16 Haziran 2008 den, 16 Haziran 1970'e


Hüner Buğdaycıoğlu - 19/06/2008 10:47:06 (475 okunma)


16 Haziran 2008 den, 16 Haziran 1970'e

Ekonomiyi, milyonlarca işçinin kayıt dışı çalıştırılmasına dayamış bir sistem.
Sendikalaşmayı, işten çıkarma ile karşılayan, işçiyi işsizler ordusu ile tehdit eden işveren.
Üreten insanı, boş vermiş siyaset.
İşçiye, ayak takımı diyen bir başbakan.
Kendini, siyasetçinin ajandasını taşımaya kaptırmış kalemler.
İş dünyasından, sadece işvereni anlayan gazete sayfaları.

Her hasat mevsimi, istif edildikleri kamyonlarda topluca ölüme devrilen tarım işçileri.
Dünya piyasaları ile rekabetin, üretenin kurban edilmesi üzerinden sağlandığı iş yerleri.
Birbirlerinin, günübirlik işine dahi göz dikecek , ölümcül koşullara hazır, aç insan gücü.

Bu gerçekler , yoksulluk/sömürü üzerine notlar olmaya ya da ekonomik –sosyal-siyasal bir değerlendirmeye giriş yapmaya bile elvermeyecek cinsten. Çünkü barbarlık izdüşümü.

Gemi inşa sektörünün, güvencesiz/iş güvenliksiz, insan hayatını hiçe sayan çalışma koşullarında büyüme ısrarı, Tuzla tersanelerinde, 26 işçiye hayatını kaybettirdi. Haziran 2007 de, bir yıl önce ilk ölüm haberini, kişinin dikkatsizliği gerekçesi ile geçiştirmeye çalışan yetkililer, Haziran 2008 de , sektör hızla büyüdü alt yapıyı sağlayamadık bahanesindeler. İşveren sorumluluktan kaçıyor. Hukuk, bu ölümleri nasıl bir yaptırımla karşıladı belirsiz. . Hükümetin ise , işçi olana tahammülü yok. 

Limter-İş 16 Haziranda Tuzla’da greve gidiyor. Yaşama hakkı mücadelesi vermek için. ‘Analar dul, çocuklar yetim kalmasın’ diyor. 21. yy da iş koşullarından ölmemek için, insan hayatını hiçleştirmemek için. İstisna olmayan bir durumun, ülkede sesi olmak için. Yaşayabilmek için, greve gidiyor.

16 haziran 2008 den, 16 haziran 1970 e uzanmak, 38 yıl sonra çalışanların demokratik haklarının tüketilmiş olduğunu gösterecek . 70 de, edinilmiş hakları ellerinden alınmasına karşı mücadele veren işçiler , 2008 de yaşayabilmek için greve gidiyorsa , insanlık tarihinin , hak-hukuk-adalet arayışının, epeyce tersine işlediği gerçeği ile, Tuzla sayesinde yüzleşilmiş olacak.

15-16 haziran 1970 i hatırlamak için , tıpkı Tuzla gibi bir yıl geriye gitmek gerek. 

1969 da, 63 de yürürlüğe giren sendika yasasında değişiklik yapılacağı söylentileri başladı. Yeni tasarı, sendika kurma özgürlüğünü engelliyor, DİSK i devre dışı bırakıyor, işçiyi Türk-İş gibi dönemin sarı sendikasına mahkum ediyordu. İşçiler, üyesi olmasalar da, Türk-İşe aidat ödemek zorunda bırakılıyor, sendika seçme hakkı ellerinden alınıyordu. Bir yıl içinde, söylentinin gerçeğe dönüşme haline karşı, başta DİSK olmak üzere, bütün kitle örgütleri düşünmeye, tartışmaya başladılar. Ancak, biri CHP, diğeri AP tarafından hazırlanan ve karma komisyonda birleştirilerek meclise sevk edilen tasarı , büyük bir gizlilik içinde sürdürüldü. Tasarıda ne olduğu milletvekillerinden dahi saklandı. 11 Haziran 1970 de, mecliste görüşmeye açılıp, alışılmamış bir hızla kabul edildi. Artık karar senatoya, kanun metni topluma ulaşmıştı. Akabinde, gerek sendikalardan saklanması ve onların görüşlerinin alınmaması, gerekse anayasaya ve demokrasiye karşı bir karar olduğu yönünde önemli bir muhalefet oluştu. TİP başta olmak üzere, pek çok kuruluş, tasarıya karşı çıktı, protestolar düzenledi, CHP de farklı sesler yükseldi.

