‘Kendi olmak’ ve ‘demokrasi mücadelesi’


‘Kendi olmak’ ve ‘demokrasi mücadelesi’

  

Bu yazı, ‘demokrasi, özgürlükler’ siyasi mücadele hattının, neden, birbiri için ‘öteki’leşerek kimlikleşen herkesi (kemikleşen siyasetleri) kuşatması gerektiğini irdelemek üzere yazılmıştı(r). Çabam, büyük toplumsal gerçeklikleri ‘ruhsal/dinamik’ örüntülere indirgeme kolaycılığına (kaba ‘psikolojizm’) değil, o gerçekliklere bize mahsus hangi belirleyici renklerin katıştığını ayrıştırabilme kaygısına yorulursa sevinirim.

 

 

 

Stockholm Sendromu, Devlet ve biz’ başlıklı bir yazımda (‘Hertaraf’, 27 Mart 2012), ‘Stockholm Sendromu’ ile ilintisi içinde, ‘Devlet’le (tarihsel olarak şiddetine maruz kaldığımız yapı ile) özdeşimsel ilişkimizden söz etmiştim (1). Söz konusu ‘sendrom’ uyarınca, ‘Devlet benim!’ diyen kuru(tu)cu Cumhuriyet ideolojisinin kurumsal kimliğinin salladığı sopa denk geldiğinde ağlaşmaya, bir yandan gözünün yaşını silerken, bir yandan da, ulvi kaygıları dolayısıyla devletini mazur görmeye, kaçınılmaz, sopa başkasına (başka toplumsal/kültürel kimliklere) doğru sallandığında sopanın ucuna şehvetle sarılmaya, bir tür, ‘saldırganla özdeşim’e (‘identification with aggressor’) meyyal ruh hâlimizden dem vurmuş idim.

 

Yine, sevgili Alper Görmüş’ün çağrısına yanıt olarak yazdığım birkaç satırla da, ‘şiddet’e eğilimimizin ‘ulusal haslet’lerimizden olduğu, bunun da, -en genel anlamında- ‘kendi olamamak’ yollu ‘kendiliksel’ (‘self’ yapılanmamıza ilişkin) bir maluliyetten kaynaklanıyor olabileceği kanaatimi dile getirmiş; hikmeti ve kıymeti kendinden menkul baba erki ocağına, onun bir alt şubesi ana kucağına doğmak, ve sırasıyla, ‘ana-ilk-orta-lise (4+4+4, vs. her ne olacak ise)-kışlavari (ya da, emirerici-eblehleştirici) ‘üniversite’nin ve dahi, kışlalar müessesesi askeriyenin torna/tezgâhından geçmek, temel tedrisat değirmeninin suyunu eksik etmeyen ‘medya cinneti’nde ömür tüketmek suretiyle hâkim şiddete/şiddet kültürüne yamanma telaşından arınıp ‘kendi olma’ yoluna çıkamayışımıza işaret etmeye çalışmıştım.

 

‘Kendi olma’ çabamız, -bireysel ya da toplumsal anlamda- kendi varoluşsal özerkliğimizi kuran –kimliksel- değerlerimiz üzerinden ötekilerince ‘tanınma’ arayışımızdır, öncelikle. Demokrasi (ve özgürlükler) mücadelesi ise, kendi baskın değerleri ile kendi olma çabamızı ‘gayrımeşru’ addeden, (açık ya da örtük) şiddetle engellemeye çalışan tüm mütehakkim güçlere karşı yürüttüğümüz sivil/siyasi eylemliliğin adıdır (en temelde). İşte, ‘Stockholm Sendromu’ maluliyetimiz de, kendi olma/demokrasi mücadelemizin üstünü örten/önünü kesen; kimliğimizi, gücün yoğunlaşmış merkezi içinde eriten marazın karşılığıdır –bir bakıma.

 

O duyarlıkla baktığımızda, bildik talim terbiyeden gelen, özellikle son bir yıl içinde seçkin verimlerini ortaya koyan nurtopu gibi bir AKP’miz olduğunu idrak etmekteyiz, nihayetinde. Bunu, AKP marifetiyle, ‘ dindar/muhafazakâr’ kesimin değişmezliği ve işe yaramazlığı ‘öngörüsü’ndeki haklılığa işaret etmek için söylediğim sanılmasın ama. Tam tersine; demokrasi ve özgürlükler mücadelesini ‘ilkesellik ve içtenlik’le benimseyenlerin (bencileyin, ‘yetmez ama evet’çilerin) ‘eleştirel bir mesafe’den AKP’nin olumlu adımlarını desteklemiş olmalarını,

