KURUCU BİR DEĞER OLARAK ‘MEŞRUİYET’ (*)



‘Meşruiyet’, genel anlamda, yasaya uygunluk olarak tanımlanır. Peki ama, kimin yasasına, hangi yasaya? Tilkiliğe ya da taşra kurnazlığına gönül indirmeyeceksek, her birimiz teslim ederiz ki, bir edim ya da tasarrufun meşruluğu, -yasanın da ötesinde- onun, ‘kamu vicdanı’ndaki karşılığı ile tartılır. Kamunun kabul ve onayına ne denli yaslandığıdır, meşruluk adına dönüp bakılan. Öyleyse, yasanın meşruluğu da, denebilir ki, ne denli ‘kamu’nun kabul ve onayına dayalı olduğu ile ölçüp biçilecektir. 

Toplum Sözleşmesi (‘Du Contrat Social’), Jean-Jacques Rousseau tarafından, 1756-1760 yılları arasında yazıldı (bundan hemen hemen 250 yıl kadar önce). Ve der ki, Rousseau, doğa düzeni içinde insanlar özgür ve eşittir, ama ne zaman ki toplum düzenine geçerler, işin tadı kaçar; mal mülk tutkusu (‘Ah!’ der hatta; ‘şurası benimdir diye çitle çevirene göz yumulmayacaktı ilkin!’), bir avuç güçlünün ötekileri buyruk altına alma hevesi (efendi-köle ilişkisi) toplumsal düzenin başına beladır. Ve o nedenledir ki, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Doğuşu ve Temelleri Üstüne Konuşma’sını bitirdiği yerden Toplum Sözleşme’sini (1) başlatır. 

Toplum, öyle yasalarla sözbirliğini sağlayacak, “üyelerinden her birinin canını, malını, ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi” oluşturacaktır ki, “orada her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda” kalabilecek, hem de doğa düzeninde olduğu denli özgür olacaktır. (2) İşte, o sözbirliği içinde, her birey, “bütün haklarıyla birlikte kendini baştan başa topluluğa bağlar; çünkü bir kez, her kişi kendini tümüyle topluma verdiğinden, durum herkes için birdir; durum herkes için bir olunca da bunu başkalarının zararına çevirmekten kimsenin bir çıkarı olamaz”. (3) Böylelikle, yaşamsal ortak yarar doğrultusunda istemler, ortak benliği hazırlayan ‘sözleşme’ ile bağıtlanmış olur. Söz konusu mukavele ile birleşenlerin oluşturduğu bu tüzel kişi, cumhuriyet’tir; ya da, politik bütün. Birleşenler halk’tır; egemen gücün birer üyesi olarak teker teker yurttaş’tırlar; devletin yasalarına (kendi ‘yasama’ gücü ile oluşturdukları yasalara) boyun eğen kişiler olarak da uyruk adını alırlar. 

Rousseau’nun muradı, birlikte yaşama adına ahlaki bir telkinde bulunmak değildir; toplumsal ortak yararın, ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’in toplumsal bir sözleşme ile güvencelendirildiği bir düzende olduğuna işaret etmektir. Benim muradımsa, Rousseau’nun, “varlık bakımından (…) hiçbir yurttaşın ne başkasını satın alacak kadar zengin, ne de kendini satmak zorunda kalacak kadar yoksul olmama” (4) ölçütü ile kotarmaya çalıştığı eşitlik ve dolayısıyla, özgürlük anlayışını sorgulamak değil; geliştirilebilir özgürlükler ve eşitlik anlayışının (yani, ‘demokrasi’nin), ancak, halkın ortak yasama gücünün mümkün kıldığı meşruiyet zemininde imkân ve zenginlik kazanacağına işaret etmektir. (5)
*

