‘Yeni sol için bakınırken/ 3


‘YENİ SOL’ İÇİN BAKINIRKEN/ 3

 

‘kuyerel.org’ ortamında (‘com’, değil, ‘org’, sayın editörüm –lakin, org-morg, tövbe, fark etmiyor, ‘kuyerel’ deyince aynı kapıya çıkmakta), evet, ne diyordum, kuyerel mahfilinde fazla/dan söz alır olmak istemiyordum, ancak, iki örnek beni dürttü ve daha önce değindiğim bazı şeyleri somutlama ihtiyacı duydum. Bunlardan biri, hemen ilk sayfamızda da kapağını gördüğümüz Birikim’in 283. sayısındaki bir yazı (Aksu Bora, ‘AKP ve Kadınlar: Fıtratları Yettiğince…’); diğeri ise, Fazıl Say’ın Taraf gazetesine gönderdiği bir ‘arz-ı hal’e (‘Ben İnançlı Bir İnsanım’) mukabele eden Markar Esayan’ın yazısı (‘Fazıl Say Metninin Kısa Analizi’). Ha, bu arada, tali bir mesele de (kendi kendime gelin-güvey oluyor olabilirim) yeni partimizin (çıplak anlamı ile ‘miz’in) adındaki ‘isabetlilik’. Sırasıyla gidelim.

 

 

1/ Bora’nın, “AKP’yi nimet olarak [vurgu benim] görenlere bakarsanız,” diyerek ilk cümlesine başlayışı, AKP’ye yüzde ellilik oy oranıyla teveccüh göstermişlere ve bir biçimde AKP’nin –belli- siyasi pratik tasarrufları ile kendisi gibi ilişki kurmamış olanlara (bunlar, ‘yetmez ama evet’çi –aymazlar- taifesi olarak siyasi tarihimize nakşolunmuştur -çoğunlukla), üstten (1) bir dille hitap etme, anılan ya da ima edilen çevreleri değersizleştirme eğilimi ile işe sıvandığına daha baştan delalet etmekte –kanımca.

 

Ne için siyaset yapıyoruz? Üzüm ve üzüm yeme midir meselemiz; yoksa, bağcı ile kadim geçimsizliğimiz münasebetiyle çakacak fırsatları kollamak mı? Eğer, sahici/somut insanların hayatları ise derdimiz, doğrudan dertleri ile duygudaşlık kurup çözümsel siyaset üretmek midir meselemiz; yoksa, muarızlarımızın, olumlu girişimler olduğunu yadsıyamayacağımız politikalarının (da) arkasındaki ‘niyet’i tespit ve teşhir etmek mi? Halkın, niyet okuyucularına mı ihtiyacı vardır; yoksa, taleplerinin ufkunu genişletecek, kazanımlarının menzillerini ileriye taşıyacak siyasi duyarlılığa mı? Hâl-i hazırda, -anılan çoğunluğuyla muarızınıza teveccühü de söz konusu iken- kitlenin desteğini öyle mi kazanırsınız, böyle mi? Ve de üstelik, hayata mesafeliliğimiz ve yol iz bilmezliğimizle pek de makbul olmayan bir siyasi sicili de biriktirerek gelmişsek bugünlere –halk indinde.

 

Evet; Bora, son kongerelerinde, ‘vatan-millet Sakarya’ nutku ile gaz verdikleri kitleye broşürleri ile ‘liberal [demokratik] vaatler’ zerk eden AKP’yi ve onu ‘nimetten’ saymış olan gafilleri muhatap alarak başlamış oluyor beni dürten değerlendirmelerine:

 

