KARŞILAŞMALAR


KARŞILAŞMALAR

‘Taraf dersleri’ başlıklı yazım ‘kuyerel.org’da yayımlandıktan (5 Mayıs, 2013) sonra iki mutlu karşılaşmam oldu. Biri, bir televizyon programında, diğeri ise, kısa bir tatil sırasındaki tanışma vesilesiyle. 

Karşılaşmalarım, bana, ‘sol/ sosyalist gelenek’ten gelerek AKP iktidarı sürecinde siyasal kimliklerini yeniden tanımlama ihtiyacı duymuş (ki, söz konusu ihtiyaç AKP iktidarını da öncelemiş olmalı) iki somut örnekle tanışma olanağı verdiği için mutlu oldum. 

Andığım gelenekten gelenlerin değişimlerine tanıklık ettiğimiz sürecin, seksen sonrasının (Marksizm dahil her şeyin ‘post’unun makbul addedildiği –giderek postun da kaptırıldığı-, ‘bildik sosyalizmler’in yıkıldığı) ‘neo-liberal küresel kapitalist hegemonya’ ile kuşatılı bir süreç olduğunu söylemek –en azından olgusal anlamda- yanlış olmamalı. Bir başka ve bize mahsus olan dönem gerçeği ise, ‘otantik/ mahalli’ sermaye hareketinin (‘taşra burjuvazisi’nin), hem sınıfsal/ nesnel, hem de kültürel/ inanışsal derinlikte bir siyasallaşma ile iktidara yükselebilmesi ve ‘kadim/ kurucu Cumhuriyet (‘Devlet’ olma) zihniyeti ve kurumsallıklarını’ tasfiye edecek (o vakte, ‘işbirlikçi’ merkez/ metropol burjuvazilerine ilişkin tanıklığımızın hilafına) ‘sivil siyasi’ ehliyet ve maharete sahip olduğu izlenimini verebilmesiydi (ayrıca, bkz., ‘Yeni Sol’un Hayatla İmtihanı’ başlıklı yazım). 

Şimdi; çerçevesini kabaca böylece kurduğum süreç boyunca, ‘geleneksel sol/ sosyalist’ kesimden gelen bir kısım insanın, nihayetinde -AKP iktidarının ‘devlet olma zihniyetinde yarattığı kırılma ile- ‘ulusalcı/ Kemalist – otokratik’ özlerini dışa vurdukları herhalde hepimizin kabulüdür -onları bir yana koyuyorum (ama, onların şahsında dışa vuran özün, ‘katılmış oldukları sosyalist dünyanın doğasından’ ziyade, kurucu devlet zihniyeti tezgâhında yapılandırılmış kendiliklerine dair olduğu gerçeğini de ihmal etmiyorum –ki, o özleri ile ‘sosyalist’ olmuşlardır). Evet; onları bir yana koyuyorum -kaldı ki sözünü edeceğim karşılaşmalardaki muhataplarım da onlardan değil. 

Anılan süreç boyunca, ‘ulusalcı/ Kemalist’ olmayan, lakin, benim, zamanında, ‘Hiper-Marksist’ diye adlandırdığım, olup biteni ‘sınıf indirgemeci’ yaklaşımla mütalaaya (ve de, demokrasi mücadelesi ile ilintili olan tarafa müdahil olmamaya) ‘özenli’ bir kesim de vardı (hâlâ da var) –ki, onları da geçiyorum. 

Anlatımı kolaylaştırmak için söylüyorum; geriye, ‘sol/ sosyalist gelenek’ten gelen, AKP ile ilişkisini, misal, ‘Yetmez ama evet’ mesabesinde (ya da, mesafesinde) kurmuş olan bir kesim kalıyor. İşte; ben ve karşılaşmalarımdaki muhataplarım orada yer almış olanlardanız (belki de, ‘Evet, evet!’ de demişlerdir –bilemem). 