Jean-Jacque Rousseau’dan yararlanarak, ‘yasama’, ‘yasallık’ ve ‘meşruiyet’ arasındaki ilişkiye; dolayısıyla, meşruiyete dayalı yasallığın toplumsallığı kurucu hüviyetine değindik (6). Meşruiyet arayışı ya da sorgulayışının bir diğer tayin edici göstergesi de, ‘sivil itaatsizlik’tir. Sivil itaatsizlik eylemlerine yönelim, bize, yasallığın her zaman meşruiyet anlamına gelmediğini; yasaların ya da yasallıkla açıklanan bazı uygulamaların (icraatın) da meşruiyeti ihlal edici olabileceğini gösterir. O anlamda, sivil itaatsizlik de, göstergesel değerini, kamu vicdanı demek olan meşruiyet kabulüne yaslanarak (kamuya seslenerek) kurar. ‘Sivil İtaatsizliğin Tanımı ve Haklılığı’ başlıklı yazısında, John Rawls (‘doğal ödev’ler ve ‘doğal sorumluluk’larla da bağdaşımlı olarak), sivil itaatsizliğin, ‘genel anlamda adil toplumlar’ için geçerli olduğunu söyleyecektir: “Bana göre genel anlamda adil bir durumun önşartı demokratik bir yönetim biçiminin varlığıdır ve bu anlamda teori, sivil itaatsizliğin yasal demokratik otorite karşısındaki rolü ve uygunluğuyla ilgilenir”. (7) Rawls; kamuoyu önünde icra edilen (aleni), şiddete dayanmayan, vicdani ancak verili yasallıkla bağdaşmayan bir politik eylem olarak sivil itaatsizliğin, mevcut anayasayı meşru kabul eden yurttaşlara seslendiğine işaret  ederken; itaatsizlik itirazıyla, kamuyu, ‘eşit ve özgür insanlar arasındaki toplumsal işbirliği ilkelerinin (yani, ‘anayasal meşruiyet’in) dikkate alınmadığı (ihlal edildiği) gerçeğini görmeye de davet etmektedir. Böylelikle, sivil itaatsizlik, ‘tehdit etmez, ihtar eder’; en yüksek başvuru mercii, yargı değil, kamuoyudur. 

Önermenin tabiatından da bekleneceği üzere, Rawls, sivil itaatsizlik eyleminin, ‘çürümüş bir düzenin yıkılması ya da değiştirilmesi’ tarzında bir ‘militan’ eylemlilik olmadığının altını da özenle çizecektir (her ne kadar, kendi koşullarında söz konusu militan eylemliliğin haklı görülebileceğini belirtse de). Zira, militan eylemlilik anayasayı reddetme düzeyinde olabilecekken, sivil itaatsizlik, anayasal meşruiyetin ihlaline dair bir ihtar ya da itirazdır. Öte yandan, sivil itaatsizlik (meşruiyet kabulü çerçevesinde), bir ‘uzlaşı’ arayışıdır. Halbuki, “gerekli uzlaşmanın artık var olmadığı ve toplumun birbirinden belli ölçüde soyutlanmış ve temel politik sorunlarla ilgili farklı anlayışları savunan karşıt cephelere bölündüğü bir noktaya” da gelinebilir; ki, bu, “sivil itaatsizlik koşullarının artık var olmadığı noktadır”. Ayrıca; “devletin baskı aygıtının adil olmayan kurumları ayakta tutmak için devreye sokulması bir haksız şiddet biçimidir ve insanların işte o zaman direnme hakları [tövbe!] vardır” da demişir. (8).

*

Uzun uzadıya, sivil itaatsilik nedir, direniş nedir, falan, üstünde duracak değilim (nihayetinde burası yeri de değil). Lakin, altını çizmek istediğim, ister itaatsizlik, ister direniş olsun, tüm itirazların meşruiyeti, meşruiyet kaygısına dayalı olmalarından kaynaklanır; ‘üst akıl’lardan değil, kamuoyu vicdanının da işaret ettiği ‘ortak makul akıl’dan. O akılsa, ‘toplumsal sözleşme’lerde (‘anayasa’larda) tecelli eder -kurucu güçtür; tecelli ettiği yerde donup kalmaz; kamusal alanda özgür ve eşit sorgulamalara açıktır. (9) 

Bizim, -’Cumhuriyet’imizin yani- öyle bir aklı ya da öylesi bir akla ihtiyacı oldu mu; o akıl marifetiyle temin ettiği bir mukavelesi? Öyleyse, -‘tek’in dışında ‘taraf/lar’ tanımayan bir mukavele olamayacağına göre- ‘sözde’ mukavelenin keyfe göre tasarrufuna şaşmak iktiza eder mi (‘paşa keyfi’ne göre kurulup ‘paşa paşa’ kabullenilen bir anayasadan söz ediyor ve şunca zamandır da mürüvvetini sürüyor isek)? (10) 

