NEO-LİBERAL ÂLEMDE ‘SOL’ NE ÂLEMDE


NEO-LİBERAL ÂLEMDE ‘SOL’ NE ÂLEMDE

 

 

Sevgili Nabi Yağcı’nın, Kuram, Model ve Politika Üzerine başlıklı yazısını yüksek sesle okuma ve paylaşma örneği olmak üzere, -kuyerel.org’a- bir yazı yazmıştım: ‘Kuram, Model ve Politika Üzerine’/ Notlar. Söz konusu yazı, ‘sol/sosyalist’ duyarlıklı bir zeminden kalkarak (geleneğin içinden yürüyerek) ‘kapitalizm-devlet-demokrasi’ ekseninde nasıl yol alacağımızı, -erbabının düşüncelerini muhatap almak suretiyle- kestirme çabasının bir örneği idi sadece (tabii, ‘okunma sayısı’ dışında herhangi bir tepkisel veri olmadığı için kendi çabamın ne kadar/nasıl muhatap alındığını bilmiyorum).

 

O yazıda da ortaya çıkıyordu, kabaca, ‘devlet/kapitalizm’ serüvenini herhalde üç evreye ayırabiliyorduk: Birincisi, burjuvazinin sermaye birikimini (ve üretim-ilişkisel hegemonyasını) yoğunlaştırması sürecinde, doğrudan -siyasi/iktisadi kimlikle- tavır alan devlet (‘sanayi kapitalizmi [Kapital’in nesnesi olan kapitalizm] devleti’); ikincisi, sınıfsal çatışmayı daha ehven koşullara indirmek üzere işçi sınıfının sosyal taleplerine kısmen yanıt veren burjuvazinin –‘refah’- devleti (‘sosyal demokratik devlet’); üçüncüsü de, küreselleşen kapitalizmin ulus-ötesi devleti (‘neo-liberal küresel kapitalizmin devleti’). Bunları, -yazıda kolaylık olması niyetine- sırasıyla, D1, D2, D3 olarak adlandıralım.

 

Şimdi; sol/sosyalist gelenekten gelenler için, kapitalizmin maddi sınıf gücünü tahkim ettiği ‘vahşi’ evresindeki devlet (D1) kabak gibi ortada –fazla lafa hâcet yok. Benim, söz konusu yazımda merak ettiğim ve anlamaya çalıştığımsa, mahut gelenekten gelenlerin, ‘neo-liberal zamanlar’daki ‘devlet/demokrasi’ işleyişine (D3’e) nasıl bakmakta oldukları (ve de, D2-D3 geçişliliğini nasıl değerlendirdikleri) idi. Daha sonra yazdığım aynı başlık (Ruh İşbaşında/ Sol entelektüel ‘yabancılaşma’) altındaki üç yazıda ise, ‘neo-liberal küresel’ ahvalde, bir kısım sol entelektüelin, ya solun eski defterlerinden başlarını kaldıramamaları, ya da, ‘E, bizim ne derdimize; sol/sağ diye bir şey mi kalmış, işte, sağ dediğin de (bizde bu AKP olmakta) pek âlâ ihtiyacı karşılamakta’ tarzında ifade bulduğunu düşündüğüm ‘yabancılaşma’ örneklerinden kalkarak, Franco ‘Bifo’ Berardi’nin, Ruh İşbaşında/ Yabancılaşmadan Otonomiye kitabından bahis açmaktı, yapmaya çalıştığım.  

 

Sevgili Nabi Yağcı, anılan yazısında, “küresel kapitalizmde bize göre sanayi toplumundan farklı olarak devlet müdahaleleri asli bir ekonomik ajan ya da faktör değildir” diye vurguluyordu. Soru, yeniden, şöyle şekillenmekte: ‘(Küresel) kapitalizm koşullarında devlet ekonomik bir ajan olarak nasıl görünürlük kazanır –ya da, gözlerden ırak olmak üzere, o işlevi nasıl görür?’

 

İşte, bu noktada, bir başka yüksek sesli okuma örneği olarak Sayın Ahmet İnsel’e kulak kabartmak istiyorum. Bildiğiniz üzere, Birikim dergisinin Şubat 2013 (286.) sayısı, ‘Kapitalizmin İstikbali’ dosyasına ağırlık vermişti. İşte, o sayıda, İnsel, ‘Neo-liberal devletçi otoritarizm’ başlıklı yazısına şu soru ile başlıyordu: “Neo-liberalizm, esas olarak devletin zayıflamasını, geri çekilmesini amaçlayan bir siyasal tasarım ve girişim midir?” Ya da, “Devleti olabildiği kadar küçültmeyi, buna karşılık mümkün olduğu kadar her şeyi piyasa mekanizmalarına teslim etmeyi neo-liberalizmin arzuladığı iddiası” nasıl olup da, “neo-liberalizm eleştirilerinin [değerlendirmelerinin] amentüsünü oluştur[maktadır]”.

