SPİNOZA: Bir Hakikat İfadesi (1)


SPİNOZA: Bir Hakikat İfadesi (1)



Aşağıda, Çetin Balanuye'nin 'bir hakikat ifadesi' olarak, bizi, Spinoza'nın dünyasına 
sokan kitabı ile ilgili değerlendirmemi okuyacaksınız. Genel anlamda 'siyaset'
 düzleminde kendi ifadesini kuran bu sayfa (kuyerel.org) takipçileri için de, Spinoza'nın, 
merkezine 'ruhsal/tinsel-bedensel' varoluşsal bütünlüğü ile 'insan'ı koyan felsefesi ve
 'teoloji-politik'inin ('pratik felsefe') çok kıymetli olduğunu/olacağını düşünüyorum.
 Balanuye'nin çalışmasının, yüksüz/serinkanlı yaklaşımı ile açtığı Spinoza dünyasına -
giremeyenler için de- ayartıcı olmasını dilerim.

 

 

 

Çetin Balanuye (2), çok doğrudan (ilgili ‘felsefi/siyasal’ bütünlük içinde kalarak) anlamaya özenmiş Spinoza’yı. Bir başka bakışa, felsefi/siyasal bir başka ‘eleştirel duyarlık’ kaynağına itibar etmeden, bilimsel serinkanlılık, yüksüzlük ve sorumlulukla geçmiş Spinoza külliyatının içinden. ‘Bir Hakikat İfadesi’ olarak okuduğu ‘Spinoza’yı, olabildiğince hakiki manasında anlamayı ve anlatmayı seçmiş -‘tutkusallık’tan uzak durarak. Yoksa, “Nesnel bir mesafe ve akademik bir serinkanlılığı hızla terk edip, aşkla ya da tutkuyla anlattığınız birine dönüşebilir Spinoza,” ki, bu da, “Bizi tutkulara karşı sahici gerekçelerle uyaran bir filozofa verilebilecek belki de en büyük zarar,” (3) olacaktır, diye de uyarmış, tüm –muhtemel- heveskârları.

 

Balanuye, Önsöz’ünde, bilhassa, “İçinde sonsuz farkoluşlar, bireyleşimler ve çözülüşler içeren, ama aynı zamanda tek bir bütün olarak bilimin konusu olan doğa; düşünce ve bedenle bir ve aynı şey olan insan kavrayışı; belirlenim kavramı; duyguların üzerimizdeki güçlü yönlendiriciliği”ni vurgulamış Spinoza felsefesi adına. Ve, genç bir öğrenci iken kendisine Spinoza’yı sevdiren hocası ve dostu Ulus Baker’i anarak bitirmiş önsözünü (Nisan, 2012).

 

Evet; ol minval üzre önsözden çıktığımızda, ilk durağımız, Spinoza’yla Tanışmak oluyor. ‘İnsan’a ayrıcalı/ayrıcalıklı (hiyerarşik) bir güç vehmetmeyen, tüm varoluşları olduğu denli, insanı da ‘doğal güç’ü ile muhatap alan/‘hak’kını gözeten bir Spinoza ile tanışıyoruz, öncelikle. İnsanın, ‘sonsuz doğa’ demek olan ‘Tanrı’/‘Tanrısal töz’den ayrışmalarla kendi kipliklerine, (Balanuye’nin seçimi ile, ‘tarz’larına) yapılanan öteki örneklerden biri olarak değerlendirilişi, Spinoza’nın şahsında –bilimsel, felsefi ve ahlaki anlamda- tam bir kopuştur (‘İnsanın özü zorunlu varoluşu içermez’!) Dolayısıyla, Spinoza’nın insan varoluşsallığına bakışı, hem alçakgönüllü, hem de (olan biteni aynı tözselliğin içinde –herhangi ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmeden ele alışı çerçevesinde) ‘içkin’ (‘aşkın’lığa itibar etmeyen, tek tözün/doğanın dışında ya da üstünde bir başka irade tanımayan) bir bakıştır. (4)

 

Platoncu aşkın formlar, Aristotelesçi töz anlayışı ve Stoacılık, İbn Sînâ, İbn Rüşd, Maimonides, Farabi, Erasmus, Bruno, Copernicus, Galileo, Kepler, Newton, Descartes ve Hobbes… kendi öncelleri olarak önemli Spinoza için. Sonrasını sonraya bırakalım; ama, daha, 1663 yılında (dünya gözü ile gördüğü iki kitaptan biri [Teolojik Politik İnceleme’dir ötekisi]  –hatta, üstünde kendi adı bile yazılıdır!) yayımlanan Descartes Felsefesinin İlkeleri’nde, bir yandan geometrik yordamla söz konusu felsefenin ilkelerini ortaya koymuş, bir yandan da kendi felsefi yöneliminin nasıl ayrışmakta olduğunun ilk işaretlerini vermiştir, Spinoza. Ama düşünün ki, daha oraya gelmeden, 1656’da, henüz 24 yaşında ve herhangi bir basılı eseri ile görüşlerini ortaya koymamışken, Yahudi cemaatinden aforoz edilivermiştir.

