OBLOMOVLUK’TAN SIYRILMAK ve ‘HAYIR!’

İvan Gonçarov, Oblomov’da, ‘hayat bilgisi’nden istifade ile anlatıcısına söz vererek, ‘hilekârlık’ meselesine değinir bir ara. 

Romanın ana karakteri Oblomov, sırtından eksik etmediği eski püskü hırkası, dışarıdaki patırtılı hayattan bezgin, sıklıkla döşeğinde ve uzun oturumlu bir ömrü benimsemişken, çocukluk arkadaşı Ştoltz’un ısrarı ile tanıştığı genç ve güzel Olga’nın çekimine kapılıp gün ışığına çıkacak, lakin, aşk değirmenini döndürüp nihayete erdirecek kaynağa sahip olmadığını hissederek için için ufunetli odasına dönmeyi özleyecek, -sözüm ona hayatın gerçeklerinden bahisle- döşendiği mektubuyla, nihayetinde, sevgilisini de bezdirecektir. Tam da o sahne; genç ve güzel Olga, Oblomov’un mektubunda yankılanan iştahsızlığı sezmiş, ağlamaktadır. 

Olgacık ağlayadursun, biz, o sabaha dönelim. Oblomov’un, içinde belirsiz bir kavga, donuk ve durgun gözler, solgun ve asık bir yüz, Olga’nın uzak ve dumanlı, yabancı ve ışıktan yoksun hayali ile uyanıp şahsi muhasebelere durduğu o sabaha: İnsan dilediği gibi mi yaşamalıdır, yoksa, Tanrı’nın emirleri doğrultusunda hayatı bir ödev gibi görerek mi? “Hayat hayattır, bir ödevdir, ödev dediğin de çetin bir iştir. O halde ödevimizi yapalım…” diye içinden geçirse de, “Olga’yı görmemeliyim artık… Allah’ım! Benim gözlerimi açtın, bana yolumu gösterdin, ama bu gücü nereden alacağım?” kurdu kıtır kıtır içinde yol alacak, dahası, kelebeklenip ağzından uçuverecek, uçmakla kalmayıp mektubuna konuverecektir de: “Ben baştan size bunu açıkça söylemeliydim: Siz yanlış bir yoldasınız; karşınızdaki erkek, rüyalarınızda gördüğünüz adam değildir. Göreceksiniz, bir gün o adam karşınıza çıkacak; o zaman kendinize geleceksiniz; yaptığınız hatadan utanacaksınız, bana kızacaksınız; ben de bunun azabını duyacağım”. 

Olga, bilhassa da bu mektupla, zorla güzellik olmayacağını sezinleyip gözyaşı dökerken, İvan Gonçarov, Oblomov’un gönül rahatlığı ile hırkasını sırtına geçireceği, Olga’nın rüyalarını süsleyen adamı bulacağı mizanseni kuracak; okuyan hatırlar, sonunda herkes layıkını bulacaktır. 

İşte, yazarımızın, Olga’nın döktüğü gözyaşlarının, “zekâları doğru işlemediği için hile yolu ile  günlük meselelerini halletmeye çalış[an], hayatın büyük yollarının nereye gittiğini göremeden kendi küçük düşüncelerini bir dantela gibi ör[en]” dar kafalı kadınların hilebazlık marifetlerinden olup olmadığına kafası takılan Oblomov’umuzu bir yana koyup anlatıcısına söz verdiği ândır o ân: “Hile bozuk para gibidir: Onunla büyük şeyler satın alınmaz. Bozuk para ile bir insan ancak birkaç saat yaşayabilir. Hile ile bir şeyi gizleyebilirsiniz, bir adamı aldatabilirsiniz, ama onunla geniş bir ufka varamazsınız, büyük olayları bir sonuca götüremezsiniz. Hile kısa görüşlüdür: Burnunun ucundakini iyi görür, fakat çok defa insanı başkaları için hazırladığı tuzağa düşürür”. 

