NE KADAR ‘ANTIGONE’SİNİZ; NE KADAR ‘DİK KAFA KREON’ YANLISI? (*)



NE KADAR ‘ANTIGONE’SİNİZ;

NE KADAR ‘DİK KAFA KREON’ YANLISI? (*)

 

“Hayır! dememenin imkânsızlığını

tatmak ya da tatmamak.”

 

Eğer, ‘sivil itaatsizlik’, ‘çoğunluğun yönelimi’ karşısında ‘vicdan’ı, ‘uyrukluk’ yerine ‘insan’ olmayı, ‘yasa’dan öte ‘adalet’i/ ‘meşruiyet’i esas alıyorsa; ‘geleneksel açılımların elvermediği’ noktada ya da, ‘otoriter legalizm’e karşı, ‘aleni’, -sandıkçı/rızacı olanın ötesinde- ‘kendiliğindenlikçi’, ‘adem-i merkeziyetçi’ ve ‘şiddet kullanmayan’ bir eylemlilikse; bugünün Türkiye siyasal coğrafyasında Sophokles’in Antigone’sine sımsıkı kulak verilmesi elzemdir. ‘Hukuk devleti’nden vazgeçtik; ‘yasa’nın dahi itibardan düştüğü, sivil kurucu iradenin anayasa yapıcı erginliğe öldür Allah erişemediği  mahallemize binlerce yıl öncesinden seslenen ‘bir kurucu irade’ örneği olması anlamında ‘Antingone’nin sesine kulak kabartılması –tümden ümitsiz bir vak’a değil isek- fevkalade sağaltıcı olmalıdır, kanımca. 

Bilindiği üzere, Sophokles’in Oidipus Tyrannos’u (ya da, Oidipus Rex), ‘Thebai Hanedanlığı’nda geçen bir tragedyadır. Kral Laios ve karısı Iokaste’nin oğulları Oidipus, -ayrıntısını bildiğiniz üzere- tanımadığı babasını öldürüp annesi olduğunu bilmediği Iokaste ile evlenerek kral olur. Eteokles, Polyneikes bu evlilikten oğulları; Antigone ve Ismene ise kızlarıdır. Nihayetinde gerçeği kabullendiğinde (“Ey ışık seni son kez göreyim/ öyle bir lanetmiş ki bu,/ doğmamam gerekirken doğdum, evlenmemem gereken insanla evlendim/ öldürmemem gereken insanı öldürdüm”) karısı olan annesi kendisini asmış, intihar etmiştir bile: “Onu o halde görünce zavallıcık çığlık çığlığa/ çözdü ipleri./ Yere yığıldı bahtsız kadın./ Sonra olanlar tüyler ürperticiydi;/ söktü aldı elbisesindeki altın iğneleri/ sonra da ellerini kaldırıp sapladı gözlerine./ O anda şöyle bir şeyler mırıldanıyordu:/ ‘Bundan sonra ne başıma gelenleri ne de/ kendi yaptığım kötülükleri/ görmeyeceksiniz. Çok uzun zamandır/ görmemeniz gerekenleri gördünüz,/ görmeniz gerekenleri ise görmediniz’”.

 

Kreon, Iokaste’nin erkek kardeşidir. Oidipus, bilhassa da kızlarını (‘kendi çıktığı rahimden çıkan’ karındaşlarını) Kreon’a emanet ederek, ülkenin en uzak köşesine gönderilmeyi talep edecek, talebi de yerine getirilecektir. Oidipus Rex, her ne kadar, anneyi elde etme arzusunun tekinsizliğine delalet eden ‘yasa’nın altını çizse de, ötesinde, şu hayat dersini vermeden de edemeyecektir: “Mutluluğunu her yurttaşın kıskandığı adam/ Ne korkunç bir kaderin girdabına düştü./ Bu yüzden, beklemeli en son günü, ve/ dememeli ölümlü kimseye bahtiyar/ acılar çekmeden hayatın hedefine/ ulaşmadan önce o kimse”.

 İşte; tragedyamız Antigone, günümüzden de aşina olduğumuz, bir tür, ‘iktidar ve ikbal’ kavgası ile başlayacak; iki erkek kardeş (Eteokles ve Polyneikes) Oidipus’tan boşalan tahta yerleşmek için kıyasıya birbirleri ile kapışacaklardır. Lakin, kardeşi tarafından Thebai’den sürülmüş ve büyük bir ordu tedarik etmiş olan Polyneikes, kardeşinin üzerine (bir bakıma, -tövbe!- kendi vatan topraklarına) sürüldüğü yer Argos’tan yürüyecek, nihayetinde kentin yedinci kapısında göğüs göğüse gelen kardeşler birbirlerini öldüreceklerdir. Dolayısıyla, taht Kreon’a kalacak; onunsa ilk icraatı, ‘vatan’ı savunur konumda addettiği Eteokles’i usulünce gömdürmek; -‘dışarıdan’!- saldıran kardeşi Polyneikes’i ise, kurda kuşa yem olacak şekilde gömülmeden açıkta bırakmak olacaktır.

