'Kuram, Model ve Politika Üzerine'/ Notlar


‘KURAM, MODEL ve POLİTİKA ÜZERİNE’/ NOTLAR

Biraz geç intikal ettiğim ‘kuyerel.com’ ortamında, şöyle bir gezindiğimde ilk dikkatimi çeken, -belki de örtük bir önyargı ile yokladığımda gözüme öncelikle çarpmış olan- dolaştığım mekâna tartışma hevesinin pek uğramamış olduğu idi. Daha önce de başıma geldiydi (ki, tespitime her geçen gün haklılık kazandırarak ömrünü sürdürmekte), ‘haluksunat.com’ adı ile maruf blogumda, kendi kendime konuşmanın mahçubiyetini yaşamamak, -olursa- tartışmaları başkaları için de görünür ve cazip kılmak için, ‘Konuşma Defteri’ başlıklı bir sayfa açmış idim. Başbaşa iken hararetle konuşanların, hatta, ısrarla üstüne üstüne konuşanların orada söz almakta fevkalade gönülsüz olduklarını gözlemlediydim -sonra. Artık; blog denen şeyin, kalabalıkların ilgisine mazhar olacakları gazete misali bir mekân olmamaklığı mıydı, yoksa, yazının izinin kalmasına dair bir tekinsizlik önalgısının tedirginliği miydi çekinserlik sebepleri, bilemedim (bir vakitler, bu memlekette, ‘çekimser’ mi doğrudur, ‘çekinser’ mi, o bile tartışılmıştı –ya da ancak o tartışılmıştı, ‘sosyal demokrasi’ çevrelerinde). Her ne hal ise (‘phantom’ diye adlandırdığım ‘muhayyel’ ziyaretçilerimi bir yana bırakıp); sevgili dostum, yüz yüze de konuşup tartışma olanağı bulduğum sevgili Nâbi Yağcı ağbimin yazdıkları içinde bir dolanayım ben. Bir ölçüde zaten konuşmuş olduklarımızı bu vesile ile ‘kamulaştırayım’ (‘devletleştireyim’ değil!). Tabii, ‘konuşmuş olduklarımız’ derken, meselenin uzmanlık alanım olmadığını –o mertebeden konuşmadığımı-, doğallıkla beni de içine alan bir mevzu olduğu için, kendime, söz etme meşruiyeti vehmettiğimi belirtmeden geçmeyeyim.

Yağcı’nın ilk yazısı (22 Temmuz 2012), ‘kuram’la ‘politika’ ilişkisine değineceğini söyleyerek başladığı, ‘Kuram, Model ve Politika Üzerine’ başlıklı olanı. Ne anladığımı adım adım ilerleyerek dile getireyim ki, neyi nasıl düşündüğüm de anlaşılsın –birbirimizi anlayalım.

Evet; karşımızda, olgusal gerçekliği ile bir hayat var. Nereye, nasıl bakacağız? Bunun yordamını belirleyen ‘yöntem’in/ ‘metot’un, –Yağcı için de- dayanağı, Marksizm: Parçadaki bütünselliği, düşüncenin geldiği somutu bize veren/verecek olan yöntemselliği ile, Marksizm –Marksist kuramsallık.

Kuramla politika arasındaki köprüyü sağlayacak olansa, ‘model’. Modelin, “parçaları, ya da, tek tek olguları anlamlı bir seçki içinde bütünleştirebilme” olanağı sağlayan (‘anlamlı seçki’ye bu noktada ben bir mim koyayım), ve, kuramın dayandığı ‘paradigma’lar üzerinden kurulan bir şey olduğunu anlamamız (benimse, model denen şeyle neyin murat edildiğini çok iyi anlayamadığımı belirtmem) gerekmekte. Politika da, elbet, söz konusu model üzerinden belli bir yöntemsellikle baktığımız hayata müdahale biçimimiz, ‘siyasi edimselliğimiz’ olmakta.