Bana bu satırları hatırlatan Kılıçdaroğlu oldu. ‘Habertürk’te katıldığı canlı yayında, “Anayasa değişikliğine niye karşısınız?” sorusuna, değişikliğe karşı olmadıklarını, ‘güçlü parlamenter sistemi ve Türk hukukunun darbe hukukundan arındırılmasını istediklerini’ söylemiş. Referandumda ‘Hayır’ çıkması sonucu olabileceklere dair değerlendirme yapması istendiğinde de, “Değişen bir şey olmaz. Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan ve Parlamento yerinde kalır, herkes yetkilerine sahip olur. Geçmişte nasıl gidiyorsa benzer şekilde yolumuza devam ederiz,” diyerek yüreklere su serpmeyi ihmal etmemiş. 

Kuşkusuz, ‘Meclis’i esasta hükümsüz kılma (‘yasama’yı berhava etme); yasama, yargı ve yürütmeyi tek adamın tasarrufuna -sorgusuz sualsiz- teslim etme, dolayısıyla, düzeni ‘anayasal’ kılan en temel hükümleri geçersiz kılma niyetini ‘anayasa değişikliği’ olarak takdim eden, kılıfına uydurup ‘halk oyu’na sunmayı seçen siyasi irade karşısında tüm ‘Hayır’lar hayırlıdır ve karanfil -koşulsuz- elden ele ulaştırılmalı, herkesin ‘hayır’ı ötekininki ile buluşturulmalıdır. Ancak, bizim muradımız, basitçe ‘Hayır’ demekle sınırlı olamaz. Anayasalar gerçekten ‘toplumsal sözleşme’ler ise; hepimizin (koşulsuz/ ayrımsız) eşit yurttaşlar olarak bu ülkede yaşamamızın, -en geniş anlamda- haklarımız ve ilgili hukukun sözbirliği ve güvencesi olacaksa, ‘Hayır!’ımız, “Geçmişte nasıl gidiyorsa benzer şekilde yolumuza devam etme”ye de ‘Hayır!’ diyen bir ‘hayır’ olmalıdır. Farklılıkların demokrasi, özgürlük ve eşitlik taleplerine şiddetle mukabele eden, toplumsal barış talebini ‘teröristlik’le suçlayan ve kovuşturan, altı milyon yurttaşın yasal siyasi temsilcilerinin dokunulmazlıklarını (mevcut anayasal hükümleri de çiğneyerek) kaldıran zihniyeti ‘milli mutabakat cephesi’ hassasiyeti ile mazur görüp paylaşan, Ermeni yurttaşımızın Meclis kürsüsünden seslenişini dahi şarta ve yaptırıma bağlayan anlayışla ortaklaşabilen, sonrasında, “Geçmişte nasıl gidiyorsa benzer şekilde yolumuza devam” etmeyi içine sindirebilenlerin ‘hayır’ını aşan bir ‘hayır’ ufkuna sahip olmalıyız. 

***** 

Oblomov, köhnemiş derebeylik düzeni ve yıkılmakta olan Rus asabiyyesinin vârislerindendir. Her ne kadar (bir roman kişisi olarak) temiz kalpli ve müşfik bir insansa da, yüreği bir büyük aşkı sahiplenmeye ve hayatı yepyeni sevinçlerle yeniden kurmaya müsait değildir. Oblomov’a yatırımının beyhude olduğunu görmezden gelemeyen Olga da (hatta, bir ara, ‘aşk hayat bulacaksa şefkatle yetinemez; onun için bir şey yapman gerekir’ demişliği de vardır) gözyaşlarını geride bırakacak ve gerçek bir hayat adamı ile yoluna devam edecektir.

Nitekim, Lenin, bizden daha açık sözlüdür: “Rusya üç devrim geçirdi,” der, “ama gene de Oblomov’lar kaldı” diye hatırlatıp devam eder: “çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir”. 