 

İnsel, neo-liberal küresel düzeyli kapitalizmin devletle münasebetini yansıtan politik pratiğe baktığında, yukarıda anılan siyasal projenin kuşkuya değer olduğunu düşünmekte. Acaba, diyor, “neo-liberalizm olarak tanımlanan politikalar kümesi, otoritarizmle piyasa toplumu projesinin buluştuğu, birbirlerini besleyip karşılıklı güçlendirdiği, paradokslar içeren ve gücünü tam da bu paradokslardan alan zamanımızın hegemonik toplumsal tahakküm ideolojisi midir?”

 

Evet, ‘asli bir ekonomik ajan’ değil, ancak, ‘-mış denli’ güçlü bir devlet (herhalde, doğrudan iktisadi alanda öznelik hâli [D1]  ile görünmezlik hâli [D3] arasındaki farklılığın sonuçta tahakküm açısından farksızlığına işaret eden bir ‘paradoks’ olmalı, İnsel’in andığı). Peki, bu nasıl olmakta? Olsa olsa şöyle: ‘Neo-liberalizmin hedefi devleti yıkmak falan değildir. Onun yaptığı, devleti, toplumsal/siyasal hareketlerin etkileme alanı dışına çıkarmak, bir bakıma, onu, özerkleştirerek (piyasa düzeninin mantığını ve araçlarını içselleştirmesini, o yolla piyasaya -piyasa toplumunu kurmak ve korumak yoluyla- müdahil olmasını temin ederek) güçlü kılmaktır’. “Dolayısıyla, eski devletçilikte var olan piyasa ve devlet karşıtlığına dayalı iç gerilim, neo-liberal devletçilik veya yeni otoritarizmde yerini devletin piyasa kurucu faaliyet ve müdahalelerine bırak[maktadır]”. Ve o arada, ‘sosyal demokrasi’ kabullerinden de uzaklaşılmakta, “[n]eo-liberalizm, Batı toplumlarına İkinci Dünya Savaşı sonrasında damga vurmuş, büyük ölçüde refah devletini şekillendirmiş olan sosyal-demokrasi pratiklerinden kopuş kadar, bunların beslendiği siyasal liberalizm veya klasik liberalizm ilkelerinden de kopuşu temsil” etmektedir. (1)

 

Öyleyse, neo-liberal kapitalist âlemin yapıtaşlarından olmak üzere; 1. Devlet, lûzumsuz  yükleri üstünden atmalı, toplumsal etkilerden kendini soyutlamalı, “gereksiz zaman kaybı olarak görülen müzakereci demokrasi modeli” ve güçlerin ayrılığı ilkesinden, vs. –mümkün mertebe- uzak durmalı; 2. Ol minvalde; temsili demokrasi, siyaset, siyasetçi itibarsızlaştırılmalı, toplum siyasetsizleştirilmeli,  yasama-yürütme ile yurttaşlar topluluğu arasındaki aşağıdan yukarıya işleyen ilişki biçiminin içi boşaltılmalı; 3. “[İ]ktisadi aklın toplumsal alanın en ücra köşelerine kadar yayılması ve belirleyici olmasının insanlığa içkin bir hal, ontolojik bir veri olmadığının bilincinde” olmak suretiyle neo-liberalizm, “[söz konusu] aklın yerleşmesi, gelişmesi, yayılması ve kurumlaşması için kapsamlı bir ideolojik mücadele” vermek üzere devletin ideoloji pratiğine yerleşmeli (Wendy Brown); 4. İdeal bir neo-liberal yurttaş olmak anlamında, “ortak iyiyi, kamu yararını ya da topluluğun ortak yararını dikkate almayan, sadece kendi çıkarlarını düşünen” figürlerden mürekkep bir kalabalık hedeflenmelidir (Margaret Thatcher: “Toplum yoktur”). (2)

 

Peki; günümüzün belirleyici gerçeği, ‘neo-liberal küresel kapitalizm ve onun siyasi edimselliği’ ise, ne yapalım, ‘sol’ siyaset adına? Yapılanlardan başlarsak; ya, solun geçmiş defterlerini –en iyi ihtimalle, ne yapılmaması gerektiği yönünde- okumalı, okumalı… ne/nasıla sıra gelmemecesine mıntıka temizliği ile meşguliyet esas alınmalı; ya, ‘sol-sağ’ ayrımının malum münasebetsizliği mütalaası ile muktedirlerin önünden çekilmeli; ya da, ‘Marksist kuramın devrimci özünü bulandırmadan, popülist-reformist-sosyal demokratlaşmış sosyalist politikalara takılmadan, Marx’ın, kapitalizmin -insanlığın bolluk düzeni ve sınıfsız topluma taşınmasında kıymetli- üretici güçleri geliştirici, eski yapıları yıkıcı devrimci özü vurgusu ile birlikte sömürüsüz-sınıfsız toplum ideali muhafaza edilmeli’ …dir. Üçünün de, neo-liberal kapitalist ahvalde, sol siyaset üretmeye müsait olmadıkları açık –bana göre.

