‘Yeni sol’ için bakınırken/ 1


‘YENİ SOL’ İÇİN BAKINIRKEN / 1


‘80 sonrası ‘psikiyatri’ tahsil ettim (İstanbul Tıp Fakültesi’nde). Hem oradaki hava ‘akademik’ olmaktan ziyade ‘bürokratik’, hem de, içine girdiğim ‘psikanaliz’ süreci ‘tedavici özerkliği’ni davet edici olduğu için üniversitede kalmayı düşünmedim (zaten, tutulacak kadar uygun olmadığımı da keşfetmişlerdi herhalde).

 

Eğitim faslı biraz daha önceden başlıyorsa da, 1989 ile 1996 yılları arasında psikanalizden geçtim. Psikanaliz, kişinin, bir analist eşliğinde, -özgür çağrışımları ile- verili kendinden kalkarak, onu kendi yapan tarihçe içinde yolculuğa çıkması, kendi tarihçesi içinde kendi ile yüzleşmesi, bir başka deyişle, bugününü içeriden anlama, geçmişinden kalkarak müstakbel kendini kurma çabasıdır -en genel anlamında. Tabii, hemen bir hatırlatma olsun; psikanaliz, kişinin kendisine indirgenen bir tarihçe içinde yol almakla kendini sınırlamaz, ilişkileri içindeki kişisel tarihçesinde yol alır -ki, buna, psikanaliz, ‘nesne ilişkileri’ der (yani, en az Marx/ Marksizm denli, ‘ilişki’si içindeki insana duyarlıdır).

 

Söz konusu yolculuğun ve deneyimlerin ilk verimi Birey Sorunsalı / ‘Psikanaliz ve Eleştirel Bir Bakışla Marksizm’ (Papirüs, 1999) oldu benim için. Yani, ilkin, -entelektüel düzlemde- Marksizmle ilişkime bakmış, geçmişimdeki ‘sosyalist pratik/kuramsal gerçeklik’le yüzleşmiştim. Evet; ‘bilimadamının kendiliğinden felsefesi’ içinde Freud’a da baktım eleştirel duyarlıkla; ama, bilhassa da onun ‘bilim’inden aldığım ilhamla Marksizme baktığımda, ‘sınıf indirgemeci’ yaklaşımının belirgin, dolayısıyla, hayatı kendi vaaz ettiği ölçüde değiştirmek (sınıf çatışmasını/çelişkisini tasfiye etmek) üzere ivecenlikle yüklü, o anlamda, ‘iktidar’ odaklı, beslendiği modernite ile uyarlı ‘akılla/akletme’ ile, hayatı nihai -topyekûn- manada dönüştürüp düzenleyecek ‘bilinçlendirme’ vehimlerine (‘bilimsellik’ mertebesi) epeyce kendini kaptırmış, insanın bir bilinçdışı dünyası olduğu (hatırlatırım,  ‘ideoloji’ ile ilgili makalem) ve öyle büyük akılların takdimiyle kolayına değişemeyeceği gerçeğine yabancı, toplumu dönüştürmeye niyetlenenlerin siyasi edimsellik ve örgütlülüklerinin kendilerini de dönüştürmeye elverişli olması öngörüsüne itibarsız; ‘sosyalist siyaset’in gerçekten yeni bir dünya kurmaya soyunacaksa, ilkeli bir biçimde, ‘demokratik/özgürlükçü’ (o demektir ki, ‘yaratıcı’) bir iklimi kurmak ve teneffüs etmek ihtiyacında olduğunu söylemeye çalışmıştım (Hatta, söz konusu ölçülerden ve kaygılardan esinle, bu ‘yaratıcı’ tavır belirleyici bir önem kazandı benim için; daha sonra da, yazınsal metne ‘estetik/poetik’ yaklaşımımın kuramsal hattı oldu).