Karşılaşmalarım mutluluk veriyor; zira, karşılaştıklarımla ‘nasıl’ ayrışmış olduğumuzu ‘yerinde ve somut olarak’ deneyimleme imkânı da bulmuş oluyorum. 

Televizyon programında iki konu ele alınıyor: ‘Barış (ve süreci)’ ve de, 1 Mayıs münasebeti ile Taksim ve çevresinde yaşananlar. Televizyon programındaki ayrışmanın muhatabı programın yöneticisi olan kişi. Konuklarının fikirlerini ortaya koyuşlarını ‘kolaylaştırma’da kendine mahsus bir yöntemi var: onlarla tartışmak. 

Yöneticinin kolaylaştırma yöntemi, andığım ayrışmayı yaşantılamama da yardımcı oluyor: ‘Barışmanın, toplumsal içselleştirimi ve kurumsallaştırıcı güvencelerinin oluşturulması’ anlamında bir barış süreci ile ilgili özel duyarlılığı olmadığı; dahası, öyle bir duyarlılığı ‘münasebetsiz’ (yersiz-zamansız) bulduğu anlaşılmakta. Kalıcı barışın, ‘Türklük ve Atatürk milliyetçiliği’ merkezli kendilik algısının tümden tasfiye edildiği, kimlikler arası hiyerarşinin kırıldığı bir tanı(n)ma demokrasisinde –ancak- mümkün olacağına dair bir kaygısı yok –yok, zira, AKP iktidarının o kertede ‘devleti dönüştürdüğü’ (varsa, eksiğini de tamamlayacağı) kanaatinde. Dolayısıyla, kalıcı barışın, ‘öteki’ne (‘makbul vatandaş’ tanımı dışında kalana) yaşatılmış mağduriyetlerle yüzleşmeyi (ve ‘hesaplaşma’yı) üstlenebilecek, o anlamda ‘makbul, mutlak ve millileştirilmiş’ kendilik algısından vazgeçebilecek, ötekilerle ‘eşitlik’ kabulü içinde toplumsal uzlaşıya heves edebilecek insanlar eliyle mümkün olabileceği nokta-i nazarına oturan bir tartımı da yok. Ve de; siz kendinizi bu duyarlıklar içinde ifade ettiğinizde, AKP’yi yeterince takdir etmeyen, giderek ona zarar vermeye niyetli (ve ikinci karşılaşmamda öğrendiğim bir tabirle, AKP alerjisi –biraz gecikmeli de olsa- bu vesile ile ortaya çıkmış) biri olmaktasınız. 

Ya 1 Mayıs? O da, ‘En ziyade huzura ihtiyaç duyduğumuz (ki, bu terkibi bir yerlerden hatırlamaktayız!), tarihsel barışı gerçekleştireceğimiz şu noktada; bilhassa da AKP düşmanlığı ile gerilimi artıran, o aşkla Taksim Meydanı’na girmeyi zorlayıp akabinde yaşanması kaçınılmaz gerginliklerden siyaseten nasiplenmeyi kafaya koymuş olanlar’ın marifeti. 

İkinci karşılaşmamda ise, daha çok, Taraf gazetesindeki gelişmeleri konuşuyoruz. Karşılaştığım kişi, gazete sahibinin ‘amasız barış yanlıları’na bir şekilde darbe gerçekleştirdiği düşüncesinde. Dolayısıyla, söz konusu darbeye rağmen o gazetede kalmanın ‘etik’ olmadığı kanaatinde. Topluca ayrılmaları onaylıyor. Taraf deneyiminden (geniş zamanlı bir süreç tahlili olarak) ne dersler çıkardığımı (Küyerel’de yayımlanan yazımdan) okuyanlar bilir. O minvalde söylediklerimi dinlemiş olmakla birlikte, sonradan, yazdığımı (‘Taraf dersleri’) da okuyor – mukabilen tek kelime etmeyerek katılmadığını nezaketle ifade etmiş oluyor, ayrıca. Aslında, ‘etik’ bir tepkisellik olarak anılan tavrın (gazeteden topluca ayrılmanın), bir kısmı için, nasıl da, barışın arkasına ‘ama sıkıştırma’ tutumuna yönelik olduğunu, o kesimde (‘amacılar’da) nasıl da bir ‘AKP alerjisi’ okuma yatkınlığı taşıdıklarını görmemek mümkün değil. Öyle bir alerji ki bu, örneğin, Neşe Düzel, BDP eş(genel)başkanlarından Selahattin Demirtaş’la bir söyleşi tertipliyor ve sürecin taraflarından biri olan kişiye, (‘amalı barış’a dair) duymak istediklerini söyletecek bir mülakat marifeti sergilemiş oluyor! 