arızalı (zaman karşısında ‘gösteren’ hüviyeti kalmamış, dolayısıyla, durduğu yere değip geçen zaman üzerinden günde iki kez vazifesini yerine getirdiğine vehmedilen) saat misali kendini nimetten sayanlara rağmen, sağlıklı ve anlamlı addederim (‘seçkinci’ değil, ‘siyaset üreten özne’ olmak adına). İşte; o ‘eleştirel mesafe’den bakma ehliyetidir ki, bize, AKP’nin de, -AB, uluslararası topludurumsal uygunluk, merkezden bağımsız sermaye hareketi, adalet/vicdan hattını tutmaya müsait tarihsellik ve inanışsallığa rağmen- ‘Stockholm Sendromu’na kapılandığını; ‘milliyetçi-devletçi-güvenlikçi’ sopaya sımsıkı sarıldığını (hatta, ‘sopanın kendisi/devlet’ olduğunu); sopayı (asli sahibinden daha da bir hiddetle) sallayacağı ‘ötekiler’ kollamaktan geri kalmadığını göstermekte.

 

Peki; sopa olup konuşan ve –her fırsat bulduğunda- liderine, ‘Sen kim oluyorsun ki!’ diye dayılanan ‘yeni devlet dili’ karşısında, CHP’nin, ‘Sendrom’ dışı bir kimliği, kimliksel talebi, kendi olma arayışı (o demektir ki, sırtını yaslayageldiği ‘Devlet’in şeddeli tahakküm dilini eksiltecek bir ‘demokrasi mücadelesi’ çıkışı) var mıdır? Mahut devletin kadim kimliksel ölçüleri ile tarihsel bağını ve örtüşümünü tasfiye ve kendi tarihsel kimliği ile yüzleşip hesaplaşma niyeti söz konusu mudur? İnandırıcı, somut bir örneğine rastladık mı (üstelik de, Devlet, başkalarına yâr olmuşken)?

 

Ol minvalde, Alevi toplumsallığına bakalım. İnanç ve ibadet kabulleri üzerinden kimliksel özerkliklerini tanımayan (‘laik’!) Diyanet, -lüzumu hâlinde- Sünni dindarlara da sallanması muhtemel sopanın sahibi Devlet’in diyaneti, kuyruğuna takılageldikleri CHP, ‘devlet-i diyanet’in CHP’si değil midir? Neden, ‘devlet dini/mezhebi’ üzerinden kendilerini tanımlama (tanınma) ısrarındalar? (‘E, valla, Ermeniymiş’ denilenlerin, ‘Kim olduğum neyine, Ermeni olsam sana ne, kime ne?!’ diye çıkışacakları yerde, ‘A, vallahi de Türk, billahi de Müslüman ve hatta ki Sünniyim, aha da belgem, işte de soyumun sopumun ağacı!’ yollu pişkinlikleri misali.) Neden, şimdiye dek, kimliksel özerklik taleplerini ‘demokrasi ve özgürlükler’ mücadelesinin diline dökecek müstakil bir siyasi tavırları olmamış?  

 

Açık ya da örtük şiddet tehdidi ile kendi temel kimliksel/ kendiliksel taleplerinden (beşikten mezara) vazgeçerek devlet eliyle ‘millileştirilmiş’ şiddet ehli kimliğe kendini katan (o anlamda demokrasi mücadelesine –aslen- soyunamamış) bizlerin, Kürt halkını (aykırı!) kimliksel talepleri üzerinden anlayabilmemiz mümkün mü, peki? Kendini hiçe sayan güce râm olmuş, kendi ile başı hoş olmayanların, bir halkın kendi olma ihtiyacını anlayabilmesi –ya da? Ya da, otuz yıldır, yok sayarak, yok etmeye gözünü karartarak kendi başına kalmaya debelenişimize şaşmak –mümkün mü?

 

Velhasıl, ‘kendi olmak’la başlayacak her şey. Kendi olma hakkının vazgeçilmezliğini bilmek; kendi olma imkânının, herkesin kendi olabilme imkânı ile pekişeceğini idrak etmekle. Devleti dönüştürecek gücün, devletin şiddet/li kimliğine sığınmaktan –onu sahiplenmekten- değil; herkesin kendi olma hakkını güvencelendirecek bir demokrasi için mücadele etmekten geçtiğine inanmakla başlayacak her şey.    