Yağcı, bu girizgâhtan sonra, somut sorunu ortaya koyuyor: “[S]erbest piyasa meselesi ve küresel kapitalizm”. Seçtiği metot dahilinde baktığında, ilk vurgusu şu oluyor: “[H]içbir üretim tarzı saf değildir” (karşıtların biraradalığından, hiçbir şeyin mutlak olarak kendisi olamayacağı –kendisine indirgenemeyeceği- kabulünden geliyorsak, zaten âşikâr kanımca. Tabii, hemen bu noktada, ‘üretim ilişkisi’ denen şeyin yalnızca ‘üretim araçlarının sahipliği’ ile belirlenmeyen, ‘üretici güçler’in ‘insani’ vasıflarının da katıştığı bir süreç olduğunu hatırlatmanın, ‘sosyalizm’, hatta, Marksizm eleştirisi açısından da önemli olduğunu düşündüğümü belirteyim ben [1]). Ve, o nedenle, diyor Yağcı, “kapitalist ekonomide devlet müdahalesi, devlet olduğu sürece hep olacaktır”. Evet; müdahale vardır, olacaktır, ama önemli olan, müdahil olan (ya da, müdahalenin kendisi), üretim ilişkileri bağlamında ‘asli’ unsur mudur? Şöyle yanıtlıyor, kendi sorusunu; “küresel kapitalizmde bize göre sanayi toplumundan farklı olarak devlet müdahaleleri asli bir ekonomik ajan ya da faktör değildir”. (Yazıyı okumuş biri olarak bir adım öteye geçeyim ve şöyle söyleyeyim; sanayi kapitalizmi evresinde kapitalist pazar koşullarını düzenleyen asli unsurlardandır devlet, ama küreselleşme evresinde o raddede değil; tâli, ikincil bir unsur. Peki, o raddede, devletin geriye çekilmesini; kapitalizmin, bir dış iradeye –ya da kollayana- ihtiyacı kalmayan gelişkinliğine/hayatı nitel olarak dönüştürebilme ehliyetine mi bağlayacağız, yoksa, emek güçlerinin/işçi sınıfının karşı mücadelesine mi? ‘Ortodoks Marksizm’ eleştirisi açısından ikisine de, bence: Yalnızca, ‘sınıfa karşı sınıf’ değil, burjuva demokrasisi içinde ‘demokrasi mücadelesi’ bakımından da. Devam edelim ve bakalım.) Yağcı, hatırlatma ihtiyacı duyuyor: ‘Bunların altını çizerken, serbest piyasa düzenini idealize ya da geleceğin ‘sınıfsız toplum’u yerine ikame ediyor değilim. Öyle olursa, yalnız yanlış değil, haksız da olur o saptama. Ayrıca, küresel kapitalizm sürecinde o sürecin kötülüklerini örneklemek de bir şey kazandırmaz bize -ki, verilen örnekler doğru da değil. O nedenle, süreci doğru okumak ve ‘dedikleri gibi’ yıkıcı bile olsa o sürecin karşısında ne yapılabileceğini kestirebilmemiz için adını doğru koymamız icap eder’.

Evet; ‘sanayi evresi kapitalizmi’, ‘sanayi sonrası ve küresel kapitalizm’ dedik; birinden ötekine, ayırt ettirici olanın ‘devlet’in üretim ilişkileri içindeki rolünün asli olandan tâli olana doğru ‘evrilişi’ olduğunu anladık. Bir de (Nâbi ağbim adını açıkça koymasa da) şunu anlıyoruz herhalde; sınıfsız toplumu ikame edecek bir şey değildir küresel düzeyinde kapitalizm; ama, son tahlilde, ihmal edilmemesi gereken ‘insani’ faydaları olan/olacak olan da bir şeydir. Peki, sonra? Neyi tartışıyoruz? Şöyle gidiyor:

“Biz küresel kapitalizmin yeni tehlikeler getirdiğini hep söylüyoruz, ama diyoruz, yeni ve çok önemli olanaklar da var. Verilen örnekler, özetle söylenirse artan eşitsizlik ve adaletsizlikler yakından bakıldığında bu modele özel değildir. Kapitalizmin genel kötülükleridir bunlar”. (Evet; despotik/darbeci yapılara ihtiyaç duymuyor, tüketme güdüsü etrafında yaşama ve hayatına sahip çıkma ihtiyacı duyan sivil kitlesel zihniyeti yapılandırıyor küresel kapitalizm, ama temel çelişki de ortada duruyor; kâr, daha çok kâr temel itkisi ile insan ve doğanın kendisi, insan-insan ve insan-doğa ilişkisi –geri dönüşümsüz, neredeyse- tahrip oluyor. Ne getiriyor, ne götürüyor, kapitalizmin genel kötülüğü mü, yoksa ne, bunlara –daha ayrıntısı ile- girmeyi yazının çerçevesi itibarıyla uygun bulmuyor, Yağcı).