Gonçarov’un uyarısı kulağımızda kalsın; yineleyelim: “Hile ile bir şeyi gizleyebilirsiniz, bir adamı aldatabilirsiniz, ama onunla geniş bir ufka varamazsınız, büyük olayları bir sonuca götüremezsiniz. Hile kısa görüşlüdür: Burnunun ucundakini iyi görür, fakat çok defa insanı başkaları için hazırladığı tuzağa düşürür”. 

Biz, ‘Hayır’ımızı -bozuk para misali- küçük alış verişlerde tüketmeyelim; ‘hayır’ımızın ufku geniş, ömrü bereketli olsun! 

Haydi bakalım; “Yetki belgelerimizi yakıyoruz sokaklarda./ Mor küllerini savuruyoruz./ Çok mutluyuz./ Eksenimizi yok, kolonlarımız çatlak/ Kömürlük penceresi dilinde yazıyoruz./ Ete yapışmış siğil dilinde/ Kuyruğu kesik kedi dilinde/ Kırmızı tırtıl dilinde/ Bulabildiğimiz ve bilebildiğimiz dillerde yazıyoruz./ Bu diller bizim!” Ve bu hasret! 

Yeter ki, bir gün, “Bir zamanlar kendimi/ Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım./ Kaç metredir benim yokluğum?” dedirtebilelim. (**) 

_____________________________

*2 Şubat 2017’de Gazete Duvar’da yayımlanmıştır.

**Didem Madak’ın anısına saygıyla ve özlemle.

Metindeki Oblomov alıntıları, Sabahattin Eyüboğlu ve Erol Güney çevirisindendir.

İvan Gonçarov, Oblomov’da, ‘hayat bilgisi’nden istifade ile anlatıcısına söz vererek, ‘hilekârlık’ meselesine değinir bir ara. 

Romanın ana karakteri Oblomov, sırtından eksik etmediği eski püskü hırkası, dışarıdaki patırtılı hayattan bezgin, sıklıkla döşeğinde ve uzun oturumlu bir ömrü benimsemişken, çocukluk arkadaşı Ştoltz’un ısrarı ile tanıştığı genç ve güzel Olga’nın çekimine kapılıp gün ışığına çıkacak, lakin, aşk değirmenini döndürüp nihayete erdirecek kaynağa sahip olmadığını hissederek için için ufunetli odasına dönmeyi özleyecek, -sözüm ona hayatın gerçeklerinden bahisle- döşendiği mektubuyla, nihayetinde, sevgilisini de bezdirecektir. Tam da o sahne; genç ve güzel Olga, Oblomov’un mektubunda yankılanan iştahsızlığı sezmiş, ağlamaktadır. 

Olgacık ağlayadursun, biz, o sabaha dönelim. Oblomov’un, içinde belirsiz bir kavga, donuk ve durgun gözler, solgun ve asık bir yüz, Olga’nın uzak ve dumanlı, yabancı ve ışıktan yoksun hayali ile uyanıp şahsi muhasebelere durduğu o sabaha: İnsan dilediği gibi mi yaşamalıdır, yoksa, Tanrı’nın emirleri doğrultusunda hayatı bir ödev gibi görerek mi? “Hayat hayattır, bir ödevdir, ödev dediğin de çetin bir iştir. O halde ödevimizi yapalım…” diye içinden geçirse de, “Olga’yı görmemeliyim artık… Allah’ım! Benim gözlerimi açtın, bana yolumu gösterdin, ama bu gücü nereden alacağım?” kurdu kıtır kıtır içinde yol alacak, dahası, kelebeklenip ağzından uçuverecek, uçmakla kalmayıp mektubuna konuverecektir de: “Ben baştan size bunu açıkça söylemeliydim: Siz yanlış bir yoldasınız; karşınızdaki erkek, rüyalarınızda gördüğünüz adam değildir. Göreceksiniz, bir gün o adam karşınıza çıkacak; o zaman kendinize geleceksiniz; yaptığınız hatadan utanacaksınız, bana kızacaksınız; ben de bunun azabını duyacağım”. 

