RUH İŞBAŞINDA /Sol entelektüel ‘yabancılaşma’


RUH İŞBAŞINDA /Sol entelektüel ‘yabancılaşma’

 

 

Sayın Gürbüz Özaltınlı’nın Taraf gazetesindeki son yazılarından ikisi (‘Sol-sağ ayrımı ne anlatıyor’/ 13. 02. 2013 ve ‘Muhalefete kimlik ararken’/ 23. 02. 2013), yeniden, ‘solu nasıl bilirdiniz’ tartışmalarını kışkırtır nitelikte.Hatırlıyoruz, çok yakın geçmişte, Sayın Halil Berktay (yine Taraf’ta) ‘sosyalizmin/sosyalistliğin’ yok hükmüyle kaydının düşü(rü)lmesi gerektiğine dair –fevkalade ısrarlı- yazılar kaleme almıştı. Özaltınlı ise, andığım yazılarında, Berktay’ın –bile-, ‘sol’u, ‘muhalefet kurucu [türden] bir kimlik’ olarak tanımlayışına, sol kavramını Batı’nın soyutlama düzleminden –sakınca görmeksizin- çekip alarak Türkiye siyasi pratiğine taşıyışına biraz gücenmiş görünmekte. “Kürt demokratları, eleştirel Türk aydınları ve İslamcı demokratlar”ı, Berktay, ‘radikal demokratik eleştiri çizgisi üzerinde yükselecek yeni siyasetin bileşenleri olarak tarif ederken’, “her nedense böyle bir buluşmanın tarihsel ‘sol’ kimliği aşan özgün bir sentezi ifade etmek zorunda olup olmadığını tartışmıyor,” diyerek teessüriyetini dile getirmekte. Nihai vargısı ise şu: “Kanımca ‘ileri demokrasi’ talebi çerçevesinde bir muhalif sese ihtiyaç olduğu ne kadar doğruysa; bunun ‘sol’ kimlikle ilişkilendirilerek inşa edilebileceği önermesi de o kadar sorunludur”.

 

Türkiye’nin verili sol (ben, ‘sosyalist’ olanını kast ediyorum [1]) siyasi birikim ve edimselliğinin ‘ileri demokrasi’ talebi (ki, bu tabirin AKP söyleminden çekincesizce nakledilişi de manidardır) bağlamındaki inandırıcılığı ve yapıcılığı –geleneğinden ilhamla- elbet sorgulanabilir; sorgulanmalıdır. Ancak, ‘sol’un, (kendini ötekilerinden ayırt ettirici) temel kalkış noktaları hesaba katılmadan -‘tarihsel/olgusal gerçekliği’ne mutlak itibarla- tedavülden kaldırılışı, yersiz ve yararsız bir telaşın ifadesidir kanımca (en azından, ‘ileri demokrasi mücadele hattı’nda tartışmasız yer verilenlerin -bilhassa da, ‘milli iradenin neoliberal zamanlardaki İslami restorasyonu’ anlamında, AKP merkezli siyasetin- o kalkış noktaları üzerinden –eleştirel bir mesafeden- sorgulanması şansını ıskalaması bakımından).

 

‘Sol gelenek’ten gelen ama kendi geleneğini de ‘geleneğe eleştirel yaklaşım’ı ile kurmaya özenmiş biri olarak, tümden yok saymak yerine, eleştirel duyarlıkla –evrensel/yerel- o geleneğin içinden yürüyüp günümüze ışık tutma çabasının daha anlamlı ve yapıcı olacağı inancını taşıyanlardanım ben. O inançla, son zamanlarda okuduğum bir kitaptan söz etmek niyetindeyim: Ruh İşbaşında/ ‘Yabancılaşmadan Otonomiye’ (2).

 

Birey Sorunsalı (1999) isimli ilk kitabımda, ‘psikanalitik duyarlıkla’ Marksizm eleştirisi yapmaya soyunduydum. Marks, 1844 Felsefe Elyazmaları’nda, ‘yabancılaşma’ meselesini ele alıyor ve kapitalist üretim ilişkisinin emekçiyi kendisine yabancılaştırıcı hüviyetinden söz ediyordu. Söz konusu üretim ilişkileri içinde, işçinin yarattığı artı-değere el konulmakta ve işçi, ürettiği ile sermayenin kendi karşısındaki sınıf gücünü pekiştirerek emeğine, emeğinin ürettiği nesnel dünyaya ve o dünya üzerinden kendisine yabancılaşmaktaydı.

