Ruh İşbaşında/ Sol entelektüel ‘yabancılaşma’ - II


Ruh İşbaşında/ Sol entelektüel ‘yabancılaşma’ - II

 1948 doğumlu İtalyan Marksist kuramcı Franco Berardi, bir aktivist olarak ‘otonomcu’ gelenek içinde yer alıyor. Özellikle de, sanayi sonrası kapitalizm koşullarında medya ve enformasyon teknolojilerinin önemini vurgulayan çalışmaları ile tanınmış.

 Kitabının hemen ‘Giriş’inde, “Bu kitapta tartışmaya açmak niyetinde olduğum ‘ruh’ tabiri tinden farklı bir şeydir. Ruh, biyolojik maddeyi canlı bedene çeviren hayat nefesidir … Spinoza’nın söylediği gibi, ruh, bedenin yapabilecekleridir,” (1) der, Berardi.

 Böylelikle, daha ilk adımda, canlandırıcı nefesini ‘hayat’tan tedarik eden bedenin ‘hâlet-i rûhiyyesi’nin merkeze alındığı bir açılımla karşı karşıya olduğumuzu; ‘ruh ve beden’i bir ve aynı şeyin değişik görünümleri olmak suretiyle (yani, birbirinden koparmadan) ‘töz/sellik (‘sonsuz doğa’) içinde mütalaa eden Spinozacı pratik felsefe penceresinden hayata bakacağımızı anımsatır bize.

 Bir önceki yazımda, genç Marx’ın yabancılaşmayı nerede tespit ettiğini ve tanımladığını aktarmıştım. Benim Ruh İşbaşında’dan  söz etmekteki muradımsa, ‘sol’ kimliği –Marksist anlamda- temellendiren ‘üretim-ilişkisel’ kalkış noktasının (belirleyiciliği hangi kertede ve nasıl, tartışılır) tedavülden kalktığını söylemenin yersiz olduğuna; değişen (kapitalist) üretim-ilişkisel süreçlerin (solun eleştirel ilk kalkış noktası olan) ‘yabancılaşma’ olgusunu ortadan kaldırmadığına; olsa olsa, yaşanışını –daha da vahim boyutta olmak üzere- dönüştürdüğüne; o demektir ki, şu dünya ahvalinde, solun sağdan kendisini ayırt ettirecek bir anlam ve işlevinin kalmadığını söylemenin de yabancılaşmanın bir başka tezahürü (‘sol entelektüel yabancılaşma’) olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmek idi. Devam edelim. 

Berardi, ‘Modern entelektüel’ başlığı altında, ‘Aydınlanma’ geleneği içindeki entelektüelden söz ediyor: “Aydınlanma düşüncesinde, entelektüel, toplumsal koşullarıyla tanımlanmaz, evrensel bir değerler sisteminin taşıyıcısı kabul edilir. Aydınlanmanın entelektüele atfettiği rol –rasyonelliğin hayata geçirilmesi yoluyla- insan haklarına, eşitliğe ve hukukun üstünlüğüne saygıyı tesis etmesi ve garanti altına almasıdır. (…) Entelektüel, herhangi bir bağdan azade düşüncenin garantörü, evrensel insan rasyonalitesinin ifadesidir. Bu anlamda da demokrasinin garantörüdür.” (2)

 Entelektüelin evrensel konumlanışı, sanırım, bize, kendi siyasal coğrafyamızda ‘sol’ entelektüel kimlikten söz ederken, ‘bize özgülük’ten (‘bize mahsus’luktan) bağımsızlaşarak konuşma sorumluluğunu da yükler. Bu, işin, benim kaygımla ilgili boyutu; Berardi, asıl, entelektüelin ‘rasyonalite’ üzerinden (yani, Aydınlanmacı geleneğe yaslanarak) hayata müdahil oluşunun, ‘bilgi’ye haddinden öte -hayatı yapılandırıcı- bir güç vehmedişin örneği olduğuna da işaret edecektir –ki, Feuerbach Üzerine Tezler’in 11.si de ona delalet etmektedir (“Bugüne kadar filozoflar yalnızca dünyayı farklı biçimlerde yorumladı; halbuki mesele onu değiştirmektir”). 