“Bir yandan kadın kotası hayli geniş bir parti AKP, ciddi bir kadın örgütlenmesi var [kendisi de anmakta daha sonra; kadınlar eğitim çalışmalarında dikkati çeker bir yoğunlukla yer alıyorlar, kadınların yerel meclislerde varlık göstermeleri için bizzat ciddi bir faaliyetleri var, BDP’yi bir yana korsak, kadın milletvekili sayı ve oranı şimdi ve geçmişteki muadillerinin üstünde], ayrıca kadınlar için sahiden önem taşıyan eşitlikçi yasal düzenlemelere imza attılar [‘aile ve kamu düzeni’nde değerlendirilen suçların Ceza Yasası’nda doğrudan bireye yönelik suçlar olarak yer alışı, evlilik içi tecavüz ve cinsel taciz kabulü, bekâret kontrollerinin yargı kararına bağlanışı, aile reisliği konumunun kaldırılışı, evlilikte mal rejiminin kadının lehine değiştirilmesi, çalışma yasasında eşit işe eşit ücretin getirilişi, kadınların aile içi bakım hizmetlerine ödeme yapılması, vs. –yanlış anlaşılmasın, Bora’nın kendi tespitleri bunlar], kadınlardan iyi oy alıyorlar, bir yandan da Başbakan’ın kadından anladığının ev kadını ve anne olduğu gayet açık!”

 

Evet; şaşırtıcı: “Nedir bu?” diye sormaktan kendini alıkoyamıyor Bora da; ama asıl, bizi, ortada dönen ikiyüzlülüğe, riyakârlığa hazırlama hazırlığında olduğu anlaşılıyor: “Tabanını hamasetle oyalayıp ‘kendine rağmen’ demokratlık mı yapıyor bunlar [vurgu benim], yoksa kadınları oyalayıp adım adım ‘gizli ajandayı’ mı yürürlüğe koyuyorlar?” –mış gibi yapabilen de bir parti AKP; “[k]armaşık süreçleri, tutarsızlıkları, çelişkileri, bu arada riyakârlıkları da, aralarında gayet tutarlı bir bütünlük varmış gibi bir ideolojik anlatı içinde sunması da bu yeteneğin bir parçası”.

 

Bora, tüm sorunların örgütlü müsebbibi olarak AKP’yi görüp onu ‘Büyük Şeytan’ kıvamında -olduğundan daha da güçlü- göstermenin isabetsizliğine; ‘tümdengelim’le anti-demokratlık sepetine atmak yerine, politik uygulamalarında tanılanıp karşı politikalar üretilecek bir muhatap olarak alınması gereğine de işaret ediyor (haklı olarak). Peki ama, yazısının akışı içinde, öyle, kendi durduğu yerde güvenli ve güven veren (‘Büyük Şeytan’ın almaşığı olarak görülmeye müsait) bir tanılama, çözümleme ve öneriler bütünü söz konusu mu? Hayır; ve beni dürten de o.

 

Ferdan Ergut, ‘Yeni Parti, Yeni Siyaset’ başlıklı, ‘Kuruluş Kongresi’ konuşmasındaki AKP’ye muhalefet vurgusunda haklı bence. Evet, AKP’ye muhalefet değil, -muhalif hüviyeti ile birlikte- onun karşı seçeneği olacak politik duruş ve tasarrufu hayata geçirecek (ideolojik pratik almaşık değeri kitle ile birlikte üretecek) ‘siyasal özne’dir eksik olan. İşte, bu noktada, muhalifi olduğumuz siyasi özneyi, ‘riyakâr, niyeti bozuk, ikiyüzlü, kendine rağmen demokrat’, vb. gibi ‘şeytanlaştırıcı/gizemlileştirici’ yüzeyel yargılamalarla değil, nesnel/serinkanlı çözümlemelerle ele almayı düşünmeliyiz öncelikle.

 