 

Aslında, yabancılaşmanın aşılması olarak öngörülen ‘komünizm’ tanımı (yabancılaşma olgusunu da içeriden betimleyerek) günümüz gerçekliğine –dahi- uzanacak fevkalade pırıltılı ipuçları taşımaktaydı: “[Özel mülkiyetin, ya da insanın kendine yabancılaşmasının olumlu şekilde aşılması ve dolayısıyla insani öze insan tarafından ve insan için gerçekten sahip olunması olarak komünizm] …İnsanın toplumsal (yani insani) bir varlık olarak bütünüyle kendisine dönüşü olarak komünizm –bilinçli olarak ve önceki gelişmelerin tüm zenginliklerini kucaklayarak gerçekleştirilecek bir dönüş. Bu komünizm, bütünüyle gelişmiş bir doğalcılık olduğundan hümanizme ve bütünüyle gelişmiş bir hümanizm olduğundan doğalcılığa eşittir. İnsanla doğa ve doğayla insan arasındaki çatışmanın sahici çözümüdür; varoluşla öz, nesneleşmeyle öznel teyit, özgürlükle zorunluluk, bireyle türler arasındaki mücadelenin hakiki çözümüdür. Komünizm tarihin çözüme kavuşmuş muammasıdır ve kendisinin çözüm olduğunu bilir”. (3)

 

Dikkat buyurunuz; ‘komünizm’, tarihin biriktirdiği bilmeceyi çözerken, kabaca –ve sadece- üretim ilişkilerinin kendisini değil, o ilişkinin, insanın kendi özüne yabancılaşması bağlamındaki izlerini de muhatap almaktadır: “Üretim, yalnızca bir metâ olarak insanı, metâ-insanı, metâ rolünde insanı yaratmakla kalmaz; fiziksel ve manevi bakımdan insanlıktan uzaklaştırılmış bir varlık olarak bu rolü oynamak üzere yaratır onu”. (4)

 

Genç Marks işe böyle koyulmuştu. Lakin, Kapital’e doğru uzanan epistemolojik kopuşu (Althusser’in tabiriyle, ‘toyluğu’nu üzerinden atışı), onu da, kuramını da, o kuramı kılavuz belleyenleri de, yukarıda anılan temel manivelanın (sınıf çelişkisini tasfiye edici tarzda) oynatılmasına (iktidarın ele geçirilişine) ayarlanmış telaşlı bir siyasi edimselliğe sevk etmişti.

Son kertede, mahut manivelanın -sınıfsız-sömürüsüz-devletsiz radikal demokrasi anlamında komünizm için- ol minvalde oynatılışı elzem olsa da, oraya nasıl varılacaktı? İşte, ‘ideoloji-ideoloji pratik’ ve ‘demokrasi mücadelesi’ ile ilgili sorunlar oradan sökün ediyordu –kanımca. Ben, Birey Sorunsalı’nda, psikanaliz ve açılımlarını anlattıktan sonra, onun, ‘bilinçdışı’ süreçlere uzanan, ‘bastırma karşıtı, özgür çağrışım esaslı, -kendiliksel düzeyde- yaratıcı edimselliğinin’ Marksizmin siyasi pratiği için neleri ilham ettiğini ele alıyor; son tahlilde, yabancılaşma karşısında, ‘yaratıcı siyasal edimi’, o demektir ki, ‘tahakküm ve hiyerarşileri tasfiye’yi –her adımında- kerteriz alan, özgürlükler ve demokrasi hattını mihengi belleyen Marksist siyaset öngörümü dile getirmeye çalışıyordum (Murray Bookchin’i hatırlarsak [Kıtlık Sonrası Anarşizm, 1971] ‘indirgemecilikle yetinmeyecekler için, sınıftan çok hiyerarşi, sömürüden çok tahakküm, salt devletin ortadan kaldırılmasından çok özgürleştirici kurumlar, adaletten çok özgürlük, tanımlanmış mutluluktan çok hazzın önemi’ne itibar eden bir siyasi duyarlıklar öngörüsü).