 

İşte o noktada, Ahmet İnsel (köşeli ayraçlardaki takdir bana ait olmak üzere ) şunların altını çiziyor:

 

“Bu yeni otoriter tahakküme karşı mücadelede [sadece] geçmişin kazanımlarını savunmaya kendini vakfetmiş toplumsal hareketlerin başarılı olma şansı pek olmayacak [maziden doğru üfürülecek menkıbelerin günümüze faydası yok]. Bu kazanımların arkasında yatan, onları var eden bireysel ve ortak değerlerin savunulması ve yeniden toplumsallaştırılması uğraşını vermeden [yani, geleneğin tecrübi ve ‘moral’ değerleri içinden yürüyüp gelmeden], neo-liberal otoritarizmin tahakkümünü kırmak mümkün olmayacak. Bu durum, geçmiş nostaljisine kapılmadan, ne liberal demokrasi ne de sosyalizm için asrı saadet dönemleri yaratmadan, önümüze bakma [sol siyaset üretme] gereğine işaret ediyor. (…)

 

Günümüzde neo-liberalizm, [artık] dünyanın yeni aklı ve tek aklı olarak çalışıyor … yürütülen politikaların alternatifi olmadığının her seferinde ve her yerde dogmatik biçimde ilan edilmesi, neo-liberal siyaset anlayışının kalbinde yatan otoritarizmin bir tür savaş çığlığı. Bu bağlamda, neo-liberalizme karşı mücadelede eşitlik ve özgürlük ilkeleri ışığında egemen dogmanın sorgulanması, toplumsal sonuçlarının teşhir edilmesi kadar, siyasal anlamda radikal bir anti-liberalizm olan neo-liberalizme karşı siyasal liberalizmin birçok kazanımını sahiplenmeyi ihmal etmemek önemlidir”. (3)

 

Evet; bence de meselenin bam teli orası: Devletin sönümlendiği, sınıfsız/sömürüsüz, tahakküm ve hiyerarşilerin alaşağı edildiği komünist bir ütopyadan (imkânsızın gerçeği ivmelendirdiği bir ütopya) gözümüzü ayırmadan, her koşulda, ‘eşitlik, özgürlük, demokrasi ve kalıcı barış’ için (hiçbir kazanımı küçümsemeden) siyasi mücadele vermek.

 

Cem Özatalay, söz konusu dosya kapsamındaki ‘Ahlaklı kapitalizm’le nereye kadar?’ başlıklı yazısının nihayetinde şunu vurguluyor: “[K]apitalizmin, iki kutbu (ultra-liberal ve ultra-devletçi) arasında zikzaklar yaparak ilerlediği ve rota değişikliklerinin patlak veren krizlerin sonucunda yaşandığını kapitalizmin tarihsel güzergâhı gösteriyor”.

 

Krizleri ve zikzakları ile maruf kapitalizm, neo-liberal ahvalde selameti adına n’apmalı diye dertlenenlerin derdine de değinen N. Emrah Aydınonat, (2. dipnotta andığım) yazısını şöyle bağlamış: “Bu tartışmalarda eskiden olduğu gibi bugün de (ve gelecekte de) demokrasiden yana tavır almak en doğru strateji gibi görünüyor; çünkü belirli bir azınlığın çıkarları için işleyen sömürücü kurumların karşısında durmanın en iyi yolu bu”.

 

Bence de.

              

____________________________

 