O anlaşılmaktadır ki, “Marksist entelektüeller kendilerini sınıfsız bir toplumu ortaya çıkaracak tarihsel sürecin enstrümanı olarak” (3) görmüşler; ‘komünist proje’yi de, doğru/isabetli tespitin (‘kuram’ın/ ‘bilgi’nin) dünyayı değiştirici gücüne havale etmişlerdir: Sınıf hegemonyası ve ücretli emek ilga edilmelidir! Şimdi; ‘sol entelektüel’ kimlik denen şeyi (kendisini ayırt ettirici) bu temel vasfa sınırlar ve tarihsel/olgusal örnekleri içinde sınıfta kaldığını söylersek, yanlış bir şey söylemiş olmayız. Bunu ben de (‘kuyerel’e de verdiğim makalemde) işlemeye çalışmıştım: Sınıfta Kalmamak İçin ‘Psikanalitik Duyarlıkla’ İdeolojik İkmal. Ancak; ‘ideoloji’nin (‘ideoloji pratik’in), ihmal edilmiş o yollara akıtılabilmesi (ya da, o güzergâh boyunca mütalaa edilebilmesi) için, solu sol yapan temel değerlerden hareketle ‘ikmal’i gerçekleştirmek gerektiği gerçeğini de unutmamak şartıyla. (Geçerken hatırlatayım, yine Tezler’de Marx, gerçekliğin, salt ‘somut’ olarak değil, ‘insan faaliyeti’nde –pratikte- somutlanan şey olarak değerlendirilmesinin de ‘materyalizm’e dahil olduğunu [Tezler, I] vurguladıktan sonra, misal, Tezler III’te de, şunları söyleyecektir: “İnsanların hal ve şartlarla terbiyenin mahsulü olduklarını, binaenaleyh değişik insanların değişik hal ve şartlarla değişik terbiyenin mahsulü olduklarını söyleyen materyalist doktrin, hal ve şartları değiştirenin insanlar olduğunu ve bizzat terbiyecinin de terbiye edilmesi gerektiğini unutuyor. (…) Hal ve şartlardaki değişmeyle insan faaliyetindeki değişmenin birbirine uygunluğu ancak inkılâpçı [devrimci] pratik olarak tasavvur olunabilir ve rasyonel bir şekilde anlaşılabilir”. [4])

 Evet; Marx, yabancılaşma tespit ve tanımını, ‘endüstriyel kapitalizm’ koşullarında yapmıştı. İşçinin, belli bir mekân ve zamanda üretimde bulunduğu, emeğin tekrara dayalı döngüselliği içinde sömürüldüğü koşullarda. Marx’ın, ürünün değerinin, ‘toplumsal olarak o ürünü üretmek için gerekli emek zamanı’ ile ölçümlenip sabitlenebileceğini öngördüğü zamanlarda. İşçilerin, işyeri komitelerinde, politik örgütlerde ya da sendikalarda sermayeye karşı örgütlenip toplumsallaştıkları zamanlarda. 

Sınıf çelişkisinin (dolayısıyla, çatışmanın) daha doğrudan, daha somut yaşandığı koşullarda, yabancılaşmayı tanımlama ve müdahale menzili daha kısa idi –aşikâr. O görünürlüğü içinde ‘devrimci politika’ da daha çelişki odaklı ve anlaşılabilirdi. Lakin, temel çelişki (emek-sermaye ilişkisi) esasta değişmemekle birlikte, üretim süreçleri, emek gücünün istihdamı ve emeğin üretken nitelikleri giderek değişti/dönüştü. Kapitalizm kendi doğasına sadakatle ‘evrimleşti’. Burada, mesele, sosyalistlerin/komünistlerin evrimleşememeleri, kendi sınıfsallıklarına vuran siyasi ve iktisadi kapitalizm dalgalarına, sınıfsal/nesnel duruma içkin olduğu öngörüsü ile yattıkları ‘devrim’ hülyalarında yakalanmaları idi –kanımca (Tezler III’ten çakılmış, ‘sınıf’ta kalınmıştı bir bakıma). 

Günümüz post-endüstriyel koşullarında, zorunlu emek zamanı azaldı. Makinelerce ikame edilen (ki, zihinsel emeğin simülasyon örnekleridir bu makineler) ya da sendikasız, vahim derecede düşük ücretlerle çalışan dünyanın ücra köşelerindeki işçi yığınlarınca üstlenilen sınai işlerin önemli bir kısmı (birinci dünya ülkelerinde) ortadan kalktı. Gelişen teknoloji ile serbest kalan (açığa çıkan diyelim –kimyasal bir tepkime gibi) emek gücünün bir bölümü, yaşanan politik kırılmalarla da birlikte memnuniyetsizce kayıplı koşullarını kabullendi (“[y]edek sanayi ordusu küreselleşmeyle birlikte muazzam biçimde büyür, bu da ortak bir siyasal gücün yaratılmasını son derece zor bir hâle sokar. Diğer bir deyişle, kolektif muhayyilenin infilakı, müşterek bir muhayyel evrenin biçimlenmesini neredeyse imkânsız kılar” [5]), bir bölümü ise, ‘siber uzama ve zamana’ savruldu. (6) Kapitalist dünyadan söz ediyorsak eğer, İkinci Büyük Savaş sonrası gelişen ‘sosyal demokrasiler’ ve ‘sosyal devlet’le birlikte ‘klasik liberal demokratik’ koşullar da aşıldı –gözden düştü. İnsanın, kendi, öteki ve nesneler dünyası ile ilişkisinin, bütünlük ve derinlik duygusunun yittiği, varoluşsallığın ‘hipergerçeklik’ katında tarumar olduğu ‘neoliberal’ günlere geldik dayandık. 

