Doğmamış kitaba ceza, Orhan Pamuk’a tazminat….

 Hüner Buğdaycıoğlu - 27/03/2011 16:47:15 (620 okunma)


Doğmamış kitaba ceza, Orhan Pamuk’a tazminat….

Nasıl bir hukuk anlayışına sahip olunduğu ve hukuk adına neyin savunulduğu üzerine son iki örnek. 

Farklılıkların yolunu kesen her hukuk, totaliter zihniyeti yansıtır.

Eğer demokratsanız, hukuku, toplumsal tercihler ve temel hak ve özgürlüklerle sınarsınız. Bu sınavı geçemeyen hukuk sistemi, kamu vicdanında meşruiyet kazanamaz

Hukuk, her toplumda siyasetin uzantısı olarak belirlenir.. Türkiye’nin, otoriter ve ataerkil zihniyetten beslenen bir hukuk sistemine sahip olduğu açık. Bağımsız bir hukuk sistemi oluşturmak ve demokrat bir hukuk anlayışı yerleştirebilmek için, siyasetin demokratlaşması şart.

Yargı bağımsızlığı, yasama sayesinde sağlanabileceğine göre, bu sağlanamıyorsa yürütme her ikisine de hakim demektir. Meclis çoğunluğuna sahip AKP nin, yasamayı, hiçbir siyasi alternatifi değerlendirmeye almadan, kendi anlayışına mahkum etmeye çalışması, her üç kuvvete hakim olmakta ısrarcı olmasının sonucu.

Yasama, yürütme, yargının çoğunluğun tek sesiyle belirlendiği bir yerde, kuvvetler ayrılığından değil, en nazik ifade ile bileşik kaplar prensibinden söz edilebilir. TBMM, görünürde çok sesli olsa da, çoğunluk, çoğulculuğa ve diyaloğa açık olmadığı sürece, demokrasi oyunu oynanan yer olmaktan kurtulamaz. 

Bu hali ile hukuk, yasama gücünü kullanarak hukuk sisteminin en belli başlı sorunlarını çözmeye ve hukuku bağımsızlaştırmaya yeltenmeyen hükümetin, kendi uzantısıdır. 

O nedenle başbakanın, ‘İmamın Ordusu’ tutuklaması için, savcının bir bildiği vardır demesi, demokrasi oyununu topluma yutturma çabasından öteye gitmez. Kuşkusuz bir bildiği var, ama soruşturmanın gizliliğini bir bilen olarak yürütme hakkına sahip değil. Avukatlarla paylaşmak zorunda. Aksi taktirde ya yetkisini keyfileştiriyor, ya da Ergenekon gibi önemli bir davayı bilinçli olarak acizleştiriyor manasına gelir. 

Ergenekon davasının en başından beri, bu soruşturma ya zaman aşımına uğratılacak ya da pazarlık konusu yapılacak endişesi taşıyanlardandım. Ama ‘İmamın Ordusu’ile, soruşturmanın kendi kendini sulandırması, bu endişelerden baskın çıktı.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.