Çok genel olarak: Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan, hegemonik belirleyiciliği olan bir sermaye birikimi devralmadı. Dolayısıyla, çözülen Osmanlı’nın yerine, -devamlılığı içinde- ‘askeri-bürokratik’ (İttihatçı) zümre kurdu Cumhuriyet’i –siyasi/ideolojik dünyası da ol kuruculuktan mülhem. Yine, devamla, gayrimüslim sermayenin el değiştirişi ve ‘merkezî’ destekli ulusal sermaye birikimi ile birlikte Türkleştirme uygulamaları. Giderek karşı sınıf mücadelesi ve siyasetini ezen, ‘korporatist’, milliyetçi, devletçi (o demektir ki, ‘askerci’) hegemonik siyaset. Burada, ‘burjuva demokratik’ toplumsal ilerlemeyi sınıfsal –özerk- bir siyasi talep olarak dayatacak, göbeğini kendi kesebilecek yeterlilik ve ehliyette bir burjuvazinin tarih sahnesine çık(a)mamış oluşudur belirleyici olan: Onun, o anlamdaki siyaset eksikliği. Vasisi, ‘askeri bürokrasi’ye ve zihniyetine, bağlı ve mecbur oluşu. Askeri bürokratik hegemonyanın kendini tehdit altında hissettiği her ân ortaya koyduğu ‘darbeci’ reflekse karşı tavır alamayışı –sahiplenişi, darbe destekçiliği. Ve sonra; Kürt siyasi hareketi karşısında merkezi devlet karizmasının (askeri bürokrasisi ve sivil iktidar şubesi ile birlikte) derinden çizilişi ve müstakil/dirayetli siyaset geleneğinden gelmeyen merkezî siyasi güçlerin kendi içinde dahi çürüyüşleri. Doksanlar, ‘kirli savaş’! Yönetemez oluşları, iflaslar. Ve, bütün bu tarihsel/nesnel sürecin hazırladığı boşluğa, Cumhuriyet tarihi boyunca aşağılanmış dindar/kültürel kimlikleri ile geniş alt/orta sınıf ve merkez-dışı özerk birikimi ile yükselen sermaye çevresine (Anadolu sermayesi) yaslanarak akan siyaset: A-K-P! Hem ‘neo-liberal küresel’ dünya ahvali, hem, ‘mütedeyyin/muhafazakâr’ kitle ruhu ile hemhal olmaya müsait, hem de merkezi ele geçirip hegemonya tesis etmeye azimli bir AKP! (2002-2007/2011.)

 

Türkiye’de belli bir tarihsel dönemece kadar, ilkeli, ‘özgürlükçü sol demokrat’ çevre AKP’nin (AB merkezli) burjuva demokratik eğilimlerini –eleştirel bir mesafeden- destekledi. AKP’nin, askeri vesayeti geriletici hamleleri ile devletin kadim/derin kimliği arasındaki münasebeti gözeterek, ‘yiyin birbirinizi’den hayata daha yakın –sorumluluk alıcı- bir yerde durdu. Kanımca en kritik nokta da orasıydı. Eğer o vakte, müstakil burjuva demokratik siyaset çizgisine itibar eden bir burjuva çevresi; ‘sol’ zihniyeti, Kemalist/militer ya da ‘devrim’ hülyalı (kurmaca/seçkinci) ‘sosyalist’ çizgiye çakılı olmayan bir ‘demokratik/özgürlükçü sol güçbirliği’ desteği olsa idi, hayat daha başka bir yere; ‘mağduriyet/meşruiyet’/şiddet’ sarmalına çakılıp kalan (PKK merkezli) Kürt siyasi hareketi de, elbet, ‘barışın, özgürlüklerin, çoksesliliğin, demokratik toplum kuruculuğunun’ yatağına akabilirdi –kanımca.

 

Bora’nın, “Baştan söylersem, ben AKP’nin, siyasal merkezi giderek sağın da sağına kayan Türkiye’nin sağcı partisi olduğunu, küresel düzeyde gelişen yeni (yine sağcı!) ekonomik politikaların ve muhafazakâr ideolojinin bir uygulayıcısı olduğunu düşünüyorum,” dediği noktadayız şimdi: Muğlak, gizemlileştirici tanı(m)lamalarla değil; yükselen merkez-dışı sermaye kesimi ile birlikte geniş alt/orta sınıfları (milliyetçi/devletçi kadim kurucu zihniyet ve askeri bürokrasisi ile de halvet olaraktan) harmanlayıp örgütleyerek merkezi sahiplenme cevvaliyeti ile tefrik ve teşhis etmemiz gereken bir AKP gerçeği ile karşı karşıya olduğumuz noktada.