Olga, bilhassa da bu mektupla, zorla güzellik olmayacağını sezinleyip gözyaşı dökerken, İvan Gonçarov, Oblomov’un gönül rahatlığı ile hırkasını sırtına geçireceği, Olga’nın rüyalarını süsleyen adamı bulacağı mizanseni kuracak; okuyan hatırlar, sonunda herkes layıkını bulacaktır. 

İşte, yazarımızın, Olga’nın döktüğü gözyaşlarının, “zekâları doğru işlemediği için hile yolu ile  günlük meselelerini halletmeye çalış[an], hayatın büyük yollarının nereye gittiğini göremeden kendi küçük düşüncelerini bir dantela gibi ör[en]” dar kafalı kadınların hilebazlık marifetlerinden olup olmadığına kafası takılan Oblomov’umuzu bir yana koyup anlatıcısına söz verdiği ândır o ân: “Hile bozuk para gibidir: Onunla büyük şeyler satın alınmaz. Bozuk para ile bir insan ancak birkaç saat yaşayabilir. Hile ile bir şeyi gizleyebilirsiniz, bir adamı aldatabilirsiniz, ama onunla geniş bir ufka varamazsınız, büyük olayları bir sonuca götüremezsiniz. Hile kısa görüşlüdür: Burnunun ucundakini iyi görür, fakat çok defa insanı başkaları için hazırladığı tuzağa düşürür”. 

Bana bu satırları hatırlatan Kılıçdaroğlu oldu. ‘Habertürk’te katıldığı canlı yayında, “Anayasa değişikliğine niye karşısınız?” sorusuna, değişikliğe karşı olmadıklarını, ‘güçlü parlamenter sistemi ve Türk hukukunun darbe hukukundan arındırılmasını istediklerini’ söylemiş. Referandumda ‘Hayır’ çıkması sonucu olabileceklere dair değerlendirme yapması istendiğinde de, “Değişen bir şey olmaz. Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan ve Parlamento yerinde kalır, herkes yetkilerine sahip olur. Geçmişte nasıl gidiyorsa benzer şekilde yolumuza devam ederiz,” diyerek yüreklere su serpmeyi ihmal etmemiş. 

Kuşkusuz, ‘Meclis’i esasta hükümsüz kılma (‘yasama’yı berhava etme); yasama, yargı ve yürütmeyi tek adamın tasarrufuna -sorgusuz sualsiz- teslim etme, dolayısıyla, düzeni ‘anayasal’ kılan en temel hükümleri geçersiz kılma niyetini ‘anayasa değişikliği’ olarak takdim eden, kılıfına uydurup ‘halk oyu’na sunmayı seçen siyasi irade karşısında tüm ‘Hayır’lar hayırlıdır ve karanfil -koşulsuz- elden ele ulaştırılmalı, herkesin ‘hayır’ı ötekininki ile buluşturulmalıdır. Ancak, bizim muradımız, basitçe ‘Hayır’ demekle sınırlı olamaz. Anayasalar gerçekten ‘toplumsal sözleşme’ler ise; hepimizin (koşulsuz/ ayrımsız) eşit yurttaşlar olarak bu ülkede yaşamamızın, -en geniş anlamda- haklarımız ve ilgili hukukun sözbirliği ve güvencesi olacaksa, ‘Hayır!’ımız, “Geçmişte nasıl gidiyorsa benzer şekilde yolumuza devam etme”ye de ‘Hayır!’ diyen bir ‘hayır’ olmalıdır. Farklılıkların demokrasi, özgürlük ve eşitlik taleplerine şiddetle mukabele eden, toplumsal barış talebini ‘teröristlik’le suçlayan ve kovuşturan, altı milyon yurttaşın yasal siyasi temsilcilerinin dokunulmazlıklarını (mevcut anayasal hükümleri de çiğneyerek) kaldıran zihniyeti ‘milli mutabakat cephesi’ hassasiyeti ile mazur görüp paylaşan, Ermeni yurttaşımızın Meclis kürsüsünden seslenişini dahi şarta ve yaptırıma bağlayan anlayışla ortaklaşabilen, sonrasında, “Geçmişte nasıl gidiyorsa benzer şekilde yolumuza devam” etmeyi içine sindirebilenlerin ‘hayır’ını aşan bir ‘hayır’ ufkuna sahip olmalıyız. 