 

Geçerken değinelim (Balanuye de onu yapıyor); giderek ayışan/kopuşan felsefi bütünlüğü içinde, Spinoza, ‘siyasi’ düzlemde de kendi öncellerinden apayrı bir yere yerleşiyor. Sözgelimi, Hobbes’un Leviathan’ında ortaya koyduğu, hak devri meselesinde: Etika’daki –‘düşünce’ ve ‘uzam/beden’ nitelikleri ile doğanın sonsuzluğunda kipselleşen- insan, gücü kadar hak edendir. Ancak, gücümüzü (etkenliğimizi) artıran, ‘yararlı’ olana yönelmekse; en yüksek yararlılık da başkaları ile birlikte ortak yarara yönelme eylemliliğidir. Hobbes, tekil güçten kaynaklanan doğal hakkın (toplumsallığın selameti adına) geri dönüşsüz şekilde ‘Devlet’e terkine uyarlı bir toplumsal ‘sözleşme’yi benimsemişken, Spinoza, en yüksek yararlılığa doğru yol alma serüveni içindeki toplumun (o gereksinimine yanıt verip vermeme ölçüsünde) devletle (‘egemen güçle’) ilişkisini gözden geçirme/dönüştürme ehliyetini önemsemiş, öne çıkarmıştır. Bu ise, Spinoza’yı, hem ‘teoloji’nin müdahalelerinden arındırmak üzere ‘verili dinsel olanın’ eleştirisine, hem de anılan en yüksek yararlılık öngörüsü bağlamında ‘demokrasi’ fikrine taşıyacaktır.

 

Öncesinde, Kavrayış Gücünün Düzeltilmesi Üzerine İnceleme (Tratise on the Correction of the Intellect), Tanrı, İnsan ve İnsanın Huzuru Üzerine Kısa İnceleme (Short Treatise on God, Man and His Well-being) ve andığımız Descartes Felsefesinin İlkeleri’ni yazmış olan Spinoza, Etika’da, Tanrısal tözden insanın varoluşsallığına, oradan, insanın [bir ‘politik-beden’ olarak] öteki ile ilişkisine uzanan yolun felsefi karşılığını kuracak, Çetin Balanuye de, fevkalade (ya da, Etika özelinde zor kotarılabilecek) yalın, anlaşılır bir dille, elimizden tutarak o uzun yolun yolculuğuna çıkaracaktır bizi.

 

Etika’da, Spinoza, Öklid’in ‘geometrik’ kanıtlamalı dilini kullanır. Balanuye’nin de belirttiği gibi, bu yönelim, hem ‘teolojik’, hem de ‘felsefi’ ayrışma yönelimindeki Spinoza’ya, daha az dirençle karşılanmasına yardımcı olacak yüksüz/nesnel bir dil içinde eyleme şansı vermiş olabilir. Zira, söz konusu yordamla, her bölümde, öncelikle, ‘tanım’ ve ‘belit’ler (aksiyom) sunulmakta, sonrasında ‘önerme’ler ortaya konup ‘kanıtlama’ları gerçekleştirilmekte ve giderek, önermeler arası geçişlilikle anılan felsefi bütünlük (ilmek ilmek) örülmektedir. 1660 ile ’65 arası Etika’nın ilk üç bölümünü yazar Spinoza. Gördüğü lüzum üzere ara verir ve ’65-70 arasını, Teolojik Politik İnceleme’nin yazımına hasreder. Döner, son iki bölümü de, ’70-75 arasında tamamlar.

 

Etika’nın ilk bölümü ‘Tanrı Hakkında’dır. Bir başka ifadesi de [sonsuz] ‘Doğa’ olan tek ‘töz’ün karşılığıdır, Tanrı. Kavranılması için başka bir fikre ihtiyaç duymayan -doğrudan/kendiliğinden kavranan-, nedeni kendisi olan (causa sui), doğasının zorunluluğu ile var/olan, başka bir iradenin güdümü olmaksızın sonsuzca eyleyebilirliği anlamında özgür olan (Natura Naturans –ki, onun, farklı tezahürleri, belirişleri Natura Naturata olarak anılacaktır), söz konusu tözün özünü imleyen sonsuz sayıda niteleyeni (sıfatı, ifadesi) olan Tanrı/sallık.