 

Ben, ‘Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ ile ivmelendirmeye çalıştığımız hamle olması anlamında, solun önündeki temel görevin ‘demokratik cephe’ tahkimatı; en temel, kitle içinde (Türkiye ölçeğinde) yol almasına müsait en öncelikli ve yakıcı meselenin de (o cephe duyarlılığına taşınacak) ‘Kürt sorunu’ olduğunu düşünmekteyim. Kürdüyle, Türküyle, tüm kültürel/inançsal/etnik çevreleri ile kurulacak ‘radikal demokratik bir cephe’. Ve, oraya doğru yürürken, her ân, hayatın her alanında, ayrımsız tüm ‘tahakküm ve hiyerarşi’lere karşı, en geniş anlamında, çekincesiz, ‘demokrasi-özgürlük-eşitlik-adalet’ hattına tutunabilmek. İlginç; ‘iktisadi büyüme ve dış yatırım akışı’ bağlamında istikrarlı ‘hukuk devleti’ne ihtiyacı olanlar (‘büyük metropol burjuvazisi’ uyuma!) ve mevcut cinnet ortamında kendini bile fark edemeyen ‘işçi sınıfı’nın sınıf siyaseti talim etmesi için de aynı şey gerekli değil mi?

 

 

2/ Parti/miz’in adı niye ‘Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’? Cevabını bilebilmek için tabii kuruluş mahallinde olmak gerekiyordu ama yine de soralım: İsim dediğimiz şey bir söz dizisi ise, o dizinin ortasında da bir ‘ve’ var ise, o ‘ve’nin iki yanının bir denge ve bütünlük arzetmesi gerekmez mi? “Yeşiller” ve “Sol Gelecek” Partisi. ‘Yeşiller’, hadi tamam; peki, ‘sol gelecek’ ne? Solun geleceğini mi müjdelemekte (ki o zaman Türkçesi de sorunlu), yoksa, -maazallah- istikbale matuf bir parti olduğunu mu bildirmekte? Ya da, ‘Yeşil/ler’ gibi, ‘Sol Gelecek’ diye bir ‘-ler’ mi var? Üstelik, biz kendimizi nasıl çağıracağız değil de, çağırdıklarımızın çağrıldıkları yerde bulacakları ise mesele, soralım, dışarıdan biri olarak kulağınıza böyle bir parti ismi ilişse nereye çağrılmakta olduğunuzu açıklıkla algılayabilir misiniz? Tınısında, müzikalitesinde de bir sorun yok mu ayrıca? Dile tutunması kolay mı? Partilerin kurulduktan hemen sonra isimlerindeki sözcüklerin baş harfleri ile anılması teamüldense, YSGP kullanışlı mı? Bence, ‘yeni’ ve ‘sol’ olduğunu vurgulaması yeterliydi. Ha bir de, ‘yeşil’siz sol olunamayacağı idrak edilmişse, yeşil/çevre duyarlılığı kurucu bir asal öğe ise, niye ayrıca belirtilmekte? ‘Ek’lenme sorununun aşılamadığını mı ihsas etmekte?

 

 

3/ Bu kadar laf edeceğimi bilemedim; onun için, ‘Fazıl Say’ meselesine girmeyeyim. (Ama, orada da, ‘insan’ı gözeten, ‘insan’ı kazanmaya özenen; reddetme/değersizleştirme şehvetine yenik düşmeyip uzatılan eli çevirmeme, elin sahibinin hâlinden anlama bilgeliğini önemseyen duruşun kıymetine değinecektim; bütün siyasi kuramlarımızın/ideolojilerimizin sağlaması insanla kurduğumuz somut ilişkinin kendisindedir diyerek. Sol siyasete, ‘feminist’ olanın ötesinde, ‘anacıl’ şefkatin de gerekli olduğuna inanarak.)

 

 

____________________________

1. Zaman zaman rastladığım oluyor, ‘üstten konuşma’ tarzı, ‘üstenci’ diye karşılanıyor. Yanlışım varsa sevgili Necmiye Alpay düzeltsin, ‘üstenci’, müteahhit anlamına gelmekte.