1. Anılan dosyadaki yazısında (‘Kapitalizmin ötesinde’), Halil Turhanlı ise, İkinci Büyük  Savaş sonrası uygulanan Keynesçi sosyal devlet politikalarının kitleleri devlete iyiden iyiye bağlayışından söz ediyor: “Foucault haklı olarak modern korumacı devletin (ve bunun özel bir türü olan refah devletinin) özel iktidar tekniğini ‘pastoral iktidar’ olarak kavramlaştırır. Bununla anlatmak istediği, devletin kitleler üzerinde bir tür çobanlık işlevi üstlenmiş olmasıdır”. Evet, bir bakıma, ‘refah devleti’ tabir edilen devlet, kapitalist üretim ve birikimi ‘vahşi akıldışılık’tan aklın yoluna çekiyor ama bir yandan da ‘Devletlû kapitalizm’i üretmiş oluyordu. Tabii, bu noktada, kanımca, söz konusu ‘devlet-kapitalizm’ ilişkisinin kitleleri mutedil bir ‘sol’ çizgiye itmişliğinden ziyade, kitlelerin, kazanımlarını bir başka dünyanın kurucu zihniyetine (sol/kamusal varoluşsallık tahayyülü) akıtamamış olma olgusallığı sorgulanmalıdır. Burada, Tony Judt’un da altını çizdiği (bkz. Kötülük Kol Gezerken [YKY, 2012]), solun ‘kamusallık’ kazanma, kamusalı yeniden üretme, hayatla sıcak/insani temas kuran bir sol olma eksikliğine değinisini de hatırlamıyor değiliz –ki, Halil Turhanlı da, aynı duyarlıkla olmalı, André Gorz’u anıyor: “André Gorz’un da belirttiği gibi, refah devleti, toplumu dayanışma kültürü temelinde birleştirmedi, söz konusu olan sadece ‘işlevsel toplumsallaşma’ydı. Bir başka anlatımla, refah devleti dayanışma bağları kurmadan, kapitalizmin toplum üzerindeki olumsuz etkilerine özünde dokunmadan yukarıdan düzenlemelerle dağıtım yapmış, Gorz’un deyişiyle, asla ‘toplum üreticisi’ olmamıştı (İktisadi Aklın Eleştirisi, Ayrıntı Y., 2007)”. Tekrar ediyorum, bu noktada, ‘kapitalizm-devlet-toplum’ münasebetinin değil, solun mukabil siyasetinin (‘68 hareketi’ dışında) eleştirisi öne çıkarılmalı, neo-liberal küresel saldırı karşısında sosyal demokrasinin ve sosyalizmlerin çözülüp dağılışı da o minvalde (özgürlükçü, katılımcı-demokratik, dayanışmacı ve ‘yaratıcı’ sol kamusallığın eksikliği) okunmalıdır, derim.

 

2. Halil Turhanlı, yazısında, ‘neo-liberal küreselleşme’ bağlamında -ek olarak- şunları anıyor: ‘Yeni sömürgecilik gizlenmekte, emperyalizm sözcüğü neredeyse sözlükten dışarı atılmakta; devlet, sosyal hizmetler bakımından küçülmekte, daralmakta, sosyal güvenlik ve eğitim harcamaları gereksiz harcamalar kalemi olarak kabul görmekte [özelleştirme furyalarını unutmayalım]; dijital tekniklerle beslenen küresel bir istihbarat ve fişleme ağı oluşturulmakta, muhalefet sindirilip köreltilmekte; yoksul yığınlar metropollerin kıyılarına yığılmakta; eşyanın tabiatından mülhem bir pervasızlıkla doğa tüketilmekte; neo-liberalizm, hayatın her alanında özgür insanın yerine ‘yabancılaşmış’ insanı ikame etmekte, bedeni ve ruhu sömürüp arzuyu bastırmaktadır’.

 

Genel tespitten olmak üzere, şunu da ilave edelim: “Avrupa Komisyonu’nun raporu (2010) Avrupa Birliği’nde ve pek çok başka ülkede eşitsizliklerin 1980’lerden beri artmakta olduğunu gösteriyor (‘Total kapitalizm!’, N. Emrah Aydınonat –anılan dosyada. Lakin, ‘topal’ mı, ‘total’ mi çözemedim)”.

 

3. Öte yandan, Aydınonat’ın, ‘Küreselleşme ve demokrasi’ meselesine değinisi de aydınlatıcı: “Kapitalizmin küreselleşmesi, ulusal iktidarların egemenlik alanı ve demokrasi üzerinde önemli bir baskı yaratıyor (…) baskının sonucu ise, küreselleşme, ulusal egemenlik ve demokrasi arasındaki gerilim”. Ve, bir üçlemden (Dani Rodrik ve Akıllı Küreselleşme’den) bahisle; “[ü]çlemin ayakları, hiper-küreselleşme, ulusal egemenlik ve demokratik siyasettir. Rodrik’e göre bu üç öğenin hepsine birden sahip olmak mümkün değildir. Hiper-küreselleşme ulusal egemenlikten ya da (yerel ölçekte) demokrasiden vazgeçmeyi gerektirir,” deyip muhtemel açılımlardan söz ederken şunu da aktarıyor: “Rodrik, bu seçenekler arasında en makul olanının demokrasiyi ve ulusal egemenliği korumak ve küreselleşmeyi kısıtlamak olduğunu söyler”.