Barbarların dansı

Hüner Buğdaycıoğlu - 05/01/2007 9:24:01 (441 okunma)

Barbarların dansı

Saddam faşist bir diktatördü. Bütün faşist diktatörler gibi ülkesini kendi elleri ile yaktı. İnsanlık suçları sıralanamayacak kadar fazla, ifade edilemeyecek kadar yüz kızartıcı.

Yıllarca sırtını ABD ye dayayıp, Irak toplumuna her tür zulmü yaptı. Kimseden ses çıkmadı. İşlerine yaramaz hale gelince oyuna getirildi, Irak işgal edildi. Saddam yakalandı, düzmece bir mahkeme ile yargılandı, yargılama tamamlanmadan idam edildi. Tamamlanmasına izin verilmezdi, tam konuşmaya başlamışken, daha kimbilir eski dostları hakkında neleri deşifre edecekti, dava yarıda kesildi.

Katliam, zulüm, savaş, hukuksuzluk , vahşet, idam, barbarlığa özgü ne ararsanız, karşılıklı hepsi var bu tablonun geçmiş ve bugününde. Sonunda barbar Bush, barbar Saddam’ı yedi. 21. yüzyılın yeni bir yılına girerken, Türkiye’de tv lerin haber bültenlerinin, infazın an be an görüntülerini arsızca ve ahmakça yayınlaması ile, midesi bulanan ise , bizler olduk. İdam cezası gibi ilkel bir karar, cezaya maruz kalanın bunu hak edip etmediğini değil, o kararı verenin insanlık seviyesini gösterir . İnfazı seyrettirmekse , ilkelliğe, vahşiliğe bir o kadar yakın olunduğunun. TV ciler, barbarların dansını, o muhteşem film ‘Karanlıkta Dans’ ile birbirine karıştırmış olmalılar.

Bir de, ülkenin ulusalcılarının, Saddam’ı emperyalizme başkaldırının adı, ilan etme trajedisi var. Saddam canavarını, o mertebeye çıkarmak, emperyalizme karşı mücadeleyi dejenere etmeye çabalamak, en çok emperyalizmin işine yarar. Diktatörleri kahramanlaştırma gafleti içinde, emperyalizmin kontrolüne girdiklerini görememelerinin, böyle bir körleşmeye itilmelerinin nedeni var kuşkusuz. 

Modernizmin ulusalcılığının , ideolojik bir zümre , bir ırk, bir ulus, bir din vb, yaratıp, başkalarını ötekileştirme hali ve ayakta kalabilmek için başvurduğu her tür şiddetin sonucudur Irak. Emperyalizmin, bir zamanlar kendisini ayakta tutan bu yöntemi, artık onun da işine yaramıyor. Sırtını emperyalizme dayayıp , varlığını toplum içinde ötekileştirme üzerinden yarattığı tehdit ve tehlike ile korumaya çalışanların, sonu hazin geliyor.

Irak herkese ders olmalı. Barışta da savaşta da aslolan toplumdur. Çoğul toplumun, çoğulcu demokrasi ile bir aradalığıdır. Ne oldu Saddam’ın o meşhur ordusuna. ABD askerleri dahi, Bağdat’a sadece bir gecede girebildiklerine şaşırdılar. Çünkü Saddam’ın ayırımcı politikalarının eseri, toplum diye bir güç, o ordunun ne içinde ne de arkasında yoktu. Bugün işgale karşı bir direniş varsa , direnen yine toplumdur. Ne kadar güçlü orduya sahip olunursa olunsun, daha güçlüsü karşısında zaten hükmü de yoktur.

Ahlak her şeyden önce,ötekine duyulan sorumluluktur. .
2007 nin, barbarlığın değil, ahlakın yılı olması dileği ile.

1.1.2007

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.