Kanımca, arkasında belirsizlikler bırakarak ilerleyen metin, Aziz Çelik’in, “Devletin müdahalesinin zayıf olduğu kapitalist ülkelerde sosyal eşitsizlik büyük boyutlarda” vurgusuna geliyor. O noktada, şunu soruyor, Yağcı: “Yani şimdi Türkiye devlet müdahalesinin zayıf olduğu ve bu nedenle sosyal eşitsizliğin büyük olduğu ülkeler arasında mı? Sosyal eşitsizliğin büyük olduğu açık da nedeni ilginç, ‘devlet müdahalesinin zayıf olması’(!)” Bu noktada şunu söylemek, sanırım, birazdan söyleneceklere de bizi hazırlayacak: Aziz Çelik’in kendi metninde ne söylediğini bilmiyorum. Ama tanıdığım kadarıyla Aziz Çelik’in de, devlet müdahalesi ile sosyal eşitlik arasında (eşitliğin lehine), müdahalenin kendisine ‘doğrudan’ hikmet yükleyen bir şeyden söz etmiş olabileceğini sanmıyorum. Sermaye birikimini (hâkim sınıf olmanın maddi gücünü) pekiştiren burjuvazinin, bölüşüm boyutunda da, ‘demokrasi’ boyutunda da, mukabil sınıfın iktisadi ve siyasi taleplerine hayatta daha farklı yer açabilme ehliyeti/esnekliği ile (eşdeğerli/eşzamanlı, işçi sınıfının, emekçilerin sınıfsal/siyasi mücadeleleri ile) alakalı ‘somut’ bir durumdan (ve o somut durumun, ‘devlet’ olma işlevi ve mahiyetine yansımasından) söz ediyor olmalı –ki, bu da bizi, ‘politika’ adına söz almaya davet etmekte (az sonra).

Evet, sorunun kuyruğu öyle kovalanıyor: “[T]ercihi neye göre yapacağız? Yani korumacı bir iktisat politikası mıdır tercihimiz yoksa başkası mı? Bu soru modelden politik düzleme geçişin sorusudur ki aynı zamanda modelin de bir parçasıdır”. (Yine karışıyor işler –sanki-. Nasıl bir ‘koruma’dan söz etmekteyiz? Sözgelimi, Türkiye Cumhuriyeti örneğinde olduğu üzere, sermaye birikimini desteklemek niyetine, devletin kurduğu seradan mı söz ediyoruz, yoksa, karşı sınıf/demokrasi mücadelesi ile ‘kamusal’ duyarlıklara –tavizlere- zorlanan burjuvazinin devletinin ‘sosyalliği’nden mi?) Yağcı’nın araya girip ‘doktrin-kuram’ ilişkisine dönmesi anlamlı (bu noktada, ben, ‘devlet’in işaret ettiği şeyi [ki, benim altını çizdiğim ayrımdan faklı bir yere işaret etmiş oluyor] kıymetsizlendirmek üzere ‘doktrin’e dönme ihtiyacı duyduğu izlenimini alıyorum): “Uzun anlatmaya gerek yok. Biliyoruz, Marx her tür reformist/sendikalist kısaca popülist ve de anarşist çizgiden kuramını titizlikle ayırmıştır. Kuramın devrimci özünün bulandırılmasına izin vermemiştir”. (Kanımca, ‘yeni bir sol’ arayışımızda çokça üzerinde durmamız gereken şey: Sınıfsız toplum diye –diyelim!- bir ütopyamız var ise, oraya, o ufka doğru, türev çelişkilerin/ çatışmaların üstesinden gelmeye [hayatla doğrudan ve sürekli sıcak temasta olmaya –‘minör’ politikalara, hatta] özen göstererek mi, yoksa, çatışmaların, temel çelişkiyi tümden ortadan kaldıracak ‘devrimci’ müdahalemize kadar olgunlaşmasını bekleyerek mi, ilerlemeyi düşünmekteyiz? Bana kalırsa, en iyi yanıt, yine Yağcı’nın, ‘Nerede Kalmıştık’ başlıklı yazısındaki tezler: Tez 4, 6 ve ‘aşılmış proletarya diktatörlüğü tezi’ vurgusu.)

