Bülent Ecevit

 Hüner Buğdaycıoğlu - 09/11/2006 9:36:10 (429 okunma)

Bülent Ecevit

Ölenin ardından iyi özelliklerini yakalamaya, anlatmaya çalışmak, kültürümüzün belki de en önemli değerlerinden biri. Bülent Ecevit'in şahsına dair birşeyler söylemek, onun olumlu vasıflarını açığa çıkarmak için, çok fazla arama yapmak gerekmiyor .Şüphesiz dürüsttü, zarifti, beyefendiydi. Bilgiliydi, fikir sahibiydi, iddialıydı ve hayatını bu iddiaya adamışdı. Karizmasını tartışmaya ve kişisel değerlerini, sadeliğini aktarmaya gerek kalmayacak netlikte bir kişiydi. 

Ancak, yakın tarihimizle de yüzleşmek zorundayız.Ve bu yüzleşmeyi yaparken,

Ecevit ve Demirel'e değinmeden bir tarih sorgulamasının yapılabilmesi mümkün değil. 'Siyaset' tarihimizi anlamak ve değerlendirmek açısından bu kaçınılmaz bir zorunluluk. Bu tarihin aktörleri ile yüzleşebilmekte.

En az 40 lı yaşlarını yaşayanlar Ecevit'i de, Demirel’i de en az yaşları kadar yakından tanırlar.Onların gerek soğuk savaş dönemi, gerekse sonrası siyasetini iyi bilirler. Burada, Cumhuriyet tarihinin , inatla üçüncü ve dördüncü kuşaklarıyla da siyaseti sürdüren ,ikinci kuşak siyasetçi dönemini değerlendirmeye girmeyeceğim. Ama acaba bu siyasetçiler, gerçekten birer dev mi idiler. Yoksa, devasa bir devletçi sisteme sıkı sıkı bağlı , otoriter zihniyete mahkum aktörler mi.

B.Ecevit’e devlet adamı diyorlar. Doğru, devletin adamı değildi ama, o hep bir devlet adamıydı. Sivil toplumun uzağındaydı. Döneminde, kendisini umut yapan işçi hareketinin de toplumun içinden yükselen solun da, umut kırıklığıydı. Eminim 'halkçı Ecevit' olmayı yürekten istemişti, eminim halkçı olduğuna yürekten inanıyor,inandırılıyordu.Devlet içindeki derinliklerin farkındaydı, ama onun mevcut sistemden kaynaklandığını, sistemin vazgeçilmezi olduğunu asla anlamak istemedi. Toplumun gerçekte sistemle sorunu olduğunu görmek istemeyen bir siyasetçinin, sorunlara el vermesi ve çözmeye çabalaması da mümkündeğildi.Dolayısıyla Türkiye'nin uzun yılları, siyaset yapıldığı sanılan bir siyasetçilik oyunu oynanarak geçti. Bu oyunun bedelini toplum olarak bizler ödedik, hala ödüyoruz. Ecevit ve Demirel'in yelpazenin biri solda diğeri sağda tezahürü değerlendirilirken, aslolan yelpazenin kimin elinde olduğuydu. O yelpazeyi elinde tutan ve yelpazenin merkezinde yer alan hiçbir
zaman toplum olmadı, hep devletin mevcut sisteminin toplumdan kopuk rüzgarı olarak ileri geri sallandı.. Toplumdan uzaklığın, toplumun ne soluna, nede sağına hiçbir faydası olamadı. Sadece sistemin, sağı ve solu hanesine yazılabildi. Soğuk savaştan sonra, yani 90 lı yıllar itibarı ile, söylemlerinin ne kadar aynılaştığı, Demirel'in 'çok çatışırdık,ama sonunda iyi olduk' deyimiyle aktarılıyor. İyi olmaları çok doğaldı, çünkü her ikisinin de ortak paydası mevcut sisteme bağlılıklarıydı. Bu bağ, onların ne geçmiş siyasetleri ile, ne de bugünleriyle yüzleşmelerini engelleyecek güçteydi.Bu nedenledir ki, 12 eylüle söylendiler ama, ne onunla yüzleşebildiler, ne de onun anayasasını sivilleştirebilme çabasının peşine düşebildiler..

Türkiye toplumu, bütün toplumlar gibi kulağa hoş gelen söylemlere her zaman muhtaç, ama asıl o söylemlerin neden hayata geçirilemediğinin arka planını görmeye ihtiyacı var. Açık toplum olmanın , demokrasinin erdemi de burada.Türkiye siyasetinin aktörlerinin ise, böyle bir ihtiyaç lüksleri yok, onlar bunun için bir şeyler yapmak zorunda. Geçmişte de zorundaydılar, bugünde zorundalar. Yoksa, onları anarken toplumdan uzak siyasetlerine, geriye yansıyan kişisel acıları, kavgaları, zaferlerine, sanıyorum benim gibi pek çok kişi, ancak uzaktan bakacaktır. Buruk ve kırık.

Umarım yakın tarihimizle sıcağı sıcağına yüzleşmeyi başarırız.Umarım siyasetçiler nezdinde , bizim ödediğimiz bedellerin , kendi acılarımızın tarihine bakmayı başarırız.Yoksa o siyasetçilerin kişisel çileleri ve yalnızlığı, toplumun siyaseten yalnızlığının yanında hiçbir şey ifade etmeyecektir.

8.11.2006

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.