Cumhurbaşkanı seçiminden önce

 Hüner Buğdaycıoğlu - 11/04/2007 11:05:36 (472 okunma)

Cumhurbaşkanı seçiminden önce

Cumhurbaşkanı seçiminin, Türkiye’nin sivilleşmesi doğrultusunda bir milat olacağını beklemiyorum. Cumhurbaşkanı seçiminden sonra, söylenecek sözlerin daha fazla olacağı düşüncesiyle, bu yazı başlığını seçtim. 

Cumhurun başkanını değil, iktidarın sembolünü seçme telaşı var.. Bu sembol, şimdiye kadar bürokratik zümre iktidarını temsil etme görevi gördü. 80 de daha da arttırılan cumhurbaşkanlığı yetkileri, o günden bir seçim arifesine daha geldiğimiz bugüne kadar, kayda değer bir dinamizmle , hiç tartışılmadı. Bizim ülkemizde asli konulara , yapay gündemlerden pek sıra gelmez çünkü. Her yedi yılda bir, iktidarı kim daha iyi korur ve kollar kavgası ile , cumhurbaşkanlığının işlevi ıskalandı. 

Belki ilk kez, cumhurbaşkanı bürokratik zümre ile sivilleşme arasında bir denge oluşturabilir mi ihtimali gündemde. Bugün en azından bir denge oluşturulabilirse, cumhurbaşkanlığı ileride cumhurun başkanı misyonluğuna dönüşebilir umudu taşınıyor. 

Ancak AKP, cumhurbaşkanlığı makamının işlevi konusunda sessiz. Muhalefet partileri gibi, sadece kim olacağı sorusuna, onlardan bir farkla, geciktirmeli kilitlenmiş durumda. Dolayısıyla, o makama oturduğu taktirde, iktidardaki bürokratik zümre ile toplum terazisinde, sivil ağırlik kurabileceği ihtimaline kendisinin inanıp inanmadığı belli değil. Hükümet ettiği süre içindeki performansı, en azından dener, dedirtmeye yeterince elvermiyor. AKPli bir cumhurbaşkanı ile, cumhurbaşkanlığı makamı bir arpa boyuda olsa, sivilleşir mi bilinmiyor. Parlamento çoğunluğuna ve hükümet yetkilerine rağmen, demokratikleşmeye yönelik adımları iktidar engeline takılıyor demeye getirerek geçiştiren AKP nin, cumhurbaşkanlığının müthiş yetkilerini , bu engelden kurtarmaya niyeti var mı , konuşmuyor.

İktidarın, yani bürokratik zümrenin iktidarını teslim etmesi kolay değil. Bu zoru başaracak tek güç toplum, ama seçilmişlerin (hükümetin) topluma karşı samimiyeti sadece, onların içinden gelmiş ve aynı mağduriyetlerden geçmiş olmakla sınırlı. Onun ötesinde herhangi bir siyasi atakla toplumu dinamikleştirip devreye sokacak ve sorun çözecek iradeyi, hiçbir konuda gösterebilmiş değil. Cumhurbaşkanlığı meselesindeki yaklaşımı da aynı,pekala aylar öncesinde, muhalefetin konuyu kişiye indirgeme stratejisini, makamın işlevini tartışmaya sürükleyen bir manevra ile , gerçek zeminine oturtabilirdi.

Kim olacak tartışmasıdır gidiyor. İçerik değil, kişi peşinde sürükleniliyor. Hal böyle olunca, hem mağdur sever, hem de iktidar sever bir toplumun karşısında, mağduriyeti göze almak bir politikacı için şansa dönüşüyor. Belli ki AKP, cumhurbaşkanlığı süreci ile , genel seçim stratejisini bu şansa dayandırmayı hedefliyor. 

Siyaset üretemeyen , içerik kaybı ile tükenmiş muhalefet partileri ve özellikle CHP için ise, cumhurbaşkanlığı seçimi, öncesi sonrası bütün süreçleri ile, başlı başına bir malzeme. Aylardır Erdoğan’ ı cumhurbaşkanı olmaya itmek doğrultusunda gösterdikleri azami çaba, artık Erdoğan aday olsa da olmasa da , onlara şimdiden, genel seçim kampanyaları için sloganlar, medyada iştahla anlatacakları hikayeler, Erdoğan ’a sataşacak laflar kazandırmış durumda.

Ne acı, hala ortada siyaset yok. Sorun çözmek, toplumu siyasete katmak yerine, sosyal psikolojiyi tetiklemenin hesapları ile hareket ediliyor.

9. Nisan. 2007

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.