal alanı ve o alanda insanın görünürlüğünü, ‘birey’in dünya sahnesine çıkışı ile bağlantılandırıyorum; o anlamda, Tanrı’dan ve tanrısal olan dünyevi iradelerden kopuşu ile. Sözgelimi, İbrani inanışına göre ‘Çoban Kral’dan ve onun güttüğü sürüden (‘cemaat’ten) kopuşu ile. Bir başka deyişle, ‘bir’ başına olamayan ‘yetim’lerin birbirlerine sokularak oluşturdukları sürüye çobanlık eden (Tanrısal iradenin mümessili) iradeden kopuşları ile. (2) Nihayetinde, ‘kendi’ olarak katılınan ve o surette inşa edilen bir alansa kamusal alan; ‘öteki’ ile karşılaşılan, ötekine görünülen, ötekine kulak verilen ve seslenilen bir alansa, kurucu öğe olarak bireye/ bireyselliğe ihtiyacı vardır ve onu da ‘üretim ilişkileri’ içinde var eden ‘burjuva’ dinamikleri olmuştur. Anılan eserinin (birinci basımının) Önsöz’ünün ilk cümlesinde Habermas da niyetini şöyle beyan edecektir: “Önünüzdeki araştırmanın gayesi, ‘burjuva kamusallığı’ tipolojisinin tahlilidir”. Ve devamla, “Yöntemin bir başka hususiyeti, aynı zamanda hem sosyolojik hem tarihsel yaklaşma gereğinden doğuyor. ‘Burjuva kamusu’nu belli bir çağa özgü bir kategori olarak kavrıyoruz. Bu kategori Avrupa Ortaçağı’nın son döneminde doğmuş olan ‘burjuva toplumu’nun benzersiz gelişim tarihinden koparılamaz”. 

Kamusal alanın ortaya çıkışına dair hassasiyetleri farklı olsa da, Bilici’nin, kamusal alanı, siyasal edimselliğe açık bir meydan olarak mütalaa edişi kıymetlidir: “Meydan, karşılaşma, karşı karşıya gelme, dövüşme, konuşma ve muhatap olmanın meydanıdır. Yani meydanın açılmasıyla hitabın doğması aynı hadisenin iki yüzüdür. Sadece meydana girenlerin/ girebilenlerin hitap kabiliyeti vardır. Dili olmayanın meydanı olmadığı gibi muhatabiyeti de yoktur. Başka bir ifadeyle, meydan yabancılaşma ve yabancı ile karşılaşmanın mümkün olduğu yerdir. Meydan, bir imtihan meydanıdır. Meydanda irade iradeyle karşılaşır”. (3) 

Ötesi; verili (burjuva) demokrasi(si)nin, temsilin, katılımın, doğrudanlığın, sözün hikmet ve hüviyetinin, ötekine dair farkındalığın, kendiliklerin; hâkim üretim ilişkisi ile demokrasi beklentisi arasındaki ilişkinin tarihsellik/ toplumsallık boyutunun, vs. tartışılmasıdır. Buranın (‘mahalli ve milli’ mıntıkanın) işi değildir. Lakin, asıl vurgulamak istediğim şudur: Kamusal alan dediğimiz şeye (farklılıkların eşitçe buluşmalarına, karşılaşmalarına, yüzleşme ve hesaplaşmalarına) itibar etmemek üzere inşa edilmiş bir cumhuriyetin çocuklarıyız. Bugün eski parantezi kapatmaya yeltenenler, -ortak torna tezgâhtan da geçmiş olmanın yatkınlığı ve dahi, ‘dinsel’ kurucu ‘ideal’e bağlığın daha da bağnazlaştırıcı vasfı ile- kamusal alanı da, siyasal kamuyu da, seni de, beni de, ötekini de, berikini de tanımamak (yok hükmünde kılmak) üzere, tümüyle kendilerine mahsus, mutlaklaştırılmış bir parantez açmak azmindedirler. 

‘Cumhuriyet’in kazanımları’ndan önce, demokrasi, özgürlükler ve eşitlik adına Cumhuriyet eleştirisine durmuş olan bizlerin; hin-i hacette, Mücahit Bilici gibi -uhrevi olandan hareketle de olsa- Cumhuriyet’in sorunlarını kamusal alana taşıyan, özgürce tartışan, ötekinin ‘dünyevi/ seküler’ diline ortak kaygı ile kulak veren muhatapları olmak değil de; böyle, kendi olamadığı için kendi olmaya soyunanlara tahammülsüz, iktidarsız ve lakin mütehakkim kaba güç yanlılarının muhatabı olması üzücü elbet. Cumhuriyet’in kazanamadığı ve kazandıramadığı, ‘kamusallık’, ‘demokrasi, eşitlik, özgürlük’ ve ‘toplum’ olma adına yaşanması kaçınılmaz bir tecrübe ise bu da; n’apalım, elle gelen düğün bayram. (4) 

____________________________________

(*) 7 Kasım 2016’da Gazete Duvar’da yayımlanmıştır.

1. Çev. Tanıl Bora, Mithat Sancar, İletişim Y., 1997 (10. Baskı 2012). Özgün basım, 1962.

2. ’Birey’in sahne aldığı romanın doğuşu da aynı kopuşmanın mahsulüdür.

3. Bir vakitler yayımda olan Defter dergisinde (sayı 38, 1999), ‘Kutsal ve Psikanaliz’ diye bir yazım yayımlanmıştı. Yine aynı dergide yayımlanmış olan, Kemal Sayar’ın ‘Psikiyatri ve Kutsal’ başlıklı yazısını muhatap alan bir yazıydı. Girizgâhını alıntılarsam konumuzla bağıntısını da tahayyül edecektir okur: “Sayar, yazısında, ‘anomi’ meselesini ele alıyor ve çağdaş psikoterapötik yaklaşımların (esasta muhatap aldığı psikanalizin [de]), bu meseleyi kavrayış ve sağaltım çabalarında belli bir sınırın ötesine geçemediklerini; hayata anlam biçemeyenlere, hayattan anlamlar devşirme gayretindeki bu kabil terapilerin -son tahlilde- abesle iştigal ettiklerini; sağaltıcı anlamın, ancak, ‘makamat’ı (‘Evrensel Hakikat’e giden yoldaki mertebeleri) aşanlara (Sufilere, mutasavvıflara) nasip olduğunu anlatmaya çalışıyordu”. Makamatı takdimden sonra kanaatimi şöyle ifade etmişim: ”Böylece, insan-ı kâmil olunuyor ve kâinatta ikilik, çekişme, kötü, çirkin, acı, gam görülmüyor; Tanrı’nın irade ve yazgısına mutlak bir teslimiyetle bireyselliğin tabakalarından sıyrılınıyor ve O’nunla bir olunuyor. Hayat, olduğu gibi kabul ediliyor” (Spinoza ve Psikanaliz ve Hayat, Yirmidört Y., 2008, s. 175-193 -ya da, www.haluksunat.com'da aynı adlı kitabın pdf’sinde).

4. Hakikat arayışı ve hakikatlilik bağlamında ‘ideoloji’nin ‘bilinçdışı’ serüveni ve kamusallık için, bkz., ‘Hafıza, Hakikat ve Hakikatlilik, Varlık, Aralık 2016.