‘KUTSALLARA AİDİYET’ ve BİZ

‘KUTSALLARA AİDİYET’ ve BİZ 

 

‘Barış süreci’ diye adlandırdığımız, ‘ama’ (ki, süreç münasebetiyle o müstesna anlamını kuşandı yine) nice kavgaya yol açan meselemize dair, hayat belli bir yere akıncaya dek söz almamaya niyetlenmiştim. ‘Lakin’ (yine ‘ama’ dememek için), çıktığından beri okuru olduğum Taraf gazetesindeki yeni çatlama beni niyetimden döndürmeye yetti bile. 

Çatlamalar, bu coğrafyanın ‘aydın’ çevresinin alâmet-i farikası âdetâ. Bilhassa da, AKP’nin iktidar olduğu 2002’den bu yana muhtelif aşamalarda, muhtelif mecralarda tanığıyız çatlamaların. Tanık olmakla kalmadık, her birimiz kendi hayat mahfillerimizde de yaşadık zaten -öyle ya da böyle- o çatırtıları. Bunları tek tek sayıp dökmek ve irdelemek değil; sonuncusu -‘barış meselemiz’- ile sınırlı kalarak önemsediğim bir noktaya parmak basmak derdim.   

Kendi tecrübemden kalkarak anlatırsam daha samimi olacak. 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nı Anma (Taksim) toplanmasından çıktık kadim dostlarımızla. Ev de yakın, bir-iki kadeh parlatmak üzere asıldım tabii. Eh, ilk kadehin ilk yudumları kana karışınca başladı elbet ‘barış’ muhabbeti. Zaten, yolda, eve doğru gelirken, çemkirmeye de başlamıştı biri, ‘Ne oğlum, o, Cihangir Pürtelaş’tan mektuplar, falan!’. 

Ben, barış meselesinin belli bir kesim içinde (eh işte, yani, bildiğiniz kendi fikirsel mekânlarımızda), bir süreç olarak serinkanlılıkla değerlendirilmemesinin (lafın nereye gideceğini baştan tahmin edemediğim için Taraf’taki bazı somut örneklerini de kast ederek) ciddi bir eksiklik ve göze batar bir telaşlılık hâli, bunun da, bizatihi, ‘kalıcı barış’ için sakıncalı olduğunu söyledim. 

Hadi, Taraf’ta, andığım takıma, Oya Baydar dahi kendini anlatamadı. Ama, neredeyse çocukluk arkadaşlarım bile, şu geniş geçmişte, silahlı mücadelenin ‘barış ve demokrasi’yi kurmaya elverir olmadığının, önceki muadilleri birer birer kapatılırken – o kırılma noktasında- yenisine –BDP’ye- üye olmanın Türk ve Kürt toplumunun demokrasi/ barış mücadelesi açısından ne denli önemli olduğunun altını çizmiş –ve hâlen de eleştirel konumunu muhafaza ederek BDP üyesi- olan bana; ‘ateşkes ve sınır dışına çekilme’ noktasında koşulsuzca barışı savunduğumu, ama şu, şu… noktalara itibar edilmezse ateşkesin gerçek ve kalıcı bir barışa evrilmesinin tehdit altında olacağını, dolayısıyla, eleştirel takipçiliğin samimi barış kaygısı adına önemli olduğunu söylemeye çalışırken (ve de, ‘Barış hemen şimdi –ve daima; ya da, barışı içeriden kurmak’, vb. yazıları şuracıkta yazmış iken), nihayetinde, ‘Barışa açıkça gönlünün elvermediğini söylemiyorsun da böyle utangaç bahaneler uyduruyorsun’la mukabele edebiliyorsa… 

İşte, beni –bir kez daha- durup düşünmeye ve bu yazıyı yazmaya sevk eden, bu, üst üste gelen tecrübeler oldu –ve, yazımın başında andığım, yakın geçmişteki yarılmalarla yeniden buluşturdu beni: Bu yarılmalarda bize mahsus bir şeyler olmalı. 

Şöyle söyleyeyim; neden, sorunlara, eleştirel bir mesafeden, o demektir ki, o mesafeyi bize temin edecek, ‘ilkesellik’le bakamıyoruz? ‘Hakikat’ yolculuğumuz neden hep tökezliyor? Neden, ‘hakikatlilik’ ve onun kaçınılmaz eşlikçileri ‘samimiyet’ ve ‘dürüstlük’ yol göstericilerimiz olmaktan bu denli uzak? Ya da birilerinin o değerlere itibarı neden o denli ‘şaibeli’? 