Oblomov, köhnemiş derebeylik düzeni ve yıkılmakta olan Rus asabiyyesinin vârislerindendir. Her ne kadar (bir roman kişisi olarak) temiz kalpli ve müşfik bir insansa da, yüreği bir büyük aşkı sahiplenmeye ve hayatı yepyeni sevinçlerle yeniden kurmaya müsait değildir. Oblomov’a yatırımının beyhude olduğunu görmezden gelemeyen Olga da (hatta, bir ara, ‘aşk hayat bulacaksa şefkatle yetinemez; onun için bir şey yapman gerekir’ demişliği de vardır) gözyaşlarını geride bırakacak ve gerçek bir hayat adamı ile yoluna devam edecektir.

Nitekim, Lenin, bizden daha açık sözlüdür: “Rusya üç devrim geçirdi,” der, “ama gene de Oblomov’lar kaldı” diye hatırlatıp devam eder: “çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir”. 

Gonçarov’un uyarısı kulağımızda kalsın; yineleyelim: “Hile ile bir şeyi gizleyebilirsiniz, bir adamı aldatabilirsiniz, ama onunla geniş bir ufka varamazsınız, büyük olayları bir sonuca götüremezsiniz. Hile kısa görüşlüdür: Burnunun ucundakini iyi görür, fakat çok defa insanı başkaları için hazırladığı tuzağa düşürür”. 

Biz, ‘Hayır’ımızı -bozuk para misali- küçük alış verişlerde tüketmeyelim; ‘hayır’ımızın ufku geniş, ömrü bereketli olsun! 

Haydi bakalım; “Yetki belgelerimizi yakıyoruz sokaklarda./ Mor küllerini savuruyoruz./ Çok mutluyuz./ Eksenimizi yok, kolonlarımız çatlak/ Kömürlük penceresi dilinde yazıyoruz./ Ete yapışmış siğil dilinde/ Kuyruğu kesik kedi dilinde/ Kırmızı tırtıl dilinde/ Bulabildiğimiz ve bilebildiğimiz dillerde yazıyoruz./ Bu diller bizim!” Ve bu hasret! 

Yeter ki, bir gün, “Bir zamanlar kendimi/ Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım./ Kaç metredir benim yokluğum?” dedirtebilelim. (**) 

_____________________________

*2 Şubat 2017’de Gazete Duvar’da yayımlanmıştır.

**Didem Madak’ın anısına saygıyla ve özlemle.

Metindeki Oblomov alıntıları, Sabahattin Eyüboğlu ve Erol Güney çevirisindendir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İvan Gonçarov, Oblomov’da, ‘hayat bilgisi’nden istifade ile anlatıcısına söz vererek, ‘hilekârlık’ meselesine değinir bir ara. 

Romanın ana karakteri Oblomov, sırtından eksik etmediği eski püskü hırkası, dışarıdaki patırtılı hayattan bezgin, sıklıkla döşeğinde ve uzun oturumlu bir ömrü benimsemişken, çocukluk arkadaşı Ştoltz’un ısrarı ile tanıştığı genç ve güzel Olga’nın çekimine kapılıp gün ışığına çıkacak, lakin, aşk değirmenini döndürüp nihayete erdirecek kaynağa sahip olmadığını hissederek için için ufunetli odasına dönmeyi özleyecek, -sözüm ona hayatın gerçeklerinden bahisle- döşendiği mektubuyla, nihayetinde, sevgilisini de bezdirecektir. Tam da o sahne; genç ve güzel Olga, Oblomov’un mektubunda yankılanan iştahsızlığı sezmiş, ağlamaktadır. 

