Bir yıldızım daha kaydı

 Hüner Buğdaycıoğlu - 23/02/2009 18:37:56 (420 okunma)



Bir yıldızım daha kaydı

Gazanfer Özcan
Ne zaman Ankara’ya oyunu gelse, ailece izlemeye giderdik. Çocuklukla karışık ilk gençlik yıllarım. Pek çok komedi oyuncusunun kendine özgü karakterler yarattığı bir dönem. Aralarında favorim, yıldızım, en güldüğüm , tek güldüğüm Gazanfer Özcan. 

O, güldürmek için ne belden aşağı esprilere, ne birileriyle dalga geçmeye, ne sulandırmaya, ne de taklide başvururdu. Yarattığı tipleri benimsetmeyi ve sevdirmeyi öğretti. Hepsi aşina, sahici karakterlerdi. Onları sahnede öyle ciddi canlandırırdı ki, o ciddiyete gülmemek mümkün değildi. Yüzleşmenin hep yakıcı bir tarafı vardır ya , onun sayesinde insan hallerine gülerek ayna tutulurdu. 

İnsan hallerini kopyalardı ama, hayatta o hallerle karşılaşınca sanki onun karakterlerinin kopyası ile karşılaştığınızı hissederdiniz. Ustaydı, çok usta, çok ciddi, çok sıcak.

Ölüm bir durum. Hiç abartılacak, korkulacak bir şey değil . Hani sorarlar ya, nasıl ölmek istersiniz falan diye, genellikle aniden diye cevaplanır, ayakta, birden, bilmeden. Ben ne zaman öleceğimi bilmek isterim…. Hiç değilse birkaç gün önceden, şöyle hazır ve nazır gitmek…. Neyse… Acı olan ayrılık, ölenden ayrılmanın kalana bıraktığı hasret . Bütün istenmeyen ayrılıklar gibi, eksilme duygusu… 

Gazanfer Özcan’dan ayrılmak, çocukluğum ve ilk gençlik yıllarımın bir parçasını daha kaybetmek gibi…. Bugün eşine zor rastlanır, ama o yıllarda hayatın içinde en sık karşılaşılır karakterlere veda etmek gibi… O rollerin bir daha canlanmayacağını , sahnede canlandırılsa da, öyle insanlarla bir daha karşılaşılmayacağını bilmek gibi….Hayatınızın bir bölümüne ‘perde’ demek gibi…. Realitenin, sürrealiteye dönüşmesi gibi…Karakterinize sinmiş, o beyefendilerin hanımefendilerin sizi artık yalnız bıraktığını bilmek gibi….. . Neslinizi şekillendiren değerlerin evrenden uçup gitmesi gibi….Yıldızınızın kayması, eksilmek gibi….. Kendinizle gittikçe baş başa kalmak gibi…Yerinize geleni sevmeyi onlardan öğrenmiş olmak, ama yerinize gelenin sizi hiçbir zaman tam öğrenip anlamayacağı gerçeği ile yüzleşmek gibi…Bütün bunların acısını derinden duymak gibi… Bütün bunlara gülmeyi de akıldan çıkarmamak gibi….. 

Gazanfer Özcan’ın kendisini kaybetmek, babamı tekrar kaybetmek gibi….

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.