Mesele aslında, çok uzun ve felsefi derinlikli bir mesele (‘kendi olmak’ hattında yazdığım yazılarda da ele almışlığım var); ama madem yine çıktık ‘ortam’a, şunu söyleyeyim: Bizim mayamız, -şu ya da bu ölçüde- özerk kendiliklerimizi kurmak değil, hep, bir şeylere, bir yerlere -kendimizi, varoluşumuzu temin edecek birtakım ‘kutsallar’a- ‘aidiyet’ ile karılmış. 

O nedenle, birileri bir şeyler söylediği zaman, bizi biz yapan –bizliğimizi temin eden- kutsallarımıza dil uzatılmış gibi oluyor. Eleştiri eleştiri kabulü görmüyor, kişiliğe saldırı olarak alınıyor. Eleştirellik, tartışma, kutsallar arası kavgaya dönüşüyor. Çok kestirmeden söyleyeceğim, beni bağışlayın: Hepimiz aynı tornadan geçtik, Cumhuriyet’in kurucu kutsalının kimi rıza, kimi tehdit yollu içselleştiriminin mahsulü olarak kurduk kendiliklerimizi –arızalı şahsiyetleriz (düşünün, söz konusu aidiyet, ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek’ Anayasa maddesi ile hükme bile bağlanmış!). Belirleyici kutsala karşı duruşlarımız da yeni kutsallar üretmek suretiyle oldu hep (‘Cumhuriyetçi laik Atatürkçü/ Kemalist’, ‘sosyalist’ ya da ‘İslamcı’ …  fark etmez). Kendine yaslanan, kendi olarak –kendi olma kaygısı ile- konuşan ‘birey’ler olamadık biz. Varlığını kutsallara armağan ederek kendinden vazgeçmiş, kendisi ile ilişkisini dahi cemaat içre kutsayışlarla kurmuş (ve o yüzden de, ziyade ‘narsisistik kırılganlık ve öfke’ yaşayan) bir ırkın ahfadıyız velhasıl. 

Lafı uzatmayayım; ister Kürt tarafından bakalım, ister Türk; ‘barış’ ve ‘demokrasi’ ilkesel olandır. Şiddete karşı olmak (‘ateşkes ve silahlardan arınma’) ve barışı kalıcılaştıracak -herkesi kendisi olma özerkliğine taşıyacak- demokrasidir ilkesel olan. Aidiyetler üzerinden tartışılmaz, kavga edilir. Mesele, ilkesel duruşu (dolayısıyla, ‘hakikatliliği’) içselleştirmiş insanların barış ve demokrasinin takipçişi olmalarıdır –ötesi, barış ve demokrasinin istikrarsızlığıdır. 

Yıllardır (adı Barış Emek olan kızımın –ki şimdi, evli barklı koca bir kadın- küçük elini tuttuğum zamanlardan başlayarak) hemen her cumartesi katıldığım ‘Cumartesi Anneleri’ (‘İnsanları’ demeyi tercih edenler de var) toplantısında bir Kürt anne şunları söylediydi, en son: ‘Barış heyeti [‘Âkil İnsanlar’] geldi geçen hafta buraya. Barışa destek istediler. E biz zaten barış istiyoruz yıllardır. Çocuklarımızın kemiklerini koyabileceğimiz bir mezarı bize çok görmeyecek, faillerinin gün ışığına çıkarıldığı ve hesap sorulduğu, dağdaki oğluna kazak örüp gönderen seksenine merdiven dayamış anneyi mahkûm etmeyecek, anneleri (‘terör yardakçısı’ değil) anne olarak kabul edecek, bütün bu acılara meydan vermeyecek bir barışı asıl biz istiyoruz yıllardır’.   

Böyle bir yakarış, ilkeli (kendini şuraya ya da buraya aidiyeti üzerinden tanımlamayan) bir ‘barış ve demokrasi’ mücadelesinde karşılık bulur ancak. Onun ötesinde kendi aramızda kavga eder dururuz. 

Unutmayın (‘barış’a verdiğimiz kıymetin de mihengi o olsun); tüm bildik savaşlar kutsallara aidiyetler üzerinden yaşanmıştır. Savaş açılacaksa kutsallara karşı açılmalıdır: Kutsal anlamında, sadece, hayat (barış) ve insan (özgürlük) kalıncaya dek.