İşte, bu (neoliberal küresel/mahalli) ahvalde, ‘sol’un, ‘sağ’ın belirleyiciliği ve kuşatıcılığında hükümsüz ve münasebetsiz olduğunu söylemek, sol gelenekten geliniyorsa eğer, yaşanmakta olan ‘yabancılaşma’nın günümüzdeki ‘sol entelektüel’ karşılığı olsa gerek.  

Devam edelim…           

           __________________________________________________

1. Ruh İbaşında/ ‘Yabancılaşmadan Otonomiye’/ Franco ‘Bifo’ Berardi, çev. Fırat Genç, s. 20. 
2. A. g. y., s. 25.
3. A. g. y., s. 26. 

4. Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu [F. Engels], ‘Feuerbach Hakkında Tezler’ [1845, Karl Marx], çev. C. Karakaya, Sosyal Y. Bu arada, 1844 Elyazmaları’nın da, ancak, 1957’de (Werke, Dietz Verlag, Berlin) yayımlanmış olduğunu hatırlatalım. 

5. Ruh İşbaşında/ s. 66. Ya da, “[s]ermayenin yersiz yurtsuzlaşması, işçilerin kendi topluluklarını kurmaları için gereken zamandan çok daha çabuk gerçekleşti” (a. g. y., s. 82). 

6. Bilişsel/iletişsel ağın zihinsel emek gücünü tümzamanlı olarak kuşatışına değinen Berardi şöyle söyler: “Bilişsel emek âleminde neler oluyor? Nasıl oluyor da bu yeni tür işçi, emeği hayatının en ilgi çekici parçası addediyor, işgünlerinin uzamasına karşı çıkmadığı gibi, kendi iradesiyle uzamasını dahi tercih edebiliyor?” (a. g. y., s. 77). 

“Gündelik hayatta erosun yitip gitmesinin bir sonucu, kişinin arzusunu, ötekini rekabetin kuralları uyarınca –yani bir tecrübe, haz ve zenginleşme olarak değil de tehlike, yoksullaşma ve sınırlanma olarak- algılamaya alışmış bireylere narsisistik takviye temin eden yegâne yer olarak işe yatırmasıdır” (a. g. y., s. 77-78). 

“İş karşısında yeni bir memnuniyet hasıl oldu, çünkü ekonomik olarak hayatta kalmak giderek daha zor bir hal alıyor, gündelik hayat giderek yalnızlaşıyor. Metropoliten hayat o denli üzücü bir halde ki, onu para karşılığı satmaktan asla yüksünmüyoruz” (a. g. y., s. 80).

 “Komuta işlevi bundan böyle fabrikada konumlanan hiyerarşik bir dayatma değil, emek zamanın her parçasına sızan, her kademeye yayılmış yersiz yurtsuz bir işlevdir. Ağ iletişiminin hiyerarşik olmayan karakteri tüm bir toplumsal emek döngüsünde hâkim hale gelir. (…) üretim eylemi üzerinde doğrudan ve iradi bir komuta güden bir önceki dönemin formel hiyerarşileri biçiminde olmasa da yeni ve gelişmekte olan bir bağımlılığın üzerini gizleyen ideolojik bir kurgudur” (a. g. y., s. 84). 

“Endüstri işçileri, sürekli olarak performe ettikleri üretim edimi karşılığında ücret alabilmek için günlerinin sekiz saatini belirli bir yerde gerçirmek zorundaydılar. Üretimin hareketliliği işçileri zamanda ve mekânda hareketsiz kılan montaj hattıyla mümkün olmuştu. Enformasyon işçileri ise siber uzayda sürekli hareket halindedirler. (…) Cep telefonları sermayenin rüyasını gerçek kılıyor; üretim döngüsünün ihtiyaç duyduğu anda her bir zaman atomunu massediyor. İşçiler bu şekilde tüm günlerini sermayeye sunuyorlar, ancak sadece zamanlarının hücreselleştirildiği anlar için ücret alıyorlar” (a. g. y., s. 85).