‘KÜRT SORUNU’NDA İÇTENLİKLİ ÇÖZÜM ya da ‘KENDİ İLE YÜZLEŞME/HESAPLAŞMA’


‘KÜRT SORUNU’NDA İÇTENLİKLİ ÇÖZÜM

ya da ‘KENDİ İLE YÜZLEŞME/HESAPLAŞMA’

 

 

 

Aşağıdaki yazı, bundan yaklaşık dört ay önce yazılmıştı. Sayın Selçuk Uzun’un, Hyacinthe  Simon’un, ‘1915: Bir Papazın Günlüğü’ isimli kitabını bizimle paylaşması üzerine ‘kuyerel.org’da yayımlanmasının uygun olacağını düşündüm. 

 

 

 

‘Kürt Sorunu’ dediğimiz sorunun, ‘sorun’ diye nitelen bir hal ya da algı ile alakası var mıdır, şu ahvalde? Ya da şöyle sorayım; şunca zamandır ‘sorunsallaştıramadığımız’ bir sorundan, artık, ‘sorun’ diye söz etme meşruiyetimiz (‘yüzümüz’ yani) kalmış mıdır? Yahut, -göstermelik olanın dışında- layıkınca siyasallaştırılıp paylaşılmamışsa, açıkça/özgürce paylaşılması (anayasal/yasal derinliği ile) engellenmişse, kalıcı ve inandırıcı mahiyette çözümü bulunabilir mi, böyle bir toplumsal sorunun?

 

Zaman zaman ‘âkil’ adamlara koşuşturuluyor ya da kendilerine tahsis edilen köşelerde ‘zanaat erbabı’ kimseler kendi meşrepleri dahilinde çözüm yolları öneriyor –devamla şunu sorayım: Müstesna bir akla ihtiyacımız kalmış mıdır artık? O istisnai akla –hâlâ- bir hikmet -apaçık ortada olana sıradışı akledişler- yakıştırmak, giderek, ‘sürdürülebilir çözümsüzlük’le maruf hayat anlayışına (ikiyüzlülüğe, riyakârlığa yani) uygun zemini tedarik etmek anlamına da gelmemekte midir?

 

On yıldır iktidarda olan siyasetin -ve hükümetin- başı, tepelerine bombalar yağdırılarak katledilmiş insanların arkasından ‘genelkurmay başkanı’na teşekkür edebiliyor, lakin, kayıp yakınlarından zahmet edip bir özür dileyemiyorsa, ve bu ülkenin –bölge dışı- insanları hemen akabinde yeni bir yılı, dansözleriyle, havai fişekleriyle –zilzurna- kutlayabiliyor, insani değerlerin fütursuzca hiçe sayıldığının ve sayılabileceğinin ikna edici örnekleri peşpeşe sıralandığında kimselerin gıkı çıkmıyorsa, fazladan akla müracaat değil, aklı başından uçmuşlara –kamusal/ruhsal duyarlıkla- tavır takınmanın zamanı –çoktaaan- gelip de geçmekte değil midir?

 

Her şeyi baştan alıp keşfetmeye ne hâcet; cümle âlemin en temel, en tabii haklardan saydığı şeyleri, sen, tarihin boyunca ‘kardeş’ dediğin bir halkın mensuplarına yasak etmişsen, o haklardan –öylesine- birkaçını -ulusal onur ve kimlikleri düzeyinde ciddi kırılmalarla sorunu yaşayan insanların- önlerine atabileceğin umudu vermeyi, siyasetinin nihayeti olarak belirlemişsen; ve, o raddede dahi, inandırıcı teşebbüsü olmayan sen, sözde ‘sorun çözücü’ konumda kabul görüyorsan, sıradışı akılların söyleyebileceği bir şey kalmış mıdır, artık?

 

Peki; içtenlikli, inandırıcı ve kalıcı çözüm nerede?

 

‘Psikiyatr’ ve ‘psikanaliz’in içinden gelen bir yurttaş olarak söyleyeyim: ‘Kürt Sorunu’ diye adlandırıp neredeyse ‘öznesizleştirerek/yabancılaşarak’ seyirlik hâle getirdiğimiz şiddet yüklü sorun, esasında, ‘kendiyle barışıksızlık, kendi olma yetersizliği ve her kendi olma teşebbüsüne –karşılığı nefret ve şiddet olan- tahammülsüzlük’le örülmüş çok derin çatışmaların, velhasıl, toplumsal varoluşsal maluliyetimizin (‘toplumsal kendilik marazı’mızın) bir ‘belirti’sidir sadece.

 

Psikanalizde tedavinin yolu ve menzili; belirtileri, yapısal çatışmaların bir izi, bir göstereni olarak almak, anlamlarına yapıcı bir duyarlıkla yaklaşmak, çatışmaların –daha derinde- nerelerde/nasıl yaşandığını ayrıştırmak suretiyle, beyhude savunmalarla görünmez kılınan sorunu kendi özgün zemininde halletmek ve giderek, yeniden inşa edilmiş kendilikle hayata yüzünü dönmektir. Kaçınılmaz, kişinin, nerelerden nasıl yol aldığını hatırlaması (‘serbest çağrışım’) ve kendini (savunmalara, aldatmacalara terk etmeden) kendi tarihçesi içinde özgürce yolculuğa çıkarabilmesi demektir, ‘psikanalitik sağaltım’. Kendi ile yüzleşmek, hesaplaşmak; yani, bir tür bellek onarımı ve kendini yeniden tanımlama ameliyesidir.