Peki, ben nerede duruyorum? Nerede durduğumu zaten burada yazdığım yazılarla ortaya koymaya çalıştım. Ama andığım karşılaşmalardaki somut örnekler üzerinden de gideyim bir: 

a. Anayasal (‘toplumsal sözleşme’) düzeyli demokratikleşme kaygısını barış süreci ile birlikte değerlendirenler, demokrasinin tabiatındandır ki, zaten, ‘şiddet’in kesilmesini kıskançlıkla savunur ve talep ederler. Mukabil hassasiyet, kırılganlık, telaş niye/ ne adına?

b.    1 Mayıs vb. olaylarda yaşananlar, hükümet olma iradesini kullananların (ya da, devlet olma zihniyetini temsil edenlerin) ‘farklı/ çelişkin’ olanla ilişkilerini nasıl düzenleme eğiliminde olduklarına dair; meselemiz Kürtlerle barış ise, devletin (hâli hazırda) farklı kimlik ve muhalif duruşlara tahammül düzeyine ilişkin bir göstergedir -öncelikle. Samimi barış kaygısı taşıyor isek, niye buradan (da) bakamıyoruz meseleye?

c.    Kalıcı barış, kavga edegeldiklerinizle neyi nasıl yaşadığınızı sorgulayacağınız ve paylaşacağınız (geçmişle yüzleşme ve hesaplaşmalarla, ‘toplumsal belleği onarma’ çabası ile örülü) bir sağaltım sürecini gereksinir. Şunca acıdan sonra ‘barışma’, içinde kendimizi unutacağımız büyülü bir gerçeklik değil de; gelecek kuşakları da kucaklayacak selametiyle, içimize işleyecek barışın ilk adımı ise yalnızca, bu, ‘Yaptım oldu; sus, büyüyü bozma!’ çocuksuluğu, peki, ne ola? 

Eldeki malzeme anlamında ‘sol/ sosyalist gelenek’ten, ‘Ulusalcı Kemalistler’, ‘Hiper-Marksistler’ ve bir de böyle, herhangi eleştirel bir mesafe gözetmeden mevcut sahibi ile birlikte ‘merkez sağa’ (‘muhafazakâr otokrasi adası’na) yerleşmeyi şevkle seçmiş olanlar çıktı. 

‘Modern demokrasi’nin, ikiz kardeşi ‘kapitalizm’le –onu- semirtme, gürbüz kardeşin berikini ‘markalaştırma’ ilişkisine, ‘pazar demokrasisi’nin cilvelerine, vs. daha gelemeden buralarda takıldık kaldık. 

Şunu söyleyip kapatayım: Kaba aidiyetler, tartışmayı, hakikati aramayı engeller. ‘Sol demokrat’ duruş için esas olan, taraf olmak değil, tavır almaktır –yalnızca ‘yurttaş’ olarak da değil, sorunları ‘ontolojik’ düzeyde sorunsallaştıran insanlar olarak. ‘Şu ya da şu…’ ya da ‘bilinmeyeni bilinene –kolayca ve kabaca- indirgeme’ değil, ‘hakikat’i arama azmidir demokrasi – hem, ‘radikal’ demokratik duyarlıkları açısından sol, hem de ‘kalıcı barış’ için.