 

Girizgâh, lafı şuraya getirmek için: Yeşiller-EDP buluşması ve ‘yeni bir sol’ arayışın ‘Programatik Belge Taslağı’nı okudum. Genel anlamda olumlu, tutarlı ve dengeli buldum. Sonuna yorumumu da yazdım ama ‘gönder’ komutunu tıklayabileceğim bir yer bulamadığım için (herhalde  ‘cevap’ seçeneğini tıklamam gerekiyordu ama ben bir önce yazılana cevap olsun diye yazmıyordum –neyse) benim yorumum da uzay boşluğuna uçtu diyelim. O arada, yalnızca 9 (dokuz) kişinin görüş bildirdiğini gözlemledim (bugün de baktım dokuzda kalmış). Şu beklenti dikkatimi çektiydi; ‘programatik’ belgede insanlar, ‘şunu şöyle yapacak-tır; şu, şöyle şöyle olacak-tır’, vb. yollu ‘dirayet’ kipinde konuşmasını beklemekteler müstakbel partilerinden –ya da, ‘muktedirliğin’ dili ile konuşmasını. Uçan yorumumda kabaca şunu söylemeye çalışmıştım: İnsan-insan/toplum ve insan-doğa/çevre bağlamında, hayatın her alanı ve her türden ilişkide, tüm tahakküm ve hiyerarşilere ilkesel olarak karşı olmak üzere, ‘eşitlik-özgürlük-adalet’le yüklü demokrasi mücadelesi duyarlılığı ortak kalkış noktamız; o itibarla bir araya gelen insanların, hiyerarşik olmayan yaratıcı çaba ve kaygılarını kamusal alana ve kamusallığa taşımak olmalıdır, siyasi edimselliğimizin çerçevesi.

 

Şimdi; geldiğimiz bu noktada, ‘yeni sol’ hassasiyetimizle öncelikle şunu söyleme ihtiyacındayım: Türkiye’de sosyalist gelenekten gelen sol yapılanmaların en temel zaafı, kendi değerleri ve değerlilikleri ile kuşatılı, muadillerine (kendi içindeki muarızlarınınsa birbirlerine) ‘en hakiki sol/sosyalist’ olduğunu anlatma (daha doğrusu, kabul ettirme) derdinden öte geniş ‘kamusal’ açılımları olmayan işleyişler olmalarıydı. Kabaca, kendi insanıyla -geçmişi ve geleceği ile- şimdi ve burada sıcak teması olmayan yapılardı bunlar. Gerçeğinden de öteye geçmiş (‘hiper gerçeklik’ boyutunda) bir ‘ideoloji’ kutsamasıydı belirleyici olan. Hiper gerçekliği içindeki ideolojinin kerteriz alınıp kimin ‘sekter’lik edip etmediğinin ayrıştırılmasına, -neredeyse- dinselleştirilmiş/tarikatsi bağlanmalar içinde ibadet ve itikate halel getirenlerin teşhis ve teşhir edilmesine hasredilmişti dikkatler, çoğu kez. Yani, ne işe yarayabileceğinden, ne şekilde yarayışlı kılınabileceğinden ziyade, ideolojinin kendisi idi kıymetli olan. Mevcut gerçekliği dönüştürme ehliyeti içinde hayata koşulan  değil, kimin ne kadar mümin olup olmadığını tartmaya yarayan bir kutsallar manzumesi idi ideoloji. (Din içre terbiyenin ‘şiddet’le yürütüldüğü sol gelenekten söz etmediğim dikkatinizi çekmiştir herhalde –oraya hiç bulaşmayalım.)

 