Ancak, Sivil İtaatsizlik’in hem çevirmeni hem de ‘Önsöz’ yazarı olan Yakup Coşar’ın tartışmaya müstesna katkısını da ihmal etmeyelim: ‘Devletin tüm zorbalıklarına karşın meşruiyet kaygısından doğru söz alışta ısrar anlamdında ‘sivil itaatsizlik’ (ya da, dönemin şartlarına tekabül eden itiraz eylemliliği), “farklı olana tahammülü savunan bir kültürün, daha adil bir siyasal yapının yaratılmasında yapıcı/ kurucu bir işlev üstlenecektir”. Yeter ki, meşruiyet kaygısını hayatımıza çağıracaklarda tâkat bâki; takdire değer kalabalık, meşruiyetin hikmetine sadakatle kaim olsun. 

 

________________________

(*)    19 Kasım 2016’da, Gazete Duvar’da yayımlanmıştır.

  1. Çev. Vedat Günyol, İş Bankası Y., 2006 [‘Toplum Anlaşması’ adıyla, M. E. B. Y., 1946].
  2. Doğal düzenden toplum düzenine geçerken bir ‘güç’ devri olduğu açıktır. Rousseau’dan yaklaşık yüz yıl önce Spinoza da sormuştur; “‘hem doğal hakkın gözetilmesi, hem de barış içinde bir toplumsal yaşam, her insanın -bireysel- gücünü topluma devretmesi ile sağlanamaz mı?’ Yani, tek tek insanların doğal güçlerinden kaynaklanan güçlerini devrettikleri öznenin (üstün gücü kullananın) halk olduğu -bir başka deyişle, ‘[g]ücü altındaki her şeye ilişkin üstün hakka toplu olarak sahip evrensel insan birliği’nin siyasal düzeni demek olan- ‘demokrasi’ ile?”  (‘Psikanalitik Duyarlıklı Bakışla’ Spinoza ve Felsefesi, Halûk Sunat, Bağlam Y., 2014, s. 314.)
  3. Toplum Sözleşmesi, s. 14.
  4. Agy., s. 49.
  5. Ayrıca, bkz., ’Hayatın Anlamı, Mutluluk ve Demokrasi’ (Varlık dergisi, Ekim 2016) ve ‘Kamusal Alan, Demokrasi, Falan’ (Gazete Duvar, 7 Kasım 2016) başlıklı yazılarım.
  6. Şöyle der, Rousseau: “Politik yaşamın ilkesi egemen güçtedir. Yasama gücü devletin yüreği, uygulama gücü de beynidir; bütün öbür parçalara canlılık sağlar. Beyin felce uğrasa bile insan yine yaşayabilir. İnsan aptal kalır ama, yine de yaşar. Ama yürek görevini göremez olunca, canlı varlık da ölür. Devlet yasalarla değil, yasama gücüyle yaşar” (Toplum Sözleşmesi, s. 85).
  7. Sivil İtaatsizlik/ çev. Yakup Coşar, Ayrıntı Y., 2013 [1997] derleme içinde, s. 56.
  8. Agy., s. 75, 78.
  9. ‘Ortak makul akıl’, vs. için, bkz., Varolma Direnci ve Özerklik/ ‘Bir Hak Kuramı İçin Spinoza’yla , Cemal Bâli Akal, Dost Y., 2004 ve ‘Etika’dan Demokrasiye/ Teolojik-Politik Edimselliğe Yol Alırken’ (I, II, Birikim dergisi, Kasım 2013, Ocak 2014), ‘Demokratik Eylemlilik ve Spinoza’ (t24, 6 Şubat 2014) başlıklı yazılarım.
  10. Latif adamdır, J. J. Rousseau; şöyle der: “İster iki adam için, ister bir adamla bir ulus için söylenmiş olsun, aşağıdaki sözler her zaman anlamsız kalacaktır: “Seninle öyle bir sözleşme yapacağım ki, hep benim iyiliğime ve senin zararına olacak; keyfim istediği sürece ben uyacağım, yine keyfim istediği sürece sen uyacaksın ona” [ses, 250 yıl katedip gelmekte!] (Toplum Sözleşmesi, s. 12).