Önemli: “Marx, insanlığın sınıfsız topluma varabilmesini, üretici güçlerin insanlığı bolluk düzenine götürecek ölçüde çok gelişmiş olmasında görmüş ve kapitalizmi de bu açıdan sürekli devinimci özü ve eski yapıları yıkan karakteri nedeniyle devrimci olarak nitelemiştir”. (Ben burada, kapitalizme, bir başına ve daima, devrimci bir nitelik/hüviyet vehmedildiğini anlıyorum. Tamam, kapitalizmin, tümüyle kendi mezarını kazacak koşulları hazırlamakla ömür tüketmediğini –bir Marksizm eleştirisi olarak- teslim ettik (bkz., tez 6); lakin, Marksist devrimci siyaset, Hegelci diyalektiğe de yaslanmayacaksa, az önceki hatırlatma, fazla seyirlik bir kapitalizm betimlemesi olmuyor mu? ‘Devrimci’ politikamız nerede devreye girecek?) Yağcı, Marx göndermesi ile birlikte şuraya geliyor: “İşte yanıtımızı burada aramalıyız. Yalnızca kitlelerin bugününü kurtarma adına reformist/popülist bir amaçtan mı yola çıkacağız, yoksa, sömürüsüz, sınıfsız bir toplum idealinden mi bakacağız ve bizi hangi model tercihinin bu amaca yaklaştıracağını mı düşüneceğiz?” Çok net: “Ben kendi adıma bu ikinci yaklaşımdan bakıyorum. Öyle baktığım için de bu çizgiyi bulandıran, saptıran yoldan bugün kendimi çok net ayırıyorum”. (Daha aşağıda, ‘Avrupa sosyal modeli’, ‘serbest piyasa’, ‘düzenlenmiş piyasa’… o minvalde gidiyor.)

Yağcı, kendini çok net ayırdığı yeri bir kez daha vurguluyor: ‘Bugünden el etek çekmek, ütopya düzeyinde kalmak politika değil [peki?]. Ama, geleceği olmayan bir bugünde kalmak da politika değil’. “Böyle baktığımda, günümüzde asıl iflas edenin sosyal demokrasi olduğunu ve devrimci özü, yani, gelecek perspektifini yitirmiş olan sosyal demokratlaşmış sosyalist politikalar olduğunu düşünüyorum. Yalnızca bölüşüme odaklanan, üretim boyutu olmayan [peki, onun eşzamanlı kaygısı?] bu politikalar bugün perspektifsiz kalmıştır. Sosyal piyasa ve sosyal devlet tanımları bana göre iflas etmiş olan ‘refah devleti’  modelinin kavramlarıdır.” Sanki, ‘neoliberal’ gelişmelerin kuramsal aklanışı da söz konusu: “Sosyal devlet ve refah toplumu modeli Avrupa sosyal demokrasisinin teziydi ama iflas eden de bu model oldu”.

Şu noktada, buraya dek söylenenler benim için biraz daha anlaşılmaz olmaya başlamakta: “Elbette devleti sosyal hakları koruyan politikalara, uygulamalara zorlamak olanaklıdır ve tam da solun görevidir bu. Ama yine de sosyal politikalara zorlanmış bir devletle sosyal devlet aynı şey değildir”. Peki ama, devletin ‘sınıfsal’ mahiyetine, -son tahlilde- itiraz edecek olan var mı? Meselemiz, ‘yeni bir sol’ politika üretmekse, ‘imkânsızı talep ederek’ (yani, sınıfsız toplum, dolayısıyla, ‘devletsiz’ toplum ufkundan gözümüzü ayırmadan) gününe müdahil olan sosyalist/üretken bir siyasetten yana ise kaygımız, buraya dek yürütülen tahlil ve mütalaaların anlamı ne? Daha ileride de şu: “Sovyetler Birliği ve Sosyalist sistemin varlığı koşullarında sosyal politikalara zorlanan batılı devletlerin, sosyalizm çözüldükten sonra nasıl bir günde bu sosyal hakları geri aldığını unutmamalıyız”. Peki, bu tespit de, devletin hüviyet ve işleyişini belirleyenin bir başına üretim ilişkisi (kapitalizmin –doğrudan, tek yönlü -kendisinin) olmadığını; siyasi topludurumun ve siyasi mücadelenin de (o anlamda, ‘demokrasi’ mücadelesinin) ihmal edilmemesi gereken belirleyenlerden olduğunu söylemez mi bize?

Doğrusu, biraz ilerlediğimizde, ‘devlet müdahalesi’ ile ‘sivil toplum’un karşı karşıya konulduğunu görünce benim kafam daha da karışıyor. Şunu sorma ihtiyacı duyuyorum: Sivil toplum müdahalesi diye önemsenen şey, -sınıf indirgemeci siyasetin ötesinde- hayatın her alanında, sermayenin hegemonyası uyarınca iş gören devleti ‘sosyalleştirme’, ‘kamusal (kitlesel)’ duyarlıklar hattında dönüştürme faaliyeti değil midir, zaten? Öyle bakınca, ‘sosyal demokratik’ boyut, ‘yeni sol’ politika için, neden, “devletin sınıfsallığını gizleyen bir illüzyon” olsun ki?

