Taraf dersleri (*)

 

Taraf dersleri (*)

 

‘Barış’ diye adlandırdığımız, lakin, adına rağmen nice kavgaya yol açan sürecimiz, okuru olduğumTaraf gazetesinde de yeni bir çatlamaya yol açtı –dahası, içinden göçertti. Bu yazıda, muradım, barış değil, ‘Taraf gazetesindeki göç’ sürecini çözümlemeye (anlamaya ve ders çıkarmaya) çalışmak –daha çok.

Gazetenin sahibinin, gazete yazarlarından (ya da, çalışanlarından) birini, ‘Genel Yayın Yönetmeni’nin haberi olmadan işten çıkardığını öğrendik ilkin. Oldu bittiye maruz kaldığını hisseden ‘Yönetmen’ Oral Çalışlar, yazılı bir açıklama ile (twitter’dan), ilgili çevreye, yaşanan uygunsuzluğu bildirerek istifa ettiğini duyurdu ve hemen hemen tüm gazete yazarları da ‘Yönetmen’in tespitlerine katıldıklarını yine yazılı olarak ifade ettiler. 

Evet; aynı konumda olanların (zihinsel emeklerini sunan yazarların), o çabaya sermaye koyan işverenle yaşanan çatışmada tavır almaları hem çok doğal, hem de ahlaki bir gereklilik. Peki, neredeyse topyekûn işten ayrılmak ne kadar uygun ya da olana denk? O vakte dek, sermayeye karşı konumlarını nasıl belirlemişlerdi -ki? Ya da, çalışanların mağduriyeti bağlamında tavır almak üzere hangi nesnel zeminde ortaklaşmışlardı? Nihai manzaranın müsebbibi bu olmamalı. Üstelik, -işin ahlaki, hukuksal ve emek/ sermaye temelli boyutu bir yana- biz okurlar (hatta ayrılan yazarlar), işinden çıkarılan yazarın (daha sonra da, Markar Esayan’ın) neden çıkarıldığını biliyor muyduk? Hayır.

Açıklığın olmadığı yerde –yanılma payıyla birlikte- yorumun meşruiyeti olsa gerek: Ayrılan bazı yazarların veda yazılarından anladığım, ‘ayrılma rüzgârı’nın ayrılışlarında belirleyici olduğu. Çalışanın (maddi-manevi) mağduriyetini gidermek, kaybın geri kazanımı idiyse murat edilen; o değil. Zira, topluca ayrılmanın yaptırımsal/ dayanışmacı bir eylem olmadığı aşikâr. 

Bazı yazarlarsa, ayrılış yazılarında, Taraf’ta yaşanan iç çatışmalı ve huzursuz havanın gelenekselleşmeye yüz tuttuğundan –ve tahammülfersâ olmaklığından- dem vuruyor (ki, birazdan söyleyeceklerimle örtüşmekte). Ama, en açıktan (ve efelenerek) dile getirilen, çatışmayı da başlatanların ileri sürdüğü (Oral Çalışlar’ın da altını çizdiği), şu iddia: ‘Burada, amasız barışa tahammül yok –bütün olan biten budur!’ (‘zamanında Ahmet Abi’nin yaptığı gibi; doğru ata oynamıyorlar’.)

Peki, benim bu olup bitenden ve Taraf mektebinden edindiğim dersler ne?

1. Bir gazetenin kimliği, yalnızca ‘nesne’ olarak ‘neye’ yöneldiği ve onu ‘nasıl’ ele aldığından değil, aynı zamanda yaşayan (organik) bir kimlik olarak kendini hayata geçirişinden menkuldür. Hayata; tarihsel/ toplumsal yüzleşme, hesaplaşma, hesap verebilirlik, vesayet(ler)e karşı olma, açıklık ve saydamlık duyarlılığı ile bakarak kimliğini kurduğunu söylüyorsa bir gazete, -söylediği, kimliğinin aynası olacaksa- aynı duyarlığı, kendi somut varoluşsallığı adına da esas tutmasını bekleriz. Gazetesinin içinde neler olup bittiğinden haberdar edilmeyen okur ve yazarları ile Taraf gazetesi böyle bir beklentiyi karşılayamamıştır. Son gelişmelerden bir öncesinde, ‘Taraf miti’nin baş mimarı Ahmet Altan, pat! diye ayrılmış, okurun ağzı açık kalmıştır –misal. Ya da, sulh zamanlarında dahi birçok yazar, yazar kalabalığının arasına okurun haberi olmadan katışmış, birçoğu, okurun muhabbetini istismar edercesine (bir ‘helallik dahi istemeden! –moda ya!) uçup gözden kaybolabilmiştir. Taraf gibi ‘müstesna’ bir gazeye yakışır denetimci ve yaratıcı okur katılımı bir yana, o zarafet (‘gel-git’lerden haberdar edilmek) dahi çok görülmüştür okura (hatırlarsınız, sevgili Ahmet Altan da yok olmuştu bir vakit ortalıktan da, okur beyhude meraklanmış idi peşinden.)