 

Kitabın ikinci bölümü, ‘zihin’ ve ‘beden’ olarak insana yoğunlaşır (‘Zihnin Doğası ve Kökeni Hakkında’). İşte; Descartes, zihin ve bedeni iki ayrı varlık düzlemi olarak görürken (‘ikicil/düalist’ yaklaşım –ki, günümüzde hiçbir bilimsel karşılığı yoktur), Spinoza, zihin ve bedeni, bir ve aynı şeyin (aralarında ‘nedensellik’ ilintisi kurmadığı) iki ayrı ifadesi olarak değerlendirir (‘tekçil/monistik’ yaklaşım). Böylelikle, zihin ve beden (düşünce ve uzam) niteleyenleri ile Tanrısal töze bağlanan (ama varoluşu zorunluluk içermeyen) bir ‘insan’ tanımı yapılmış olur.

 

Üçüncü bölümde (‘Duygulanışların Kökeni ve Doğası Üzerine’), Spinoza, ‘conatus’ kavramını getirecektir. Varlığın ‘var kalma’ ısrarıdır, ‘conatus’. İnsanın özünden/doğasından kaynaklanan ve varoluşsallığın sakınımına hizmet eden ‘iştah’ımızın (‘appetitus’ [ben, itki karşılığını seçiyorum –bir farkındalık olarak zihinle, bedensel bir değişki olarak bedenle ilişkilidir]) ateşlediği  şeydir, ‘conatus’. Varkalımımızı temin etmek üzere ‘yararlı’ olana (o anlamda ‘iyi’ye) yönlendirendir.   

 

Dördüncü bölüm, ‘İnsanın Köleliği ya da Duyguların Gücü Üzerine’dir. Eğer, doğamızdan kaynaklanan ve varkalımımızı temin üzre bizi yararlıya yönlendiren ‘conatus’ uyarınca yaşarsak, etkenizdir. [Toplumsal politik beden de, ne denli ‘conatus’ları uyarınca davranan insanların birleşik bedeni ise, o denli, ortak yarara/en üst yararlılığa doğru yönelen ‘demokratik’ toplumsallık eylemliliği içinde olacaktır.] Etkenliğimiz, bizi yararlıya yönlendiren şeyin hayatla buluşan bilgisine sahip olmaklığımızdan (Spinoza bunu ‘ikinci türden bilgi’/güvenilir, nedenlerin yeterli bilgisi olarak anar) kaynaklanır. İşte; böylesi bir yolu (‘ussalık’ yolunu) tutturamamak, duygulanışların/tutkuların (birinci türden/yetersiz, bulanık bilgilerin) belirleyiciliğinde (esaretinde/edilgence) yaşamak demektir ki, pusulayı şaşırmış, ‘conatic’ güzargâhtan sapmış olmaklığımız anlamına gelecektir.

 

‘Zihnin Gücü ya da İnsanın Özgürlüğü Üzerine’ başlıklı son bölüme dair söz alırken, Balanuye şunları söyleyecektir: “Her ne kadar duygulanışların belirleyici gücünü bu bölümde de inkâr etmese de, Spinoza için insan zihni terapatik bir biçimde duygulanışlarla belli ölçülerde başa çıkmayı öğrenebilir ve üstelik eğer bilgelik yolunda karşılaşmalarını sabırla kavrayabilirse, Tanrı’yı entelektüel bir dinginlikle sevmeyi ve hakikatin sürekli aydınlığıyla yaşamını olanaklı en yüksek düzeyde mutlu sürdürmeyi başarabilir”. (5) Sözü edilen, ‘üçüncü türden bilgi’ ile donatılı (ki, oraya da, ikinci türden bilgi üzerinden ulaşılacaktır) bilgece, ‘erdemli’ bir hayattır: Tanrısal tözden kaynaklanan ‘upuygun’ fikirlerle (Tanrı’nın doğasının zorunluluğunu idrak ederek) = ’entelektüel Tanrı sevgisi’ ile yaşamak.

