Ruh İşbaşında/ Sol entelektüel ‘yabancılaşma’/ 3


Ruh İşbaşında/ Sol entelektüel ‘yabancılaşma’/ 3

 

 

Franco Berardi, ‘mutsuzluk fabrikası’ adını verdiği (neoliberal zamanlarda kurulmuş -son tahlilde insanlar/insanlık için mutsuzluk üreten) fabrikanın işleyişini şöyle ele almaya başlar: “1970’lerde, sayısal [digital] olarak kontrol edilen araçların ve esnek otomasyon sistemlerinin devreye girmesiyle giderek daha çok sayıda operatif işlev makinelere devredildi. Ancak 1980’lerin esas belirleyici dönüşümü iş süreçlerinin sistematik olarak bilgisayarlaştırılmasıydı”. (1)

 

Burada önemli olan, işlenen bilginin, nesne ve üretim süreci ile üretenin ilişkisinin doğrudanlığını eksilterek üretim sürecine yerleşmesidir (ki, giderek, kişinin, kendisi, öteki ve dünya ile ilişkisini, alımlayış, tahayyül ve tasavvur raddesinde bozacak; bedeni ihtiyacı olan hayat nefesinden yoksun  bırakacaktır): “Peki, enformasyon nedir? Enformasyon bir nesneye ya da olaya gönderme yapan göstergelerin transferinden ibaret değildir. Enformasyon nesneye ya da olaya aşılanmış olan [onu içeriden dönüştüren, diyelim] biçimin yaratılmasıdır”. (2)

 

Kibirle büyümsenen/kutsanan ‘teknolojik’ bir gelişme olarak addedilse de, zamanın ruhunu derinden çözündüren bir haldir bu hal: Üretim sürecinin nesnel koşullarını, işçinin süreçteki konumunu (istihdam koşulları ve üretimden kaynaklanan karşı-sınıfsal politik duruşunu), işlevini, üretimin zamansallığı ve uzamsallığını dönüştürdüğü gibi, sıradan insanın hayatla kurduğu münasebeti de içeriden değiştirmektedir. (3)  

 

Meselemize dönersek; ‘komünizm’ ülkümüz, tüm tahakkümlerin ve tahakküm hiyerarşilerinin tasfiyesi ise, günümüz solunun (ve sol entelektüelinin) tahakküm ve hiyerarşilerin hangi raddede yaşanmakta olduğunu da ‘gör(ebil)mesi gerekmektedir: “Böylece tahakküm, bedensel, mekanik ve politik disiplin alanından mantıksal-psikolojik ya da mantıksal-biyojenik otomatizmlerin alanına kayar. Kapitalist küreselleşme, esasen, üretici toplumun geneline yayılmış ve buralarda bağlantılanmış bu tekno-dilsel otomatizmler tarafından desteklenir; böylece kapitalist değerlendirme, bilinçli faaliyetten ve insanın politik eyleminden giderek bağımsız hale gelir”. Sorunun halli, ‘sağ’ı mutlaklaştırmak değil; solun geleneği içinden günün otomatik portakalını kavrayacak ve dönüştürecek aklı/duyarlılığı tedarik etmektedir, velhasıl.

 

Berardi, çalışmasının önemli bir bölümünü, hayat nefesinden yoksun kalan ‘ruhsuz beden’i tasvire hasretmiş. Endüstriyel kapitalizmin kurduğu yabancılaşma zeminine ‘nevroz’la (dürtüsel istemlerin bastırılmışlığı/insanın kıstırılmışlığı ile) yerleşen Uygarlığın Hoşnutsuzluğu (Sigmund Freud), onun siyasi düzlemdeki ‘sol muhalif’ karşılığı ise, Marx’ın (doğrudan, ‘sınıf’ temelli) önermesi iken; bugün, bütün bu yukarıda yaşanılagelen süreç itibarıyla, artık, basitçe nevrozlar değil, ‘panik ve depresyon’lardan geçerek çözülmeye/dağılmaya doğru gerileyen varoluşsallıklardır, tekilliklerimizi belirleyen; ve dolayısıyla, mukabil siyasi cevabımız da ona göre olmalıdır.

