Kurbanlaştırma edimi ve şiddet

 

‘Cem Garipoğlu’nun Türklük Halleri ve akıl sağlığıyla bu dünyaya yerleşememe sınavı’ başlıklı yazısını (16 Ekim 2014, Taraf)  okuduğumda; -‘Türklük halleri’nin vereceği olası tepkiyi de göze alarak- ‘doğrudan, kendisi kalmak suretiyle’, ‘kendine, insana ve hayata bakma ehliyeti’ sergilediği için Perihan Mağden’i bir kez daha bağrıma bastım. 

Öncelikle, ‘kendi ile –içtenlikle- yüzleşme’sini paylaşıyordu, Mağden: “Az buz lanet etmedim onu öldüren ‘zengin çocuğuna’, Cem Garipoğlu’na! Doğal olarak kendime Münevver’in annesi rolünü biçtim. Kurban oydu, giden oydu! (…) ‘Cinayet mahalli (ne kalpsiz kelimeler!) silinip yıkanılan, her çeşit yardımla cezadan kaçırılan, ailesi tarafından (utanmadan etmeden) korunup kollanan Cem’di!” 

Ve sonra, Mağden, genç yaşında, “büyük bir azim ve kararlılıkla kendini öldürmeyi ‘başaran’” Cem için üzülüp içi sızlarken buluyordu kendisini. Aslında, kolayı, ‘Oh olsun!’du, ‘layıkını buldu!’ydu. Münevver münasebetiyle –Cem’in intiharı üzerine- dile gelmiş nice öfkelinin yaşadığı mükerrer ‘boşalma’ ihtiyacında olduğu üzere. Halbuki, bir vakit Münevver için içi acırken şimdi Cem’e yazıklanır oluşunun üstünü örtmeden, kendi ile yüzleşme ve oradan ‘insana/insanlığına’ bakma cesaretiydi Mağden’in örneklediği: Görünen gerekçelerden hareketle bir vakit kendisinin, şimdi baskın bir kalabalığın paylaştığı tek yanlı –ve mutlaklaştırılmış- kabullerin üstüne çıkan; ‘insan/çocuk’ karşısında kendini ve ‘biz’i sorgulamayı göze alan ‘hakikat/li’ bir duruş! “17 yaşında bir oğlanın (tamam, gencecik, güzelim bir kızı öldürdü) yanında yer almamız gerektiği kadar yer almamışız. İki kurbanın olduğu bir hadiseyle karşı karşıya olduğumuzun” farkında olmamışız –öyle bir ihtiyaç hissetmemişiz. 

‘Kurban’ın altını çizdim. Kurban, kendi mecraında (azmedilmiş ama) tüketilememiş şiddetin yansıtıldığı; -açık ya da örtük- icra edilmiş şiddetin uyandırdığı –üstesinden gelinememiş- vicdani gerginliği (cezalandırılma korkusu/suçluluk duygusu) yatıştırmak üzere seçilmiş bir ikamedir. Mağden’in, meseleyi, -kendi duygusal dalgalanışından hareketle-, şiddetle ilişkisini ‘kurbanlaştırma’ dolayımında örtbas eden, böylelikle şiddete eğilimini kurbanlaştırma edimiyle öteki ile paylaşıp meşrulaştıran(ların) ‘toplumsallık’ katına taşıyışı anlamlıdır: “Cem Türkiye’ye, Türk İlişkileri’ne, bu cangıldaki oyunlara hazır değildi. Hazırlıksız yakalandığı bir oyunda/hayatta, hem Münevver’i, hem kendini yok etti (…) İki kuzuya (hs) da çok yazık oldu! Türk tipi ilişkiler cangılında kurban edildiler. Zavallı Münevver! Ve zavallı Cem! Yazık oldu ikisine de!”. 

Eril şiddetin ya da şeddeli erilliğin baş tacı edildiği, birbirinin muarızı gibi görünseler de (bir uçtan öte uca, sağı ve soluyla) toplumun her kesimine sindiği ‘Türk Tipi İlişkiler cangılı’dır, Mağden’in andığı kurbanlaştırma oyunu. Ve oyun, kurbanlaştırılan çocuklardan sonra, oyuna katılmayan Mağden’in üstüne oynanacaktır, bir kez daha. 