 

Balanuye, erdemli bir hayatın kurucu felsefesinin işlendiği Etika’dan sonra, Teolojik Politik İnceleme’yi ele alır. Tanrı’nın bilgisinin ‘upuygun’ bilgi olduğu, aracı gerektirmediği; upuygun bilginin ‘conatus’ uyarınca yaşamayı (en uygun yasaya bağlılığı) temin ettiği; kutsal kitaplar Tanrı’nın özüne ilişkin bir söylemle kendilerini kuruyorlarsa, evrensel (her yerde herkes için aynı doğrulukla geçerli) olmalarının kaçınılmazlığı; Tanrı’nın özünü yansıtacak kutsal kitabın ‘tabii ışık’ı aktarması gerekliliği; Tanrı doğa ise, hiçbir tanrısallığın doğaüstü olamayacağı… gibi, ‘teolojik’ olanların yanı sıra, Balanuye, ‘politik’ vurguları da aktarmıştır, söz konusu yapıttan: Üstün (yönetici) güç, kendisine devredilmiş hakkın dayandığı güçten daha fazlasını  kullanıyorsa, bu, ‘irrasyonel’ bir durumdur ve yürümez; neyin günah, neyin sevap olduğunun ölçüsünü üstün güç koymalıdır; akıl yürütme/düşünme, yargı/kanaat oluşturma ve neye inanacağını seçme, özgürdür, ancak, düşünceyi ifade özgürlüğü üstün güce zarar verdiği noktada sınırlanabilir, üstün gücün kararları dışında eylemsellik olamaz (ifade özgürlüğü de bu türden eylemleri teşvik edici olamaz), uymayanlara her türlü yaptırım mübahtır ama, üstün gücün karar alma yeterliliği/yetkesi de, devraldığı (elinde tuttuğu) güç-hak oranındadır...

 

Kitapta son olarak, Politik İnceleme ele alınmakta (‘Etkilenmeler’ başlıklı son bölümü de unutmayalım). Balanuye, hem Teolojik Politik, hem de Politik İnceleme’de, Spinoza için, egemen gücün niteliği ne olursa olsun, gücü kullananla ötekiler arasındaki ‘ilişki’nin önemli olduğu kanaatini vurgular. Egemenin, gücü kadar hak kullanabileceği, söz konusu gücünse akıllıca eylemek suretiyle elde tutulabileceği vurgusu, Politik İnceleme’de de yer alır. ‘Monarşi’, ‘aristokrasi’ ya da ‘demokrasi’lerde belirleyici olan, insanların ‘irrasyonalite’lerinden kaynaklanan tutkusallıklarının nasıl çekilip çevrildiğidir. Kimsenin kimsenin egemenliği altında olmadığı; kamu görevi üstlenebilen ve yüce mecliste oy kullanabilen onurlu insanların siyasi düzenidir demokrasi ve Spinoza’nın felsefi/siyasal açılımı da demokrasiye doğrudur.

 

Çetin Balanuye, kitabının kapak yazısında şöyle diyor: “Spinoza felsefesi ilk karşılaşmada pek çok okuru tedirgin edebilen bazı özelliklere sahiptir (…) Bununla birlikte, küçük bir yardım alarak ve makul bir dikkat göstererek okunduğunda bu büyük sistem kendini serbestçe açacak, okurla güçlü bir bağ kurmayı başaracaktır. Spinoza: Bir Hakikat İfadesi’nin temel amacı bu küçük yardımı sağlamaktır”.

 

Kendisi için küçük, okurları için fevkalade kıymetli olan yardımları adına şükranlarımı sunmak isterim, Balanuye’ye.  

 

                       _____________________________________

1. SPİNOZA: Bir Hakikat İfadesi/ Çetin Balanuye, Say Y., 2012.

 

2. Yazar Çetin Balanuye, Akdeniz Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir. İngiltere Eğitim Felsefesi Derneği’nin de üyesi olan Balanuye’nin, ‘içkinlik’ düşüncesi çerçevesinde Spinoza-Nietzsche-Deleuze ile gelişen minör geleneğe odaklı akademik ve popüler çok sayıda yayımlanmış çalışması olduğunu, ayrıca, Ethico-political Acts of Desire adlı doktora tezinin de yurtdışında (Lambert Academic Publishing, 2010) yayımlandığını (elimizdeki kitabın yazar hakkında düzenlediği sayfadan yararlanarak) aktarmış olayım. 

3. s. 40.

 

4. Böylelikle; doğa içinde insana ‘narsisistik’ yüklenimiyle ayrıcalı/klı yer açan genelgeçer yaklaşımlardan (öncesindeki Copernicus’un, insanın ayağını bastığı dünyayı merkezi değerinden alaşağı edişi, sonrasında, Darwin’in, soyumuz sopumuzla ilgili ‘nezih’ yaklaşımları geçersizleştirişi ve Freud’un, insanın, aklı ile maruf kimliğini bilinçdışına hesap verir konuma düşürüşü ile kurulu ortak hatta yerleşmek suretiyle) kopuvermiştir, Spinoza. 

5. s. 184.