 Andığımız ‘itaatsizliğin’ zuhur ettiği, muktedirin iktidar rüzgârı ile şişirdiği ciğerleriyle kıyasıya üfürüp kükrediği ân da o ândır. “Anayurdu için/ Dövüşmüş ve şehit düşmüş olan Eteokles,/ Verildi toprağa törenlerle ayinlerle,/ Tıpkı en sevgili ölmüşlerimize yaptığımız gibi./ Buna karşılık kardeşi, sürgünden dönerek/ Atalarının ülkesini ve tapınaklarını/ Yakıp yıkmak isteyen,/ Kendi halkını öldürmeye, köleleştirmeye kalkışan/ Polyneikes, böyle biline ki,/ Mezara gömülmeyecek ve yası tutulmayacak./ Bedeni açıkta bırakılacak, yem olacak/ Köpeklere ve kuşlara” (ki, bildik ‘devlet’in sesi olarak çokça tanıdıktır bizlere). Ve de, ‘sağlam irade’sine karşı koyacakları tehdit etmektedir açıkça: “Elbette ölümdür cezası; olmayacak/ Hayallere kapılanlar, canlarıyla öderler bedelini”.

 Antigone, kardeşini karşısına alacak ve şöyle seslenecektir ona: “İşin şakası yok: Yasağa karşı çıkan/ Taşlanarak can verecek halkın gözü önünde./ Durum böyle. Şimdi zamanıdır göstermenin/ Doğuştan soylu musun yoksa/ Sütü bozuk biri misin?” Kardeşi Ismene ise, babalarının lanetli hikâyesini de anarak; “Nice olur sonumuz, yasayı/ Kral’ın emrine rağmen çiğneyecek olursak!/ Kabullenmeliyiz ki, kadınız biz,/ Boy ölçüşemeyiz erkeklerle,/ Daha güçlü olan hükmeder bize,” diyerek geri çekilecektir.

 Antigone, ‘yasa’ya (ki, erkek egemen hayatın dayattığı yasadır o) değil, ‘tanrıların kutsal yasaları’na (ki, ‘insan’ı merkezine alan, meşru ve vicdani olandır o  yasa) tutunmak niyetindedir. Ismene göze alamamıştır: “O yasalara yüz çevirmekten yana değilim, ama devlete/ Karşı gelecek gücüm yok benim”.  (1) “Bahane bunlar,” der Antigone; “Gidiyorum ben/ Sevgili kardeşimi gömmeye”. Kreon’a da şöyle seslenir: “Senin emrin, ölümlü insana/ Tanrıların değişmez, yazılı olmayan yasaklarını/ Hiçe sayma gücü verecek kadar güçlü gelmedi bana./ O yasalar bugün ya da dün konmadı,/ Evvel ezel vardı” –‘devlet yoktu, insan vardı; devlet insana rağmen icat olundu’ demektedir âdeta. 

Bir de Haimon vardır; Kreon’un oğlu, Antigone’nin nişanlısı. Babasını makul aklın yoluna davete niyetlidir ama, nafile: “Evet oğlum, yüreğin bellesin iyice şunları:/ Babaların istekleri her şeyden önce gelir,/ Bu nedenle bir baba dua eder/ İtaatkâr evlatlar yetiştirsin diye,/ Öyle ki babasının düşmanlarını düşman,/ Dostlarını babası gibi bellesin diye”. ‘Devlet baba’ dersine devam eder: “Ancak yasaları delmek, yönetime kurallar dayatmak gibi/ Düşüncelere kapılan biri övgüme mahzar olamaz!/ Halkın başa getirdiği kişiye itaat etmeli/ Her konuda… ister haklı, ister haksız olsun/ Başıboşluk, işte en kötü şey budur!/ Devletleri yıkan odur, ocakları söndüren odur,” der ve bağlar meseleyi can evine: “Esenliği sağlayan disiplinin kendisidir./ Bu nedenle iktidarı desteklemeli/ Ve bir kadına boyun eğmemeli!”dir. 

Neredeyse 2500 yıl öncesinden, Haimon, sesimiz olmuş, seslenmektedir devletin babasına: “Kim yalnız kendisinin haklı olduğunu sanır,/ Aklının ve ruhunun benzersiz olduğunu düşünürse/ İçinin boş olduğu anlaşılır arkasından ışık tutulunca./ Bilge biri için utanılacak bir taraf yoktur/ Başkalarından bir şeyler öğrenmekte (…) Eğer denizci yelken ipini/ Hep gergin tutar ve gevşetmeye yanaşmazsa/ Tekneyi alabora eder./ Bu nedenle sen de eğil ve düşünceni değiştir!” 