Bazı yazarlara da atıfla, René Girard, Şiddet ve Kutsal isimli yapıtında şu tespiti yapar: “… kurban sunumu, topluluk içindeki gerilim, kin, rekabet ve karşılıklı saldırı konusundaki her tür kararsız duyguyu tüm toplulukça kurbana aktarma işlemidir (…) Burada kurban ediminin kurduğu şey, topluluğun kendi şiddeti karşısında kendi bütünlüğüdür”. Kurban törenselliği, ‘yürekleri birleştirmek’ adına gerçekleşir. Mütereddit yürekleri birleşik tutma ihtiyacı ne denli kırılgan ve yüklü ise, ‘ötekileştirme’/ ‘düşmanlaştırma’ üzerinden kurbanlaştırma da (‘linç kültürü’) o denli belirleyici; ‘mağduriyet/incinmişlik’ duygusu ve ‘intikamcılık’ da o denli baskındır (“Bir topluluk, tüm bireysel  şiddetlerin birbirine eklenebilmesi nedeniyle ölçüsüz derecede artmış olan tek ve aynı bir şiddeti uygulayabilir.”) 

Evet; Mağden’in ikinci yazısından da anlaşılacağı üzere, Twitter’da, kendisine yönelik bir ‘sürek avı’/ ‘linç kültürü’ harekete geçmiştir (‘Tercihi anlama/ algılama bozukluğu ve Twitter’da Sürek Avı/ Linç Kültürü’; Taraf, 19 Ekim 2014). Az önce söylenenlerin kaçınılmaz karşılığı! (“Bir acüllük, bir telaş, bir kitle histerisi, aceleciliği, toptan yargılama arzusu hâkim Twitter Linç Girişimleri’nde!”) Eril şiddete kurban edilenlerin hikâyesinde kendinin şiddete eğilimi ile yüzleşme cesareti gösteremeyenlerin; o cesareti göstereni, -timsah gözyaşları döken ikiyüzlülere karşı- neşteri kendine ve ‘biz’e vurma ‘samimiyet’ine sahip çıkarak meseleyi ‘insani’/ ‘toplumsal yüzleşme’ katına taşıyanı (‘vicdani ret’ ve ‘antimilitarizm’ örneklerinde de olduğu üzere) linç etme teşebbüsü. 

Anılan şiddet kültürünün ne denli ‘anonim’, kendimizi çok farklı siyasal duruşlar içinde tarif ve takdim etmeye çalışsak da, ne denli bize ait olduğunu; hayat içindeki duruşumuzu (o anlamda siyasal tavrımızı) belirlemede ‘hakikat arayışı’, ‘samimiyet, doğruluk ve ilkesellik’ yönünden ne denli arızalı –ve, cemaatsi aidiyetlere ne kadar muhtaç- olduğumuzu göstermesiyle de ibretlik bir vak’adır Mağden’in yaşadığı. “Saldırganın [mahkûm edilmek istenen şiddetin] diline olan düşkünlük, nefret ettiğin/ siyaseten tam da karşısında durduğunu farz ederek tüm gün saydırdığın Lider’e benzeme halleri”nin çarpıcı bir örneğidir. (“İntikamın cezalandırdığı edimle intikam edimi arasında net bir fark yoktur” da demiştir, R. Girard.) 

Hasılı; her türden azınlığına ve güçsüzüne (gayri Müslim’ine, Kürd’üne, Alevi’sine, muhalifine, karısına, çoluğuna çocuğuna, kedisine, köpeğine, toprağına, suyuna, yeşiline, şehrine, vs.) yaşattığı şiddetle yüzleşememiş bir toplumda (‘Türklük halleri cangılı’nda) törensel kurbanlaştırmaların (‘linççiliğin’), bir araya toplaşıp adam dövmecelerin, düşmansız edememe maraziyetinin cazibesi hiç de şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla; “giderek içine battığımız hukuksuzluk, adaletsizlik, mantıksızlık diktasını/batağını HAK EDER hâle” (Mağden) gelişimize şaşmak da yersizdir.