 

_______________________

1. Bu yazının devamı olan, ‘Stockholm Sendromu ve Ötesi’ başlıklı yazı ise, -nisan 2012 gibi- ‘kuyerel yazışma grubu’ içinde yayımlanmıştı –diye hatırlıyorum. Bağlantının kurulmasına yardımcı olması için o (gruba gönderilen) yazının son yarısını (‘peşrev’ faslı sonrasını) buraya alıyorum:

 

Peşrevden gündemimize atlarsak, diyeceğim şu: Bizde, özellikle de ‘devlet’in şahsında ‘baba’nın erki epeyce mutlaklaştırılmış durumda. O nedenledir ki, her biri ayrı ayrı devletin sopasını yemiş toplumsal kesimler, kendi varoluşsal özerkliklerini/özgürlüklerini gözetecekleri siyasi/ideolojik edimsellik yerine, ‘öteki’ne karşı –görece- kazançlı/haklı olmak yolunu benimseyerek devletin sopasına (münasip gördükleri) bir ucundan tutunmak derdindedirler. Üstelik, yalnızca birbirlerine karşı değil, kendi içlerinde de. O ise, siyasi edimselliğin, ısrarla, ‘hiyerarşi-tahakküm-vesayet’ hattından yürütülmesi demektir. Devletin asli sahibi ‘askeri bürokratik irade’, ona ve darbe anayasalarına biat edip Siyasi Partiler Yasası uyarınca yürütülen siyaset, askeri vesayeti tasfiyeye soyunan sivil siyasi iradenin dahi bir şekilde söz konusu ‘askercil’ iradeyi yeniden üretişi (‘devletin derinine düşme/kucağına oturma’), babanın üvey evlat muamelesi güttüğü Kürtlerin -PKK merkezli siyasi hareketinin- bile öteki (Türk) kardeşlerinin sivil siyasi iradesini değil ‘baba’nın maddi/manevi kimliğini esas ve muhatap alışı ve dahi kendi özkardeşleri ile icra ve tasavvur ettiği ilişki (bkz. –en azından- KCK sözleşmesi). Dolayısıyla, her birimizin ötekine husumetini ‘mazur/meşru’ kılacak ilişkilendirmeleri değil, husumetleri varoluşsallığımıza ‘olumsuz’ bir kaygı olarak katan hasmımızla (mutlaklığını idealleştirip saldırganlığı ile özdeştiğimiz ‘kurucu’ devlet ideolojisi ve kurumsallığı ile) yüzleşmeyi  önemsemek, dahası, ‘değişmez/ mutlak ideal’ olarak bünyemize sinmiş olan ‘devlet aklı’nı tasfiye etmektir kıymeti olan. Bu ise, toplumsal/kültürel/kimliksel farklı kesimlerin, giderek bireylerin, ‘kendi olma varoluşsal özerklik mücadelesi’ni, yani, bildiğimiz, ‘demokrasi ve özgürlükler’ mücadelesini öne çıkarmak, sorunu, ‘büyüme’ sorunu olarak almak anlamına gelecektir.

                                        

‘Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri’ni yoklayan Jale Parla da, alt başlığı o olan çalışmasında (Babalar ve Oğullar/ 1990), Türk romanının kurucu büyüklerine bakarken, kendi babasını yenilgiye uğratıp yetim bırakmış ‘Batı’ ile karşılaşması içinde söz konusu büyüklerin nasıl ‘babalandıklarını’ ve o babalanışın yazınsal metne katılışını irdeler. İlginçtir; Batı babalanışı ‘ampirizm ve pozitivizm’in öncüsü Zola’nın hayranı, tanrıtanımaz Beşir Fuad, 1887’de, damarlarını keserek intihar ederken, bir yandan da, ‘ampirik ve pozitivist’ bir hamaratlıkla akıp giden kanla birlikte yaşadıklarını kaydeder. Uğruna kendisini feda edeceği raddede kutsanmış bir baba beklentisidir kendisini ele veren: Yok-babayı, öteki baba ile ikame ederken, uğruna kendisini feda edişin trajedisi!

 

Büyümek, erginleşmek ve özerk bir kendilik kurmak, babaya sığınarak değil, babayla vedalaşarak olacak vesselam: Kendi yoluna koyulmak üzere babasızlığı göze alarak, babaya dair uygun ‘yas çalışması’nı yaparak. Hilâl Kaplan’ın güzel kitabının kapağına, Türkiye’nin ‘Ölmeyen’ Babası adını kondururken, alt başlığa da tanısal bir hüküm yerleştirmesi pek isabetlidir doğrusu: ‘Atatürkçü Gençliğin İmkânsız Yası’.

 

Evet; ‘kendimizi bulmak’ dahil, kaybetmeyi göze almakla başlayacak her şey.