 

Yabancılaşma kavramı üç şekilde anlaşılabilir, der, Berardi: “1. spesifik bir psikopatolojik kategori olarak; 2. kendiliğin acılı biçimde bölünmesi olarak; 3. öteki ile, dolayısıyla da kendisi ile mutlu bir ilişki sürdürme kapasitesinden yoksun, sempati gösteremeyen bir mekanizmanın distonik hisleriyle, ötekinin bedeninin erişilemez olması durumuyla bağlantılı bir ıstırap ve hüsran hissi olarak”. Ve, şunun altını çizer: “Sanayi sonrası dönemde (…) şeyleşmeden ziyade gerçeklikten çıkma (de-realizzazione [derealizasyon]) halinden bahsetmemiz gerekir”. ‘Kendiliğin şeyleşmesi’nin ötesinde, “[g]ayrimaddi emeğin alanının tipik sıkıntısının fenomenolojisini tasvir eden [yukarıdaki] üçüncü anlamda (…) bir gerçeklikten çıkma haline tanık oluruz: şeye dokunmanın, bir bedenin sahibi olmanın, elle tutulur fiziksel bir varlık olarak ötekinin mevcudiyetinden keyif almanın toplumsal, dilsel, psişik, duygusal imkânsızlığı”. (4)

 

Ötesi; bedenin ortadan kalkışı (5), sanal ve ‘frijid’ yaşantıların sahte dünyasında avunma arayışları (‘yeni muhayyel boyut bastırma değil, simülasyon/simülakranın baştan çıkarıcı sonsuzluğudur’), mahremiyetin ihlali ve değersizleşmesi, herkese her ân her yerde ulaşılabilirlik, dağılma/bütünlük yitimi öncesi panik duygusu, narsisistik kayba dayalı öfkeler, depresyon, ara çıkışlar olmak üzre özyıkımsal madde kullanımları, şiddete eğilim (stadlarda ve sokaklarda yaşanan şiddetten, dinsel köktencilik, etnik kimlikçilik ve milliyetçiliklere), ötekini reddedicilik –ya da, konformizm.

 

Evet; ‘mikro-elektronik’ teknolojiler bambaşka bir dünya kurdu, “[s]ermaye yersiz-yurtsuzlaşma kapasitesini ele geçirdi, üretimi tüm dünyaya yaydı, işçi örgütlenmelerinin zamanlaması ise kapitalist küreselleşmenin zamanı karşısında yerel ve yavaş kaldı”; insan, kendisi, öteki ve doğal çevresi ile ilişkisinde sahicilik duygusunu, yaratıcı yetkinliğini yitirdi –öyleyse?

 

Karşı siyasal duruş için, Freud’dan ve Marx’tan kalkan Berardi, Michel Foucault, Gilles Deleuze, Felix Guattari ve Jean Baudrillard’a uzanan bir yelpaze içinde dolaşır. Bu yazının çerçevesi hep birlikte o yelpaze içinde dolaşmamıza müsait değil. Ama şu kadarını söyleyeyim; bütün bu yelpaze, küresel kapitalist hegemonya karşısındaki ‘sol entelektüel’ varoluşsallığın arayış, yoklayış ve tartışmalarının mahsulü –unutmayalım.

 

Sonlara doğru şöyle söylüyor Berardi: “Komünizm, yeni bir bütünlük ilkesinden ziyade kapitalist hâkimiyetten özerkliğin olası biçimlerinden biri olacak”. (6)

 

Freud’un kadim dostu Fliess, bir mektubunda, psikanalizin bittiğini anlamanın mümkün olup olmadığını sorar, dostuna. Freud’sa, analizanın (analizde olan kişinin), analizin bitmeyecek bir süreç olduğunu anladığı noktada psikanalizin amacına ulaşmış olacağını ifade eder. Bizim için, komünizm de öyle. Hemen bitimden sonra şunları yazmışım (yine kitap boşluğuna): ‘Komünizm, nihai yaşama düsturu, bir üst yaşama değeri değil, kapitalist hegemonya karşısında varoluşsal özerkliği kurma yönelimi olmalıdır. Donup kalmayan, akıp giden… ve hayatın zaten o olduğunu kabullenen bir yaşam algısı’.