 

Cumhuriyet dediğimiz kendiliğinse, ‘kurucu’ büyük yalanları var (küçükleri gırla!). Dolayısıyla, -psikanalizden esinle- toplumsal kendiliğimizi çözümleyip kendi kuruluşsal tarihçemiz içinde yol alma sorumluluğunu üstlenmedikçe ve o kendini bilme/tanıma içtenliğini (‘varoluşsal etik’i) bütün bir hayatımıza ‘en hakiki yol gösterici’ olarak tutmadıkça hiçbir sorunumuzun üstesinden –inandırıcı ve kalıcı bir biçimde- gelemeyeceğimizi kabullenmeliyiz.

 

Ol marifetle yol alır, toplumsal ruhumuzu çözümlersek eğer, koca bir ‘Ermeni Soykırımı’ çıkar karşımıza. Yalnız Türk’ün değil; Kürt kardeşim, senin de. Aynı fiziki, siyasi coğrafyada kendisi ile buluşulmuş bir halkın soyunun kırılmasında işbirliği gütmüş büyük ve küçük iki kardeş olarak Türk ve Kürt’ün.

 

Bir ‘tragedya’ âdeta: Kadim bir Anadolu halkının köküne kibrit suyunu elbirliği ile döken failler –birlikte kurdukları Cumhuriyet içinde- şimdi karşı karşıya! Kuşkusuz, siyasal tarihimiz ve Cumhuriyet’in kurucu (ve idame ettirici) iradesi dahilinde ‘büyük’ kardeşi, göreceli ve verili konumu ile, ‘küçük’ten ayırt ediyorum (yukarıda, marazın belirtilerini andım da –başıma kakılmaya!). Lakin, birlikte ötekileştirdiklerini (Hıristiyan Ermeni’yi) ortadan kaldırır, üzüm üzüme bakarak kararır (1) ve küçüğü büyüğüyle ‘eşkurucu’ kabulü görmeye soyunmuşken, mahut tragedya yeniden tarih sahnesinde yükselmekte.

 

Aristoteles, Poetika’da, ‘mimetik’ çerçevede tragedyaları anarken, onların, uyandırdıkları ‘acı’ (yanılgıları ile yıkıma süreklenen soylu adam örneğinden kalkarak, sözgelimi –Oidipus gibi) ya da ‘korku’ duyguları ile izleyeni arındıran (‘katharsis’) örnekler olduğunun altını çizer. Şimdi, artık, ‘eşkurucu’ların, paylaşageldikleri tarihsel/toplumsal zihniyetin içinden, işbirliklerinin ürünü olan tragedyaya birlikte bakmalarının; arındırıcı acı ve korku duygularını tüm derinliği ile içlerinden geçirmelerinin zamanıdır.

 

Psikanaliz, ‘katartik’ yaşantılar üzerinden ruhsal arınmayı öngördü başlarda. Ruhsal duygusal yüklerden arınma, elbet önemli –idi. Ancak, sonrasında, psikanaliz, arıtıcı duygusal boşalımın ötesinde, bastırılmış olanın, ilgili duygu ile ilintilendirilerek bilince çıkmasının sağaltıcı olduğunu keşfetti. Oradan mülhem; Türk ve Kürt halklarının, sahneledikleri tarihsel tragedyaya birlikte bakmanın ve arınmanın ötesinde, bastırdıkları, hatırlamamak ve unutturmak istedikleri ‘insanlık suçları’ ile yüzleşmeleri; acıyı/trajediyi, tarihsel bilgelik katında siyasal/insani bilinçleri ile buluşturmaları erdemliliğinden geçecektir kalıcı ve inandırıcı çözüm.

 

Psikanalizin, ‘çerçeve koşullar’ olmadan sağaltıcı işlevini göremeyeceğini de unutmayalım. Çağrışımın ve sözün alabildiğine özgür, eylemin –o ân- yasak oluşu, çerçevenin geçtiği en temel noktalardır. Madem, ‘sorunumuz’a oradan bakıyoruz; ‘Kürt Sorunu’nun içtenlikli çözüm yolu da, siyasal sözün/edimselliğin koşulsuzca özgür, şiddet kullanımının yasak olduğu bir çerçevede, ‘-tarihsel/toplumsal derinliğinde- kendi ile yüzleşme ve hesaplaşma’dan geçecektir –‘taktik, stratejik’ akıldâneliklerden değil.

 

 

            ______________________________________

1. Burada, benim, başkaca yazılarımda da işlediğim, ‘zalim’le özdeşim (identification with the aggressor ya da, identifizierung mit dem Angreifer) meselesi anılmakta.