İdeoloji, esasta, insanların, ‘kimim, neyim, ne olmalıyım, nasıl yaşamalıyım’ soru, arayış ve yönelimleri ile kurageldikleri varoluşsal kabul, tasavvur ve hayalleri olup bireysel/tarihsel bir birikimin eseri ise, onlarla birlikte hayatı dönüştürebilmenin bugünden yarına mümkün olamayacağını, hele hele, ulvileştirilmiş ideolojik bir mevziden konuşmak suretiyle insanların asla değişemeyeceklerini, dahası, daha da muhafazakârlaşacaklarını aklımızdan çıkarmamamız icap eder. Psikanalizde, mustarip kişinin, ıstırabını hazırlayan savunmalarına dört elle sarılması, ‘direnç’ göstermesine eşdeğerlidir bu hal ve genelde de ‘tedavici’nin hastanın diline yerleşmeden, -halden anlayıcı konumda olmak yerine- kendi makbul doğru ve yargılarından kalkarak konuşmasının eseridir. Dolayısıyla, kamusal alanda müessir bir siyaset olabilmesi için, yargılayıcı olmayan, verili halleri içindeki insanlarla (kitle ile) halden anlayıcı (‘empatik’) ilişki kurmayı becerebilen bir tutumu olmalıdır yeni solun. Kitlenin sığınageldiği din(ler)e almaşık yeni bir sol dini icat değil, verili gerçeklikleri ile yüzleşmeye ve kendilerine inanarak kendilerini ve hayatlarını dönüştürecekleri yolu bulmaya özendirici, cesaretlendirici bir tutumu olmalıdır.

 

Evet; kıs(s)adan hissemiz o olmalı ki, hele hele verili (güncel/tarihsel) gerçekliği içindeki Türkiye toplumu için, -onlara dair bir sol siyaset adına- sözü, ‘proletarya diktatörlüğü –elzem midir, değil midir-, partinin öncülüğü, sınıfsız toplum’, vs.’den başlatmanın inandırıcı hiçbir yanı yoktur herhalde -ya da, ‘Kuram, Model ve Politika Üzerine’ cenahına dönersek, ‘sanayi kapitalizmi, küresel kapitalizm, serbest rekabet, devletin piyasaya müdahalesinin asli/tâli raddesi’ falan tartışmaları üzerinden de ‘kamusal’ alana giremeyiz kanımca. Ve de, ‘devlet’ ise derdimiz, devletin, en doğru tahlil ve teşhisten hareketle değil; demokrasi, özgürlük, eşitlik ve insancılıkla örülü kamusallığın siyasi talep ve eylemliliği ile dönüştürülebilir olduğunu; aynı anlama gelmek üzere, burjuva parlamentarist demokrasiyi seçim ve temsilden ibaret var saymayıp (ki, bizim sorunlarımız oralara kadar uzanmakta), onu, dönüştürücü katılıma açık kılmanın yollarını zorlayarak devletin dönüştürülebileceği kabulünü kılavuz edinebilmeliyiz –derim.

 

Bir yandan kendini kuruş ve yaşayışı, öte yandan, Cumhuriyet’in –özellikle de, ‘devlet’inin- toplumsal/nesnel kuruluş dinamikleri itibarıyla, Türkiye’de, ‘sosyalist sol’ kamusal kabul ve siyaset geleneğinde –dişe dokunur- bir yer edinemedi. Dolayısıyla, eklemlenebileceği sınırlı geleneğin dahi berhava edildiği dünya (‘neoliberalizm/ küresel kapitalizm’) ve Türkiye koşullarında (kendisini tedavülden kaldıran askeri darbe ve anayasası ile kuşatılı –belki de, donatılı) kamusal alana yeni solun duhulü önünde ciddi engeller var. Yeniden ve yeni bir dil kurmak, o dilin içinden söz alarak kamusalın diline yerleşmek kolay değil. Birikmiş, yüzleşilmemiş tarihsel –insana karşı işlenmiş ve işlenmekte olan- suçlar, suçların üstüne yatarak tutunulmuş ‘milliyetçi/devleti kutsayıcı’ toplumsal kendilik, temel/evrensel dünyevi (seküler) hak, hukuk, adalet duygu ve ölçülerinden yoksunluk, vesayet, vesayet, vesayet… olmuşsa da encamımız, yine de yeni bir sol için seferberlik kaçınılmaz.

 

Ben, bu dertleşme girişi ile birlikte, ‘kamusal’ın neden/nasıl önemli olduğuna kafa yormuş olan Tony Judt’un Kötülük Kol Gezerken kitabından bazı alıntılarla devam etmek ve kendisinin ‘sosyal demokratik’ duyarlığından yararlanmak da isterim –imkân bulursam.