Olgacık ağlayadursun, biz, o sabaha dönelim. Oblomov’un, içinde belirsiz bir kavga, donuk ve durgun gözler, solgun ve asık bir yüz, Olga’nın uzak ve dumanlı, yabancı ve ışıktan yoksun hayali ile uyanıp şahsi muhasebelere durduğu o sabaha: İnsan dilediği gibi mi yaşamalıdır, yoksa, Tanrı’nın emirleri doğrultusunda hayatı bir ödev gibi görerek mi? “Hayat hayattır, bir ödevdir, ödev dediğin de çetin bir iştir. O halde ödevimizi yapalım…” diye içinden geçirse de, “Olga’yı görmemeliyim artık… Allah’ım! Benim gözlerimi açtın, bana yolumu gösterdin, ama bu gücü nereden alacağım?” kurdu kıtır kıtır içinde yol alacak, dahası, kelebeklenip ağzından uçuverecek, uçmakla kalmayıp mektubuna konuverecektir de: “Ben baştan size bunu açıkça söylemeliydim: Siz yanlış bir yoldasınız; karşınızdaki erkek, rüyalarınızda gördüğünüz adam değildir. Göreceksiniz, bir gün o adam karşınıza çıkacak; o zaman kendinize geleceksiniz; yaptığınız hatadan utanacaksınız, bana kızacaksınız; ben de bunun azabını duyacağım”. 

Olga, bilhassa da bu mektupla, zorla güzellik olmayacağını sezinleyip gözyaşı dökerken, İvan Gonçarov, Oblomov’un gönül rahatlığı ile hırkasını sırtına geçireceği, Olga’nın rüyalarını süsleyen adamı bulacağı mizanseni kuracak; okuyan hatırlar, sonunda herkes layıkını bulacaktır. 

İşte, yazarımızın, Olga’nın döktüğü gözyaşlarının, “zekâları doğru işlemediği için hile yolu ile  günlük meselelerini halletmeye çalış[an], hayatın büyük yollarının nereye gittiğini göremeden kendi küçük düşüncelerini bir dantela gibi ör[en]” dar kafalı kadınların hilebazlık marifetlerinden olup olmadığına kafası takılan Oblomov’umuzu bir yana koyup anlatıcısına söz verdiği ândır o ân: “Hile bozuk para gibidir: Onunla büyük şeyler satın alınmaz. Bozuk para ile bir insan ancak birkaç saat yaşayabilir. Hile ile bir şeyi gizleyebilirsiniz, bir adamı aldatabilirsiniz, ama onunla geniş bir ufka varamazsınız, büyük olayları bir sonuca götüremezsiniz. Hile kısa görüşlüdür: Burnunun ucundakini iyi görür, fakat çok defa insanı başkaları için hazırladığı tuzağa düşürür”. 

Bana bu satırları hatırlatan Kılıçdaroğlu oldu. ‘Habertürk’te katıldığı canlı yayında, “Anayasa değişikliğine niye karşısınız?” sorusuna, değişikliğe karşı olmadıklarını, ‘güçlü parlamenter sistemi ve Türk hukukunun darbe hukukundan arındırılmasını istediklerini’ söylemiş. Referandumda ‘Hayır’ çıkması sonucu olabileceklere dair değerlendirme yapması istendiğinde de, “Değişen bir şey olmaz. Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan ve Parlamento yerinde kalır, herkes yetkilerine sahip olur. Geçmişte nasıl gidiyorsa benzer şekilde yolumuza devam ederiz,” diyerek yüreklere su serpmeyi ihmal etmemiş. 