               __________________________________________________________

1. Ruh İşbaşında/ s. 89.

 

2. A. g. y., s. 89.

 

3. Bunu, her birimiz, cep telefonları (hele hele o ‘akıllı’, ziyade bitirim olanları), internet üzerinden dünya ile iletişimimizi kuran her türden araç-gereç, görüntü ve ses aktarımları (‘skype’a bi çıksan!’), vb. ile evriltildiğimiz ‘sanal âlemde’ yaşayıp durmaktayız (kimse artık, sorarak, yaşanmışlıktan kalkarak yol-iz bulmamakta, bir küçük ekrana göz süzüp derininden gelen metalik sese kulak vererek hayat içinde yol almaktadır).

 

Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon (1982) isimli çalışmasında, bu, hayatımıza yön veren, hayatımızı kendi gerçeklik katında kuran işleyişi ele alır. İşleyişin esas vasfı, bizi, ‘töz/sellik’ten koparmasıdır (hani, o hayat nefesinden). Giderek, kendi tözselliğini kendi hipergerçekliği içinde kuran şeydir, simülakr –ya da, simülasyon işleyişi. Kopyanın kopyalığından hiperkopyalığa uzanır. Andığım çalışmayı okurken, Baudrillard’dan feyz ile şu notu düşmüşüm kitap kenarına (televizyon, vb. ile kurulan haberdarlığımıza dair): ‘Haber (televizyon haberciliği), kendi kurduğu hipergerçekliği içinde sahnelenen bir oyundur. ‘Gerçek yargısı’ dediğimiz şey de, o oyunun bize söylediğidir. Toplumsallaşmanın yolu da, kendi ussal edimimizle yürüdüğümüz yol değil, hipergerçeklik oyununda görünmektir’.

 

Cem Yılmaz, zamanın ruh(suzluğ)u içinde yol alan mizah damarına söz konusu dünyayı da akıtmıştı son gösterisinde (‘E, siz, bu cep telefonları, internetler yokken n’apıyordunuz?’lar, yol tarifi verdiği direksiyondaki kocasını ‘navigator’ hanımından kıskanan hanımlar, vs. Muhteşemdi!). 

 

Tekrar Berardi’ye dönersek, misal, şöyle diyor (‘otomatik portakal’ dünyamıza dair): “Teknik, dilsel, mali, ilişkisel, fiziksel ve davranışsal otomatizmler internette bir araya gelirler ve neticede çokluğun hareketi bilinçten ve alternatiften yoksun bir harekete, bir sürüye dönüşür. İnternet ekonomisinin gelişimi organizmaların genelleştirilmiş uyumlulaşma sürecini harekete geçirmiştir. (…) Uyumlulaşma aygıtları kolektif organizmanın içine girerler ve aynı bireysel organizmaların bilişsel faaliyetinde tecessüm ederler. İnternet, zihnin sömürgeleştirilmesi ve bilişsel faaliyetin otomatizme boyun eğdirilmesi süreçlerini harekete geçirir” (a. g. y., s. 164, 165).

 

4. A. g. y., s. 100.

 

5. “Ten tene temas tehlike ve elektrik yüklüydü, o yüzden ya katı ve donmuş bir hal aldı ya da patolojik düzeyde hiper bir hale dönüştü (a. g. y., s. 104). (…) İşe yaramaz hale gelen bedenimiz isteksizce oyun sahasının kenarında dikiliyor; onu eğlendirmek, hoş tutmak için vücut bakımı ve cinsellik üzerinden işleyen ticari ağlara sığınıyoruz. Yalnız kalan ruhun bedenle bir bağı yoktur artık, onu yönlendiren otomatizmlerin bakımına bırakmıştır kendini” (a. g. y., s. 167).

 

6. . A. g. y., s.192-93.