Yeni tasarının amacı açıktı: işçileri devlet denetiminde tutmak, ekonominin sahiplerinden biri olmalarını, haklarını aramalarını ve taleplerini çoğaltmalarını engellemek. Dönemin devlet yetkililerinden birinin ‘ sosyal bilinçlenme, ekonomik gelişmeyi aştı’ sözü, önemli bir değerlendirme. Soğuk savaş döneminin, ekonominin emperyalizm ve devletçe sıkıştırılmış yapısının , çok ötesine geçmiş bir toplum söz konusuydu ve bu toplumun mevcut demokratik hakları kısıtlanmalı ya da ortadan kaldırılmalıydı., ki politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda , engelsiz yürütebilsinler. 

12 haziranda DİSK genel başkanı Kemal Türkler, basın toplantısı ile, devrimci sendikaların kanun yolu ile bertaraf edilmeye çalışıldığını, işçileri kendi denetimlerindeki sendikaya zorla bağlayarak anayasanın çiğnendiğini, kendilerinin referandum talebine karşı çıkıldığını ve bu durumda 14 Haziran'da sendika yöneticileri ve işyeri temsilcileri ile yapacakları toplantı sonucunda alınan kararı derhal uygulayacaklarını duyurdu. 14 Haziran toplantısından direniş kararı çıktı.

İstanbul, İzmit, Gebze’ de işçiler 15 Haziran'da , fabrikalarından pek çok kolda yürüyüşe geçtiler. Ankara’da öğrenci ve aydınların katılımıyla düzenlenen yürüyüşle direnişe destek verildi. İlk gün, 70 bin civarındaki katılım, ikinci gün üç katına çıktı. Hatta Türk-İş’in katılımı engelleme çağrılarına rağmen, kendi üyeleri de fabrikaları boşalttı, direnişe katıldı. Tasarı geri alınıncaya kadar, yürüyüşlerin süreceği duyurusu yapıldı. Pek çok barikat aşıldı, sayı çoğaldıkça çoğaldı, 5 kişi öldü, 200 e yakın kişi yaralandı. 16 Haziran akşamı sıkıyönetim ilan edildi. 

Tasarı, senatoda da sert tartışmalardan sonra bazı değişiklikler yapılarak, tekrar meclise gönderildi. 29. temmuzda meclis, senatodan gelen değişiklikleri kabul ederek tasarıyı yasallaştırdı. Pek çok kuruluş, Cumhurbaşkanı C.Sunay’a başvurarak, veto etmesini talep etti, ancak 6.ağustosta Sunay imzaladı ve DİSK , bugünü ‘Kara gün’ ilan etti. Daha sonra TİP Anayasa mahkemesine başvurdu. Açılan davalar sonucunda, mahkeme, en önemli kuralları anayasaya aykırı buldu ve 9. şubat 72 de bu kararları iptal etti. Mecliste bekleyen ek tasarılar, bu iptal kararının ardından meclis oturumuna sevk edilmeden geri çekildi. 

Sıkıyönetime ve 70-71-72 yılları boyunca darbe dahil bütün uygulamalara ve baskılara karşı, işçiler haklarını savunmaktan geri kalmadılar, peşini bırakmadılar. Sonunda kendi sendikalarını geri kazandılar. 1980 e gelinceye kadar.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.