Özgürlükçü ve eşitlikçi ‘demokratik toplum kuruluşu’ için barış


Özgürlükçü ve eşitlikçi ‘demokratik toplum kuruluşu’ için barış

 

Sayın Zülfü Dicleli’nin, ‘İmralı Süreci’ başlıklı yazısı, şu paragrafla başlıyordu: “Dün Anayasa Referandumu’nda, Hayır ya da Boykot oyu verenler, demokrasinin demokratlar tarafından, demokrasi gibi ilahi bir güzelliği getirmek için yapılan bir şey olduğunu sanıyorlardı, bugün de barışın barışseverler tarafından, o ilahi barışı getirmek amacıyla yapılan bir şey olduğunu sandıkları için, AKP-PKK arasındaki yeni sürece ‘böyle barış olmaz’ diye karşı çıkıyorlar. Bunun bir de ‘demokrasinin olmadığı yerde barış olmaz’ versiyonu var”.

 

Ben bu satırlarda, ‘demokrasi ve barış’a dönük ihtiyacın, o ihtiyacı dile getiren taleplerin ‘kitlesel siyasi değer’ kazanmasının, bir başka deyişle, insanların/halkın ‘doğrudan demokrasi ve barış kurucu’ inisiyatif ve iradesinin önemsizleştirildiğini, hafifsendiğini okumaktayım –abartıyor olabilir miyim?

 

Söz konusu Referandum’da, ‘Yetmez ama evet’çi tutumda oldum. 12 Eylül Anayasası’nın, kısmi iyileştirimi anlamındaki değişiklikler, eğer, demokratik açılıma ‘ilkesel’ düzeyde destek veriyorsak, o değişiklikleri öneren siyasi iktidar son tahlilde kendi siyasi tercihimiz olmasa da, desteklenmeliydi –destekledik. ‘Evet,’ dedik, ama, yetmeyenin arkasını ‘demokratik siyasi mücadele’nin getirmesi gerektiğini, o mücadelenin ucu açık bir mücadele olduğunu varsayarak. Halbuki, ‘Hayır’cı ya da ‘Boykot’çuların muradı, kendilerini, öyle bir mücadele içinde ifade etmek (ya da, öyle bir mücadeleyi öngörmek) değil, o değişiklikleri önerenin ittifak kurmayacakları siyasi muarızları olduğunun altını çizmekti. Nesneleri, kitle ve siyasi edimsellik değil, üzerinden ‘sözde’ siyaset yaptıkları AKP karşıtlığı idi.

 

Şimdi; Sayın Dicleli’nin, “demokrasi gibi ilahi bir güzelli[k]” ya da, “o ilahi barış” terkipleri ile, ‘bir türlü barışı sevdiremediklerimiz’e atıfta bulunurken, esasında, ‘demokrasi’ ve ‘barış’ı önemsizleştiren/yalınkatlaştıran bir üslubu tercih etmekte olduğunu da herhalde görmezden gelemeyiz. Dolayısıyla, ‘içeriden ve kalıcı’ barış yapmanın koşullarını (yani, ‘ateşkes’ anlamındaki ‘negatif barış’tan, barışı kurumsallaştıracak ve kalıcılaştıracak ‘pozitif barış’ı) ve onun taşıyıcı siyasi özneleri olan ‘insan(lar)ı’ aradan çıkarıverişini, ‘demokrasi ve siyasi mücadele’ anlayışının bir zaafı olarak değerlendirmemek de mümkün değil –kanımca. Arkadan gelen ayrıntılarla, Dicleli’nin, “[b]arış da tıpkı demokrasi gibi politik kuvvetlerin somut mücadele ve uzlaşmasının bir ürünü olarak gerçekleşmiştir hep” derken, söz konusu ‘politik kuvvetler’in, ‘kişiler’e (bir bakıma, politik kuvvetlerin ‘teknik/taktik’ vasfına) indirgendiği de açıktır.

 

Şunu söylemek istiyorum; kaba aidiyet duyguları ile ‘Barış’a dudak büken (geçmişte, ‘Yetmez ama evet’çileri küçümseyen) düz AKP karşıtlığı siyasetinin endişeleri ile, barışı koşulsuz sahiplenen ama onu kalıcılaştırıp derinleştirmek üzere iyimserliğini demokratik mücadele sürecine taşımak isteyenlerin ‘temkinlilik’ini (yani, “yarım yamalak demokraside de barış bal gibi olur” [Dicleli] tavrını –benim gibi- derinliksiz bulanların kaygılarını) ayırt etmek icap eder.

 

Umarım, Dicleli’nin andığı barış süreciyle (ki, Dicleli, ona, ısrarla ‘İmralı süreci’ demekte ve altını çizdiğim tutumunu belirginleştirmekte) geçilecek tünelden, yarım yamalak demokrasimizi derinleştirme siyaset talebi ile de, ve gerçekten, değişerek çıkarız –‘biz’ de.