2. Ahmet Altan’ın nihai ayrılışının sebebi odur ya da değildir (1’deki maluliyetten dolayı kesin bilgi sahibi değiliz); lakin, Altan’ın, özellikle ‘Referandum’ sonrası, Başbakan Tayip Erdoğan’ın şahsında tecessüm eden tek adam baskınlığını (‘otokratik’ zihniyet ve tavrı) eleştiren köşe yazılarına, ‘çocuklar’ının zehirli bir dille mukabele edişi, Taraf’tan nasiplendiğimiz ikinci dersin de konusu olmakta. Zehrin ayarı terbiyelerine verile; ancak, ‘demokrasi, özgürlükler, vicdan-adalet’ ilkeselliği ile eleştirene, ‘Sen onun niyetini biliyor musun ki; bak gör neler de yapacak, şaşacak kalacaksın’ tarzında (gazeteci ‘yüksüz’lüğü/ nesnelliği ile bağdaşmayacak) mukabele dili, sanırım, Altan’ın roman yazarlığına can havli ile rücu edişi kadar, bugünkü çatırdama ve kopuşmayı hazırlayan zemini de hazırlamış olmalı. Kıssadan hisse şu: Gazeteci, ‘barış, demokrasi, özgürlük ve eşitlik’ ilkeselliği ile ‘eleştirel gerçekçi’ bir tutum izleyerek (‘hakikat’e dönük sorumluluğunu bir ân dahi unutmadan!) hayata müdahil olmak zorundadır. ‘Kendi kutsalına aidiyet’i ile söz yarıştırmak (ki o işin yeri, ‘kutsallaştırmanın meşru addedildiği’ mekânlardır) gazeteci kimliğine yaraşmadığı gibi, gazetenin edebine de halel getirir; ziyade huzur kaçırır.

3. Gazetenin, belli ilkesellikler dahilinde hayata müdahil olduğu örneklerinde de göze çarpan ‘öznelci’ vurgularını bir yana korsak (‘Daha karpuz kesecektik!’ –gibi); gazete, kendi kısa tarihi içinde sonunu hazırlayan dili kura kura bugünlere geldi –üçüncü dersimiz de oradan mülhem. O dil, sanırım, en sarsıcı biçimde, Halil Berktay tarafından içe büküldü. 1 Mayıs 1977 münasebetiyle eleştirel Türkiye sol tarih okumasına soyunan Berktay, eleştirisinin kalkış noktası itibarıyla (‘sol ve şiddet’), başlattığı tartışmayı zenginleştirecek insanları dahi dışlayan, aynı gazetede yazan bazı yazarları -andığı şiddetin içinde mütalaa etmek suretiyle- töhmet altında bırakan hoyrat bir dil tutturdu. Gazete, kendi uygun zeminlerinde tartışmaya imkân tanımak yerine, çarpıcı bir tarihsel gerçekliğin açığa çıkarılışı havasıyla söz konusu iddiayı ilk sayfasına taşıdı! Nâbi Yağcı ve -mahut dilin peşinden gidenlerin marifetiyle- Ümit Kıvanç ayrılmak zorunda kaldılar gazeteden (mayıs, 2012). Daha öncesinde, Oya Baydar’ın yazar tavrını, ‘Pavyondaki namuslu kadın’ teşbihi ile betimlemiş olan (mayıs, 2009) Ahmet Altan, andığım olay nedeniyle gazeteden ayrılanları da, ‘Greto Garbo Sendromu’ benzetmesi ile yâd etmeyi seçerek –sonradan kendisine de uzanacak- dilin sivrilmesine katkıda bulunmuş idi. (Hatta, mahdumun, ‘Hadi başka kapıya!’ diye Roni’de sivri dilini talim ettiğini de hatırlamakta şu yaşlı belleğim.)

Son ders: ‘Barışma’ da, ‘barış’ olacak ve kalıcılaşacaksa, ‘hakikat’e itibar ve ‘hakikatlilik’ ile olacak. O ise, ‘samimiyet’, ‘serinkanlılık’, ‘yansızlık’ ve herhalde, biraz da efendiliğe muhtaç. Son dersin hissesi ise; ekmek tedarikinin aciliyeti, fırın(cı)ların kırkar kırkar bir araya gelmek suretiyle seferber olmalarının ehemmiyeti.

_______________________

Oya Baydar yazarı olarak çıkardı derslerini, ben okuru olarak.