Kuşkusuz, ‘Meclis’i esasta hükümsüz kılma (‘yasama’yı berhava etme); yasama, yargı ve yürütmeyi tek adamın tasarrufuna -sorgusuz sualsiz- teslim etme, dolayısıyla, düzeni ‘anayasal’ kılan en temel hükümleri geçersiz kılma niyetini ‘anayasa değişikliği’ olarak takdim eden, kılıfına uydurup ‘halk oyu’na sunmayı seçen siyasi irade karşısında tüm ‘Hayır’lar hayırlıdır ve karanfil -koşulsuz- elden ele ulaştırılmalı, herkesin ‘hayır’ı ötekininki ile buluşturulmalıdır. Ancak, bizim muradımız, basitçe ‘Hayır’ demekle sınırlı olamaz. Anayasalar gerçekten ‘toplumsal sözleşme’ler ise; hepimizin (koşulsuz/ ayrımsız) eşit yurttaşlar olarak bu ülkede yaşamamızın, -en geniş anlamda- haklarımız ve ilgili hukukun sözbirliği ve güvencesi olacaksa, ‘Hayır!’ımız, “Geçmişte nasıl gidiyorsa benzer şekilde yolumuza devam etme”ye de ‘Hayır!’ diyen bir ‘hayır’ olmalıdır. Farklılıkların demokrasi, özgürlük ve eşitlik taleplerine şiddetle mukabele eden, toplumsal barış talebini ‘teröristlik’le suçlayan ve kovuşturan, altı milyon yurttaşın yasal siyasi temsilcilerinin dokunulmazlıklarını (mevcut anayasal hükümleri de çiğneyerek) kaldıran zihniyeti ‘milli mutabakat cephesi’ hassasiyeti ile mazur görüp paylaşan, Ermeni yurttaşımızın Meclis kürsüsünden seslenişini dahi şarta ve yaptırıma bağlayan anlayışla ortaklaşabilen, sonrasında, “Geçmişte nasıl gidiyorsa benzer şekilde yolumuza devam” etmeyi içine sindirebilenlerin ‘hayır’ını aşan bir ‘hayır’ ufkuna sahip olmalıyız. 

Oblomov, köhnemiş derebeylik düzeni ve yıkılmakta olan Rus asabiyyesinin vârislerindendir. Her ne kadar (bir roman kişisi olarak) temiz kalpli ve müşfik bir insansa da, yüreği bir büyük aşkı sahiplenmeye ve hayatı yepyeni sevinçlerle yeniden kurmaya müsait değildir. Oblomov’a yatırımının beyhude olduğunu görmezden gelemeyen Olga da (hatta, bir ara, ‘aşk hayat bulacaksa şefkatle yetinemez; onun için bir şey yapman gerekir’ demişliği de vardır) gözyaşlarını geride bırakacak ve gerçek bir hayat adamı ile yoluna devam edecektir.

Nitekim, Lenin, bizden daha açık sözlüdür: “Rusya üç devrim geçirdi,” der, “ama gene de Oblomov’lar kaldı” diye hatırlatıp devam eder: “çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir”. 

Gonçarov’un uyarısı kulağımızda kalsın; yineleyelim: “Hile ile bir şeyi gizleyebilirsiniz, bir adamı aldatabilirsiniz, ama onunla geniş bir ufka varamazsınız, büyük olayları bir sonuca götüremezsiniz. Hile kısa görüşlüdür: Burnunun ucundakini iyi görür, fakat çok defa insanı başkaları için hazırladığı tuzağa düşürür”. 

Biz, ‘Hayır’ımızı -bozuk para misali- küçük alış verişlerde tüketmeyelim; ‘hayır’ımızın ufku geniş, ömrü bereketli olsun! 

Haydi bakalım; “Yetki belgelerimizi yakıyoruz sokaklarda./ Mor küllerini savuruyoruz./ Çok mutluyuz./ Eksenimizi yok, kolonlarımız çatlak/ Kömürlük penceresi dilinde yazıyoruz./ Ete yapışmış siğil dilinde/ Kuyruğu kesik kedi dilinde/ Kırmızı tırtıl dilinde/ Bulabildiğimiz ve bilebildiğimiz dillerde yazıyoruz./ Bu diller bizim!” Ve bu hasret! 

Yeter ki, bir gün, “Bir zamanlar kendimi/ Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım./ Kaç metredir benim yokluğum?” dedirtebilelim. (**) 

_____________________________

*2 Şubat 2017’de Gazete Duvar’da yayımlanmıştır.

**Didem Madak’ın anısına saygıyla ve özlemle.

Metindeki Oblomov alıntıları, Sabahattin Eyüboğlu ve Erol Güney çevirisindendir.