Şunun altını çizdikten sonra asıl muradım olan yere döneceğim: Evet; AKP siyasetinin; ‘mahalli/otantik/taşralı’ sermaye hareketinin merkezi hegemonyayı ele geçirebilen ve kendi sınıf çıkarları doğrultusunda devleti (askeri-sivil bürokrasiyi) dönüştürebilen, o arada, ‘Türk-Sünni’ değerler çerçevesinde milletini devletleştiren, kendisini hizmet âşıklısı olarak konumlandırdığı ilişkisinde milletine –asla onun fikrine müracaat etmeden- ‘kalkınma’ adı altında sınıf çıkarlarını pazarlayan, hesapsızca doğayı ve çevreyi tarumar eden, mahut pervasızlığı ile ‘ulus-ötesi neoliberal kapitalist ekonomi-politik’le eklemlenebilen ‘alaturka modernleşmeci’… vasıflarının altını çizmekle birlikte, ‘sahici bir sınıf siyaseti’ olduğunu, merkez/sağ siyasetler tarihimiz içindeki göreceli ‘burjuva-demokratik’ eğilimlerini (henüz ortada çekincesizce özgürlükçü, demokratik ve eşitlikçi bir ‘Anayasa’nın olmadığını, şunca yıldır toplumun içeriden barışa hazırlanmadığını unutmadan) teslim edelim; lakin, bu başat kimliksel özellikleri ile kurduğu ‘ileri demokrasi’ söyleminin ne denli inandırıcı, bağlayıcı ve derinlikli olduğu bir yana, oradan bahisle, ‘sol’un (dikkat edelim; bir mefhum olarak ‘sol’un, anıştırdığı temel değerler çerçevesindeki kimliğinin dahi), ileri demokrasi takdiminin arkasındaki AKP’ye muhalefete dair ehliyetsizliğini bu denli iştahla anar olmanın, günümüzde (Ruh İşbaşı’nda ile birlikte kısaca değineceğim) bir tür ‘sol entelektüel yabancılaşma’ örneği olduğu izlenimini de yabana atmayalım.

 

            _______________________________________

1. Andığım iki yazı esas alındığında, Özaltınlı’nın, bize ait, ‘sol’ genelleme içinde yer verip umudu kestiği bir soldan söz ettiği anlaşılmakta. ‘Fransız Devrimi, kapitalizmin gelişimi/sınıf mücadeleleri, adaletli bir dünya için değişim, demokrasi, evrenselcilik, refah arayışı’ solun merkezi nitelikleri ona göre (daha ziyade, ‘sosyal demokrasi’den söz eder gibi olsa da). Hani, oradan yürüsek (‘kapitalizmin sosyalizmle aşılması tasavvuru’ –ki, orada, solun ‘sosyalist’ çizgisine atıfta bulunulmakta), tecrübe ile sabit ki, o yol  da bitik. Batı’da da ‘üçüncü yol’lar aranmakta olduğuna göre, beyhude (arayışın kendisi, geleneğe, dönülüp bakılacak kadar –dahi- bir itibar yüklemiyormuşçasına). Kaldı ki, “tarihsel olarak Batı’nın sınıf mücadeleleri içinde kurulmuş, anlamını, içeriğini oradan edinmiş ‘sol-sağ’ kavramlarına başvurmak zorunluluğumuz nereden geliyor?” –mecbur muyuz? Peki, esasta, bizim tarafa döndüğümüzde, o ‘sol’ kefenin içinde ne var? Askeri bürokratik kurucu ideoloji içinden yürüyüp gelmiş, ‘din’e mesafesi ile kendini tanımlayan, ‘milliyetçilik’ ölçü alındığında dahi evrensellik adına sınıfta kalacak olan CHP ya da muadili bir şey. Her ne kadar, tarihsel/olgusal gerçekliği içinde eleştiriye ve ıslaha müstahak olsa da, ‘sol’ diye ünlenildiğinde, ‘Mahir, Hüseyin, Ulaş…’ ya da ‘Mustafa Kemal’in askerleri’ olup mukabele edeceklerin ötesinde bir sol gelenek (dahası, bir ‘sol muhakeme’) de yok mudur, bu memlekette?

Murat Belge, ‘CHP’den ‘sol’ çıkarmak’ (tavşan çıkarmak gibi bir şey) başlıklı yazısını (Taraf, 23. 02. 2013), çıkmayan canda umut vardır, misali, CHP’nin günün birinde sol olmasını beklemek veya gözüne ilişen her soluk yenilik emaresine ‘sol’ vehmetmek itiyadında olanları işaretle şöyle bağlıyordu: “Bunun yararı, tembel sosyalistlerimizin memlekette sosyalizmi var etmek için çalışacak yerde, CHP’nin sosyalist olacağı günü bekleyerek zahmetten kurtulmaları olabilir ancak”. Sanırım daha da kolayı, o beklentiyi de AKP’ye havale ederek tümden zahmetten sıyrılmak.

2. Franco ‘Bifo’ Berardi, çev. Fırat Genç, Metis Y., Ekim 2012.

3. Alıntı, Ruh İşbaşında’nın 32-33. sayfalarından olup köşeli ayraç içindekiler Birey Sorunsalı’ndan (dolayısıyla, 1844 Felsefe Yazıları’nın Murat Belge çevirisinden [V Y., 1986, s. 109]) aktarılmıştır.

 

4. 1844 Felsefe Yazıları, s. 90.