Yazı, daha sonra, ‘piyasayı düzenlemek’/ ‘piyasaya müdahale etmek’, ‘ekonomik süreçlere müdahale’/ ‘piyasa süreçlerine müdahale’, ‘hak’ / ‘kâr’ düzlemleri ayrımını vurgulamakla devam ediyor (şimdiye dek takip ettiğim hatta farklı bir bakış taşımadığı için, ben de devam ediyorum). 

Sözlerini şöyle bağlıyor, Yağcı: “Son olarak, ayaklarımız Türkiye topraklarına basarak konuştuğumuzda hangi gerekçe ve ad altında olursa olsun, isterse sosyal devlet adına olsun, korumacılığı, devlet müdahalelerini bir model olarak savunmayı hiçbir biçimde anlayamıyorum”. Doğrusu, ‘ulusalcı’ –sözde- sol ya da ‘milliyetçi/faşist’ eğilimlerin dışında, aklı başında herhangi bir solun, ‘devleti dönüştürücü’ politikalar (devrimci-demokratik muhalefet) üretme kaygısı taşırken, nasıl, Yağcı’nın işaret ettiği tarzda, “Türkiye’nin bu yolla bölgesel emperyalist bir güç olmasını isteyenler”in, “kızıl elmacılar”ın değirmenine su taşıyıcı bir pratik içinde olacağını anlamadığımı da itiraf etmeliyim, bu noktada. Dahası, daha burjuva demokratik hatta itilmesinin nesnel olanaklarına sahip ‘sermayenin devleti’nin o kabil serüvenlere sürüklenme ihtimalinden söz etmenin, devlet adına, ‘sınıfsallığa indirgenemeyecek’ dinamikler de olduğunu görmek kadar, o öngörü uyarınca yürütülecek ‘radikal sol demokratik mücadele’nin kıymetine de işaret ettiğini düşünemez miyiz?

Buraya dek söylediklerimin, Nâbi Yağcı’nın metninden anladıklarımla sınırlı olduğunu, eksik anladığım yerler olmuş olabileceğini şimdiden kabul ettiğimi belirtmeliyim. Ama nihayetinde, kamusal duyarlıklı bir çabanın içinde isek, ‘eksik’ anlar olmanın da bir anlam taşıdığını kabul etmeliyiz. ‘Yeni bir sol [sosyalist]’ siyaset fikrine katkı olması niyetine şunları da vurgulayarak sözlerime son vereyim:

1.Bir ‘sol’ siyaset, ‘anti-kapitalizm’ tellallığı ile hayatın kıyısında ömür tüketerek (ki, o da benim için bir tür ‘seçkincilik’tir) ‘yeni bir sol/sosyalist’ siyaset olamaz –ama, ‘anti-kapitalist’ duyarlık olmadan da sosyalist olunamaz;

2.Emeğin güncel maddi kazanımları ve ‘eşitlik’ lehine kapitalist sınıf hegemonyasını eksiltici politik pratik de yeni sol siyasete dahildir (‘ulvileştirilmiş’ menzile koşuya halel getirmez; ancak, ‘sosyal demokrasi’den farkı ve inandırıcılığı, ufkunun ‘sınıfsız toplum’ ideali oluşundandır);

3.İster sınıfsal/nesnel, ister tarihsel/kültürel damardan beslensin, ‘eşitlik-özgürlük-adalet’ taleplerimizin önündeki kapitalist devlet hegemonyasını eksiltici her mücadele yeni sol pratiğe dahil olmalıdır (burjuva demokratik taleplerden farkı, ucu açık ‘radikal’ bir demokrasi talebi hattında yürümesi, nihayetinde ‘devletin sönümlenmesi’ni murat edişidir), kanımca. Ve;

4.‘Devlet’, yalnızca ‘iktisadi’ değil, -‘üretim ilişkileri’ ile birlikte- kapitalist hegemonyayı yeniden ürettiği ‘ideolojik’ düzlemde de muhatap alınmalıdır. (2)

 

____________________________

  1. Genelde hassasiyetimin nereden beslendiğini anlatabilmek için, bundan sonraki bir yazı olarak, daha önce, Sınıf İlişkileri/ ‘Sureti Soldurulmuş Bir Resim mi?’, Bağlam Y., 2011 (derleme) içinde yer almış olan, ‘Sınıfta Kalmamak İçin ‘Psikanalitik Duyarlıkla’ İdeolojik İkmal’ başlıklı yazımı da gönderiyorum.
  2. Maalesef, geleneksel Marksizmin, devletle ilişkisini (devlete bakışını/ devleti muhatap alışını) iktisadi boyutla sınırlayışı, onun, ‘demokrasi mücadelesi’ndeki (‘ideolojik-pratik’ mücadele) zaafını/ gönülsüzlüğünü de hazırlar.