Tanrım! Devletin babası ile oğul arasındaki konuşmalar âdeta günümüz Türkiye’sinde geçmektedir: “Kreon: Kendi adıma değil de başkaları adına mı hüküm süreceğim?/ Haimon: Bu devlet, tek kişiye ait bir devlet değil ki./ Kreon: Devlet, ona hâkim olanın değil midir?/ Haimon: Tek başına bir çölde hüküm sürseymişsin keşke”. 

‘Koro’ da seslenmektedir bir yandan: “Dindarca hizmet etmek [o kadar da değil; buradaki ‘hizmet’ başka hizmet!]/ Tanrıya hizmet etmek demektir./ Ancak aşılamaz/ İktidardakinin koyduğu yasak./ Dik kafalılığın yıkıma götürdü seni”. Öte yandan, kâhin Theireias da dik kafayı uyarmaktadır: “Kendi kanından birini/ Ölülerin kefareti olarak ölüme göndereceksin”.

 Evet; bir oyuğun dibinde ölüme mahkûm edilen Antigone, ölümü beklemez intihar eder. Haimon da nişanlısının yanında aynı yolculuğa taliptir. Babasının boş bir tehditmişçesine püskürttüğü, Theireias’ın kehanetinde dile getirdiği şey de gerçekleşecektir: “Çık buradan, oğlum, yalvarırım sana!/ Vahşi gözlerle baktı oğlu ona,/ Tiksinme vardı bakışlarında, cevap bile vermeden/ Kılıcını çekti ve savurdu, babası yana çekildiği için/ Hamleden kurtuldu. Sonra zavallı Haimon/ Kılıcı kendine çevirdi ve ta ortasına kadar/ Bedenine sapladı. Son nefesini vermeden/ Sarıldı sevgilisine bitkin kollarıyla,/ Hırıltılarla nefes alıp veren Haimon’un/ Şarıldayan kanı genç kızın/ Beyaz yanaklarını kızıla boyadı”. Anne de evladının acısına dayanamamış, bıçaklamıştır kendisini ocak başında.

 Kıssadan hisse (Sophokles’in izni ile göze girmesi niyetine büyük harflerle) şöyle dile gelmekte: “BURADAN ÇIKARILACAK DERS ŞU OLSA GEREK:/ İNSAN İÇİN EN KÖTÜSÜ SAĞDUYUDAN YOKSUN OLMAK (…) MUTLULUĞUN KAYNAĞI SAĞDUYUDUR,/ TANRILARIN İSTEĞİNDEN KAÇAMAZ HİÇ KİMSE!/ EDİLMİŞ BÜYÜK LAFLAR/ SONUNDA FELAKETE YOL AÇAR;/ İNSAN ANCAK İLERLEMİŞ YAŞINDA/ BİLGELİĞE ULAŞIR”. (2)

 

… ulaşırsa. (3)

 

_____________________________

 

* Bu yazı, 21 Şubat 2014’te kaleme alınmıştır.

 

1. Ismene, her ne kadar başta Antigone’nin yanında yer almayı kabul etmemişse de, sonradan -Kreon’un tutumu karşısında- suça katıldığını iddia edecek, ancak, Antigone, kardeşini ölüm yolculuğuna ortak etmeyecektir.

 

2. Metindeki alıntılar, sırasıyla ve paragraf  temelli olarak şöyledir: Kral Oidipus/ Sophokles, çev. Cüneyt Çetinkaya, Bordo-Siyah Y., 2005, s. 116; 129; Antigone/ Sofokles, çev. Ayşe Selen, Mitos-Boyut Y., 2011, s. 16, 17; 10, 11; 12, 26; 35; 37; 38; 43-44, 51; 57; 57, 62.

 

3. Elisabeth Roudinesco, Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan (Lacan, envers et contre tout, editions du Seuil, 2011) isimli kitabında (Metis Y., çev. Nami Başer, 2012) şunları söyler: “Psikanalizin etiği, diyordu özünde Lacan, mülklere hizmet için bir düzenleme (Kreon) değil, hayatın trajik bir deneyimidir” (s. 106) ve hemen dipnotunda da şunu ekler: “Ben bu yorumu Slavoj Zizek’in yorumuna tercih ediyorum; ona göre Antigone’nin Kreon’a hayır demesi kadınsı bir davranıştır, bu davranışın olumsuzluğu Antigone’yi kendi kendini yok etmeye götürür. Bizce trajik olan hayır demek değil, şerefsizliğe yol açacak bir durumda hayır dememenin imkânsızlığını tatmaktır [vurgu benim]. Başka türlü söyleyecek olursak, Antigone kendi kendinin yok oluşundan keyif almamaktadır. Bkz. Slavoj Zizek, Jacques Lacan ’a Hollywood, et ailleurs, Paris: Jacqueline Chambon, 2010”.